Çözüm süreci üzerine Onur Öztürk ile söyleşi: “Ulus Unutmaktır”

Ruşen Çakır’ın konuğu, “Ulus Unutmaktır” adlı kitabının hazırlayıcısı ve siyaset araştırmacısı Onur Öztürk, videoda Türkiye’de ulusal kimlik tartışmalarını, Kürt sorununu ve çözüm sürecini ele aldı.

Siyaset araştırmacısı Onur Öztürk, yeni derlediği kitabı “Ulus Unutmaktır” üzerinden Türkiye’de ulusal kimlik tartışmalarını değerlendirdi. Öztürk Türkiye’de ulusal kimliğin yeniden kurulması gerektiğini vurguladı.

Kitabının çıkış noktasını Ernest Renan’ın ünlü “Ulus nedir?” konferansına dayandıran Öztürk, Renan’dan şu alıntıya yer verdi:

“Ulus bir ruhtur, manevi bir kimliktir. Ben Fransız’ım diyen herkes Fransızdır. Onun soyuna sopuna bakmayız.”

“Türkiye’de Kürt meselesi yeniden düşünülmeli” diyen Onur Öztürk, bugün milyonlarca Kürdün tekil bir ulusal kimliğe dahil hissetmediklerini söyledi:

“Kürt uluslaşması bugün siyasi ve askeri olarak yenilgiye uğramış olsa da milyonlarca insan kendini ortak bir ulusal kimliğe ait hissetmiyor. Bu insanları tek bir ulusal kimlik ile birleştirmek için nasıl bir çerçeve ortaya koyabiliriz? Bunu tartışmalıyız.”

Çözüm süreci üzerine Onur Öztürk ile söyleşi: “Ulus Unutmaktır”

Öcalan’ın Kürt toplumuna etkisi

Sürgündeki Kürt siyasetçilerin büyük bir bölümünün yöneliminin artık Abdullah Öcalan’ın teorik tartışmaları olmadığını belirten Öztürk, “Artık Öcalan’ın söyledikleriyle Kürt toplumu eskisi kadar içli dışlı değil. Onun zaman zaman savrulan entelektüel söylemleri gündemde değil. Kürtlerin baktığı yer İmralı değil, Edirne’ydi, Demirtaş’tı ve bugün bu çizgi Silivri’ye kadar geldi” dedi.

Çözüm sürecinin başarı şansını etkileyen faktörlerden birinin Rojava’da oluşan ekonomi olduğunu söyleyen Öztürk, “Rojava’da çok fazla para var. Ciddi bir sermaye birikimi oluştu ama bu sermayenin akacağı kurumsal kapitalist bir yapı yok. Paranın tadını almaya başlayınca PKK çizgisinden uzaklaşacaklardır. PKK, ‘hadi silah bırakın’ dendiğinde bırakacakları bir güç değil artık” diye konuştu.

Öcalan
Çözüm süreci üzerine Onur Öztürk ile söyleşi: “Ulus Unutmaktır”

“Türk-Kürt kardeşliği” dilini Kürtler nasıl değerlendiriyor?

Onur Öztürk, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin son bir yılda kurduğu “Türk-Kürt kardeşliği” dilinin Kürtler arasında nasıl değerlendirildiğini şöyle anlattı:

“Kürtler politik bir toplumdur, birkaç adım sonrasını düşünür. Bahçeli’nin yaklaşımında ‘Nihayet bizim ocağımıza düştünüz’ gibi bir hava görüyorlar. Rojava’daki gelişmelerden duyduğu panikle Bahçeli’nin Kürtlere yaklaştığını düşünüyorlar. Bahçeli’nin çizgisini ‘İsrail’i sınırımıza kadar getirmeyin, beraber bir şey yapalım’ şeklinde okuyorlar ama Kürtleri ikna ettiğini düşünmüyorum.”


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Çözüm süreci üzerinden tartışmalara, yayınlara devam ediyoruz. Bugün “Ulus Unutmaktır” kitabı… Kitabı hazırlayan Onur Öztürk’le; ulus nedir, Türkiye’de Kürt sorunu, Türkiye’de Kürt sorunu nasıl çözülür, bütün bunları konuşacağız. Hoş geldin Onur.

Onur Öztürk: Merhaba.

Ruşen Çakır: Evet, “Ulus Unutmaktır” Ernest Renan’ın bir lafı. Çok önemli bir laf. Ne diyor Renan orada?

Onur Öztürk: Renan şunu diyor; 1882’de verdiği bir konferans, ünlü bir konferanstır, “Ulus Nedir?” başlıklı bir konferans bu. O dönem Almanya ile Fransa arasında Alsas ve Loren üzerindeki çekişmeden kaynaklı, aslında şimdi günümüzde Fransız tipi ulusçuluk ve Alman tipi ulusçuluk diye birbirinden ayırt ettiğimiz uluslaşma perspektiflerini, Fransız usulünü ortaya koyduğu bir konferanstı. Renan’ın ortaya koyduğu perspektif şuydu: ‘‘Ulusu ırkla karıştıramayız, etnisiteyle karıştıramayız ve etnolojik mülahazalarla bir ilgisi yoktur. Ulus bir ruhtur, manevi bir kimliktir ve ulusa aidiyet, bir kimliğe aidiyet; ırk ile, coğrafya ile, dil ile, din ile belirlenmez. Bu ortak bir ruhu gerektirir’’ diyor Renan. Ve konferansta ortaya koyduğu perspektifi daha sonrasında zaten 1789’dan bugüne, yani Birinci Cumhuriyet’ten son cumhuriyete kadar geldiğimiz — aslında son cumhuriyeti kapsamıyor, aslında Dördüncü Cumhuriyet’i kapsardı — oraya kadar Fransız milliyetçiliğinin, ulusçuluğunun temel omurgası olarak hâlâ görülüyor. Kabaca dediği şey şudur: ‘‘Ben bir Fransızım, diyen herkes Fransızdır. Onun soyuna, sopuna, kimliğine, arkasındaki ailesine, aşiretine bakmayız. Çünkü dönüp baktığımızda kan davalarından başka bir şey görmeyiz. Bu yüzden o ulusa ait olmak, bu beyanı yeterlidir’’ diye ortaya koyduğu perspektif.

Ruşen Çakır: Şimdi bu kitabın girişinde ve sonunda senin yazıların var.

Onur Öztürk: Evet.

Ruşen Çakır: Renan’ın sözü edilen konuşması var. Bir de Polonyalı bir düşünürden bir çeviri var.

Onur Öztürk: Evet.

Ruşen Çakır: Ve başlık da “Ulus Unutmaktır”. Şimdi bu kitabı bilmeyenler için söyleyelim, Kürt sorunu bağlamında aslında. Sen de bir Kürtsün ama İstanbul’da hayatının büyük bir kısmı geçen bir Kürtsün. O zaman burada “Ulus Unutmaktır” diye bir kitap yazarak tam olarak bugünün Türkiye’sinde ne demek istiyorsun?

Onur Öztürk: Şunu demek istiyorum aslında: Sunuş yazısında da ortaya koymaya çalıştığım bir bakış açısını Renan’la birlikte harmanlayarak ve Margaret Hodgen’ın yazısında da ortaya koyduğu unutmanın affetme, uzlaşma ve adalet arayışındaki yapıcı rolünü vurgulayan bir kitap ortaya koymaya çalıştım aslında. Demeye çalıştığım şuydu: Bugün Türkiye’de Kürt sorununa çözüm arayışlarında çok temel bir açmazla karşı karşıyayız. Kürt uluslaşması veya bizim bildiğimiz anlamıyla Kürt milliyetçiliği bugün Türkiye’de siyasi ve askeri olarak yenilgiye uğramış olsa da Türkiye’de milyonlarca insan, milyonlarca Kürt kendini ortak bir ulusal kimliğe ait hissetmiyor. “Ben Türküm” demiyorlar, “Ben Türkiyeliyim” de demiyorlar, “Ben Kürdüm” diyorlar. Ve bu milyonlarca insanı tek ortak bir ulusal kimlikte birleştirmek için nasıl bir çerçeve ortaya koyabiliriz ve bugünkü çözüm arayışlarına nasıl katkıda bulunabiliriz? Biraz bunu ortaya koymaya çalıştım. Ve şunu hatırlatmaya çalıştım aslında: Milyonlarca insan göç aldı Türkiye, göç verdi ama farklı kimliklerden gelen milyonlarca insanı birleştirecek bir ulusal kimliğe ihtiyacımız var ve bu ulusal kimlik, etnik kökenleri ve soy sop gibi arayışları kapsarsa eğer bizi yeniden çıkmaza sürükleyebilir. Bu yüzden Renan’ın ortaya koyduğu perspektif bence günümüzde de en işlevli, en işimize yarayan perspektif. Çünkü unutmak, eğer adalet arayışını kapsamayacaksa bizim için en işlevsel olandır. Yani eğer adalet arayışını kapsayacaksa ve adalet için bir katkısı olacaksa hatırlamak ve geçmişi kazımak işlevseldir. Ama onun dışındaki tarih bilgisi bizim işimize yaramıyor; sadece yeniden kinleri, öfkeyi, intikam arayışını tetikleyen birtakım bilgiler sunuyor.

Ruşen Çakır: Şimdi burada kitapta ilk bölümün yani ilk giriş yazısında güzel bir ara başlık var: “1 Türk + 1 Kürt = 2 Türkiyeli”. Şimdi bu Türkiyeli lafını ben çok kullanırım ve o yüzden de çok lince uğrarım. Ama burada görünce çok ilgimi çekti. Burada neyi kastediyorsun?

Onur Öztürk: Şunu kastediyorum aslında. Şimdi ben kendimi Kürt olarak tanımlıyorum. Yani içine doğduğum kültür, kimlik, aile beni bir Kürt olarak yetiştirdi ve zaten bunun siyasi mücadelesine çok erken yaşlarda katıldım. Ama bir Türk arkadaşımla yan yana geldiğimizde bizi ikimizi birden tanımlayacak ortak bir kimliğe ihtiyacımız var. Yani “Bu iki insan nedir?” dediklerinde biz iki Türkiyeliyiz aslında. Üçüncü bir arkadaşımız da gelirse, o da başka bir kimliğe sahipse — örneğin Laz, sizin gibi mesela — üçümüz üç Türkiyeli oluruz. Bu Türkiyeli kavramı 2015’te ne yazık ki akim kalan çözüm süreciyle beraber biraz toprağa gömüldü ve tu kaka ilan edildi. Aslında elimizdeki en işlevli ve en toparlayıcı, kapsayıcı kimlikti. Hâlâ öyle olduğunu düşünüyorum ben. Türkiyeli kimliğinin dışında — en azından geçici olarak ve bu önümüzdeki on yılları kapsayacak bir geçiş sürecinden bahsediyorum — Türkiyeli kimliğinin dışında bizi yeniden bir araya getirecek ve yeni bir cumhuriyeti kurgulamamızı ve oluşturmamızı sağlayacak daha işlevli bir kimlik yok. Bu yüzden bu Türkiyeli kimliği; Türk veya Kürt veya Laz veya Özbek, Alevi, Çerkes fark etmez, bunların hepsinin üzerinde kapsayıcı ortak bir kimliktir diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Peki, burada şöyle bir soru çıkıyor bunu söyleyenlere: “Türk demek zor mu?” diyorlar. Şimdi ben açıkçası çok zorlandığımı sanmıyorum ama mesela seni birilerine tanıtırken “Türk yayıncı” dedikleri zaman rahatsız mı oluyorsun?

Onur Öztürk: Şöyle, ben aslında çok rahatsız olmam. Ne Türküm ne de Kürdüm diyebilirim. Çünkü ben artık kendimi bir İstanbullu sayabiliyorum. Hatta İstanbullu olmak, Türkiyeli olmak benim için çok daha zengin, çok daha kapsayıcı ve ucu daha açık bir kimlik. Fakat ben şunu biliyorum: Ben Türk olmamak için, Türk olmadığımı ispatlamak için, ben ve arkadaşlarımın ve milyonlarca insanın verdiğimiz mücadelenin hiçe sayıldığını hissettiren tuhaf bir şiddet unsuru gibi geliyor bana bu. Bunu ben kabul edemem ama benim yeğenim çok rahat kabul edecektir. Örneğin benden, bizden sonraki kuşak, zaten onu vurguladım kitapta da, yeni kuşaklar bunu çok daha rahat kabul ederler ve kabul ediyorlar da zaten.

Ruşen Çakır: Onu söylüyorsun mesela, “Yeni kuşaklar başka şeylerle daha fazla ilgileniyor” diyorsun. Bu bir varsayım mı yoksa yoğun bir gözlem mi?

Onur Öztürk: Bu yoğun bir gözlem aslında. Hatta kendi yeğenlerimden de yola çıkarak bunu söyleyebilirim. Yani yeğenlerim, ablamın oğulları… Ablam ve eşi de Kürt siyasi hareketinin gençlik yıllarında parçası olmuş insanlar. Ve yeğenlerimin bir adları Türkçe, bir adları Kürtçe. Ama bu çocukların Kürt kimliğiyle hiçbir alakaları yok. Ve kendilerini ne Türk ne Kürt olarak tanımlıyorlar. Umurlarında bile değil bu kimlikler. Bu 2010 doğumlu çocuklar bunlar; onların yaşıtlarında ve arkadaşlarında da gözlemlediğim bir şey bu. Bu çocuklara biz kolektif belleğimizde bizi belli bir siyasi angajmana sürükleyen bilgi parçalarını vermedik. Biz onları özgür bıraktık. Ama o çocukların da zaten bu son on yılda yaşadığımız bu otoriterleşme sürecinde bu bilgi parçacıklarını, bu kolektif belleğin unsurlarını edinebilecekleri bir mekanizma yoktu ortada ve dolayısıyla o kimliklerden azade kaldılar. Dolayısıyla onlar için çok daha kolay bir tepki diyebiliriz veya bunları seçenek olarak ortaya koyabiliyorlar. “Ben Türküm” deyip geçebiliyorlar. Çünkü burada takılabilecekleri duygusal bir unsur yok bu çocuklar için. Yani “Ben Türküm” dediğim zaman benim kendime yabancılaşma hissiyatım onlarda olmuyor. Çünkü onların ne öyle bir siyasi mücadele geçmişleri var ne de angajmanları var.

Ruşen Çakır: Şimdi kitapta yazıyor, 81 doğumluymuşsun. Neredeyse bu Kürt siyasi hareketi diye tanımladığımız hareketle yaşıt gibi. Aslında biraz daha önce kuruldu. Ben o yılları hatırlıyorum, Apocular diye 70’li yılların sonunda ama ilk ciddi olay 84’te oldu ve tahmin ediyorum ki bütün o süreci içeriden, bütün o aşamaları; çünkü genellikle çatışma, göçler şunlar bunlar vesaire, bütün bunları bizzat yaşadığını tahmin ediyorum. Şimdi o hareketin seyrinde ilk başta dört parçayı birleştiren bir Birleşik Sosyalist Kürdistan’dan, 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın söylediği her türlü kültüralist şeye son veren bir “demokratik entegrasyon” diye bir perspektif sundu. Şimdi geçmiş neyse de bugün Öcalan’ın bu söylediklerini insanlar, Kürtler — tabii senin tanıdığın, sen başta olmak üzere — yakından takip ediyor, tartışıyor ve içselleştiriyor mu yoksa orada bir şeyler dönüyor ama hayat başka türlü mü akıyor?

Onur Öztürk: Ben ikinci seçenekten yanayım. Hayat gerçekten başka türlü akıyor. Artık Öcalan’ın söyledikleriyle Kürt toplumu eskisi kadar içli dışlı değil. Kürt siyasi hareketinin bu söylemi aktarabilecekleri kanalları daralmış durumda. Ve daha da önemlisi Kürtlerin çok büyük bir çoğunluğunun destek verdiği HDP çizgisi ve Selahattin Demirtaş çizgisi 2015’te siyasi bir yenilgiye uğradıktan sonra aslında ben bir tür hayal kırıklığı yaşadıklarını düşünüyorum Kürtlerin, çok geniş kitlelerin ve Öcalan’ın zaman zaman değişen, zaman zaman savrulan birtakım söylemleriyle artık eskisi kadar ilgilenmediklerini, kulak vermediklerini düşünüyorum. Çünkü Öcalan 2000’lerin en başından beri yaptığı çeşitli okumalara göre kimi zaman Foucault’ya, kimi zaman postmodern eleştirilere savrulan birtakım söylemler geliştirdi. Hatta geçen günlerde Barış Konferansı’na gönderdiği bir mesaj…

Ruşen Çakır: Evet, ben oradaydım, orada dinledim.

Onur Öztürk: Evet, çok da tartışmalara yol açtı. Marksizmle ilgili bir eleştiride bulundu. Buna benzer eleştiriler hep Öcalan’ın yaptığı eleştirilerdi ve aslında hatta bu ironik birtakım eleştirilere de konu oluyordu. Yani köydeki amcaların Foucault tartışması gibi birtakım ilginç görüntülere sahne olabiliyordu. Bunlar artık bence Kürt toplumunun gündeminde olan şeyler değil. Kürt toplumunun baktığı yer bana kalırsa İmralı’dan ziyade, İmralı’nın çeşitli entelektüel düşünsel arayışlarından ziyade Edirne’ydi bana kalırsa; Demirtaş’tı, Demirtaş çizgisiydi. Ve bugün de bence bu çizgi Silivri’ye kadar geldi. İnsanların bugün çözüm aradıkları yerler Silivri’den ve Edirne’den geçiyor. Çünkü sorunları da buralarda. Yani güncel hayatta, ekonomik sorunlarla, siyasi sorunlarla boğuşan Kürt halkının sanmıyorum Marksizmin girift koridorlarında kaybolacaklarını veya öyle bir arayışları olduğunu.

Ruşen Çakır: Suriye’ye ilgileri var ama değil mi? Suriye’de yaşananlara, Kürtler bağlamında…

Onur Öztürk: Evet, bir gönül bağı var elbette. Aslında şöyle bir şey de var, yani aslında bir tür risk diyebileceğim bir gelişme de var. “Ulus Unutmaktır” diye bu ulusal kimlik arayışındaki çözüm arayışlarını vurgulamamın nedeni de oydu. Bugün Kürtlerin çok büyük bir bölümünde ciddi bir İsrail hayranlığı, heyecanı ve Rojava’ya yönelik “Acaba biz İsrail ile birlikte daha yeni bir siyasi otonomi ve benzeri şeyler elde edebilir miyiz?” gibi beklentiler oluşmaya başladı. Ben bu türden riskler olduğunu düşünüyorum. Bu çizginin tam tersine Öcalan’ın daha çok Rojava’yı ve oradaki belirginleşen otonomi çizgisini Türkiye’ye bağlamak gibi bir siyasi hattı olduğunu düşünüyorum ve bunun da olumlu olduğunu düşünüyorum. Bugün çünkü İsrail’in genişleme perspektifi sadece Kürtler için değil, bölgemizdeki herkes için, tüm halklar için çok tehlikeli bir gelişme. Ben Öcalan’a bu anlamda saygı duyduklarını fakat perspektifini çok fazla benimsediklerini düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Şimdi Devlet Bahçeli bir şey başlattı ve başlatıp bırakmadı. Sonuna kadar ısrarla takip ediyor ve sürekli de birtakım mesajlar veriyor. Yani özellikle Türk-Kürt kardeşliği üzerine verdiği mesajları… Yani bu sürecin detayları ayrı, Suriye hakkında falan söyledikleri şunları bunları bir kenara koyalım. O Türk-Kürt kardeşliği üzerinden yeni bir Türk milliyetçiliği… Kimilerine göre hep öyleymiş ama ben yeni görüyorum. Bu mesela seni şaşırtıyor mu? Bu bir aldatmaca mı geliyor? Sen derken aslında birçok tanıdığın arkadaşını da kastediyorum. Nasıl karşılanıyor?

Onur Öztürk: Şöyle, Kürtler çok politik bir toplum. Birkaç adım ilerisini düşünebilen, çok önceden düşünmüş olan, öyle bir gelenekten gelen insanlar. Devlet Bahçeli’nin yaklaşımını da biraz müstehzi bir ifadeyle, yani “Nihayet bizim elimize düştünüz, ocağımıza düştünüz” der gibi izliyorlar. Çeşitli kesimlerden Kürtlerin bu türden yorumlarını takip edebiliyorum ben de. Onlar şöyle görüyorlar: Rojava’da ortaya çıkan siyasi iradenin Amerikan destekli ve İsrail’i de kapsayan bir destek alanı elde etmiş olmasından ötürü çok sevinçli diyebileceğim bir atmosfer oluştu ve Devlet Bahçeli’nin de buradaki kopuştan ötürü bir panik duygusuyla Kürtlere yaklaştığını seziyorlar bence. Ben açıkçası bunu çok normal görüyorum ve Bahçeli’nin ortaya koymaya çalıştığı, yani “Aman İsrail’i sınırımıza kadar getirmeyin de ne yaparsak yapalım, beraber bir şeyler yapalım” çizgisini makul buluyorum. Öcalan’ın da aynı çizgide olduğunu düşünüyorum. Öcalan sistematik bir şekilde İsrail karşıtıdır. 12 tane gerillasını İsrail ile savaşırken kaybetmiş bir siyasi hareketin lideri sonuçta Öcalan. Ve bu anlamda İsrail’e de Amerika’ya da hem şüpheci hem de bir yandan bir kapı aralayan, bir şans vermeyi düşünen bir atmosfer oluştu Kürtler arasında. Ben bunun bir açıdan tehlikeli olduğunu düşünüyorum ama mevcut konjonktürde Bahçeli’nin çok da ikna edici olduğunu sanmıyorum.

Ruşen Çakır: Peki şimdi kitabın son bölümünde, o geçmiş çözüm sürecinde, çok ciddi ve sert bir HDP eleştirisi var. Yani şöyle söyleyeyim, sonuçta genellikle şöyle bir okuma yapılıyor ya “Devlet oyunu bozdu.” Ama senin değerlendirmende sadece devletin olmadığını söylüyorsun. Şimdi onu bir kenara bırakalım da bugüne baktığımızda, bugün o geçmiş deneyimi birçok kişi geçmiş gibi olacağını hatta geçmişten beter olacağını söyleyen ya kötümserler var ya da aslında ‘‘olmasın’’ isteyenler var. Şu bir yılı aşkın süredir devam eden olayın başarı şansını nasıl görüyorsun?

Onur Öztürk: Ben şöyle bakıyorum aslında: Şu bir yıldır devam eden bu çözüm arayışlarında bir Omerta yasasına benzer bir sessizlik hâkim. Şöyle, adı konmamış bir kabulleniş var iki tarafta. PKK silahlı gücü itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti karşısında yenilmiştir. Askeri olarak 96’dan başlayan ve adım adım sürekli gerileyen bir askeri yenilgileri var. 2005’ten bugüne de “drone warfare” denilen işte drone savaşları ile birlikte askeri olarak herhangi bir başarı şansı yoktur PKK’nın ve bu silahlı mücadeleyi de siyasi mücadele için bir dayanak olarak kullanageldi. Fakat 2015’teki HDP’nin ezilmesine yol açan, HDP çizgisinin gömülmesine yol açan o süreçte siyasi olarak da yenilgiye uğradı. Şimdi bugün aslında ben şöyle görüyorum: Bu silahsızlandırma arayışı var Türkiye’de ve bir tür “Silahları teslim edin, siyasi olarak da size bir yol bulalım, bir şekilde entegre olun” gibi bir bakış açısı var. Ancak Rojava, Öcalan’ın tam olarak kontrolünde olan bir yer değil. Rojava’da şu an çok fazla para var ve ciddi anlamda bir sermaye birikimi oluşmaya başladı. Fakat bu sermaye birikiminin akabileceği bir kurumsal kapitalist üretim biçimi daha henüz oluşmadı. Banka yok orada ve işte diğer uluslararası sermayenin bağlanabileceği birtakım bağlantı noktaları yok. Paranın tadını almaya başlayınca Rojava da ister istemez PKK çizgisinden tabii ki uzaklaşacaktır ve oranın, Bahçeli’nin murat ettiği gibi veya aslında Hakan Fidan’ın murat ettiği gibi “Hadi bırakın silahları” deyince hemen bırakacakları bir güç olduğunu düşünmüyorum. Orada çok fazla silah biriktiği için de onların silahsızlandırılması bambaşka bir süreci gerektiriyor. O bugünkü DEM Parti veya işte İmralı ile yürütülen süreçten çok çok daha farklı, orayı aşan bir süreç gerektiriyor. Yani bu süreç Türkiye için PKK ile bağlantılı olarak başarılı olsa bile Rojava’yı, eninde sonunda hedef olan Rojava’yı kapsayamayacaktır. Onun için yeni bir sürece daha ihtiyaç var. Bence “Süreç 2.0″a doğru gideceğiz ve bu 2026’da başlayacaktır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: O zaman son olarak şunu sorayım: “Ulus Unutmaktır”… Yeni bir anayasa deniyor, yeniden ulus devletin inşası deniyor vesaire. Türkiye bu yaşadığı cumhuriyet deneyimi, en azından Osmanlı’yı karıştırmadan 100 yılı aşkın cumhuriyet deneyiminden sonra birtakım şeyleri unutarak herkesin ucundan köşesinden kendini ait hissettiği bir ulusu yeniden inşa edebilir mi?

Onur Öztürk: Edebilir, etmek zorunda. Başka şansımız da yok aslında. Ve bunun da yolunun açıkçası muhalefetten geçtiğini düşünüyorum. Birleşik bir muhalefet cephesi kurabilirsek buradaki bütünleşmeyi, muhalefetteki bütünleşmeyi iktidara taşıyabilirsek ancak yeni bir cumhuriyet kurabileceğimizi düşünüyorum. Öbür türlü bizi bekleyen bu çoklu krizler sürecinde, yani pek çok kriz var; kuraklıktan işsizliğe, ekonomik problemlere kadar ve şiddete kadar bu sorunları mevcut iktidar yapısının çözüm bulmasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Hatta çünkü müsebbibi bir kısmının bu sorunların. Buna Kürtlerin de dahil olacağı — buna DEM Parti diyemem, DEM Parti’nin temsiliyetinin tartışmalı olduğunu düşünüyorum şu an, 19 Mart sonrası itibarıyla — Kürtlerin de dahil olduğu büyük, birleşik bir muhalefet cephesinin ve yeni bir cumhuriyet perspektifinin, demokratik bir cumhuriyet perspektifinin ancak bu sorunlara çözüm bulabileceğini düşünüyorum. Başka bir şansımız da yok açıkçası.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler.

Onur Öztürk: Ben teşekkür ediyorum.

Ruşen Çakır: Çok sağ ol. Evet, Onur Öztürk’le “Ulus Unutmaktır” kitabından hareketle Türkiye’deki çözüm sürecini, Kürt sorununu ve yeniden bir ulus devlet inşa edip edemeyeceğimizi konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.