Avrupa’da refah devletine yönelik eleştirilerin yükseldiği bir dönemde, bu politikaların demokrasiyi nasıl ayakta tuttuğu yeniden tartışılıyor. Medyascope yorumcusu ve dış politika uzmanı Ömer Taşpınar’ın Foreign Policy dergisinde yayımlanan “The Welfare State Saved Capitalism. Now It Can Save European Democracy” başlıklı yazısını sizler için Türkçeleştirdik.
Avrupa yeni bir mali baskı dalgasıyla karşı karşıyayken, refah devleti bir kez daha hedefte. Fransa’da son iki yıl içinde dört başbakanın değiştiği siyasi istikrarsızlık ortamında, yaşlanan nüfus, erken emeklilik uygulamaları ve cömert emeklilik sistemlerinin kamu harcamalarını artırdığı yönündeki kaygılar yeniden gündeme geldi. İtalya’da ise kronik borç sorununun, işsizlik yardımları ve bölgesel sübvansiyonlar gibi yerleşik refah harcamalarından kaynaklandığı ileri sürülüyor.
Bu eleştiriler ana akıma taşınırken, bazı ilerici iktisatçılar bile refah ağırlıklı modellerin mali esnekliği azalttığı ve ekonomik dinamizmi zayıflattığı uyarısında bulunuyor. Ancak refah devletini Avrupa’nın ekonomik sorunlarının temel nedeni olarak göstermek, gerçeği fazlasıyla basitleştiriyor.
Sorun refah devleti mi, yapısal aksaklıklar mı?
Bu anlatı, düşük verimlilik, vergi kaçakçılığı ve eşitsiz mali yönetişim gibi daha derin yapısal sorunları görünmez kılıyor. Oysa tarihsel olarak kriz dönemlerinde istikrar sağlayan sosyal koruma mekanizmaları, bugün orantısız biçimde suçlanıyor.
Güçlü refah sistemlerinin kapitalizmi boğduğu iddiası, ne tarihsel ne de ampirik olarak sağlam temellere dayanıyor. Eğer bu doğru olsaydı, İsveç ve Danimarka gibi geniş sosyal programlarıyla bilinen ülkelerin yenilikçilik, rekabetçilik ve iş ortamı endekslerinde üst sıralarda yer alması mümkün olmazdı. Aksine, kapsamlı refah çerçeveleri güvencesizliği azaltarak, sosyal hareketliliği artırarak ve risk almayı teşvik ederek piyasa ekonomilerini güçlendiriyor.
II. Dünya Savaşı sonrası: Bir hayatta kalma stratejisi
II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa siyasi açıdan kırılgandı ve ekonomik olarak harap durumdaydı. İtalya ve Fransa gibi ülkelerde kapitalizmin yerine geçmeyi vaat eden güçlü komünist partiler geniş kitle desteği buluyordu. 1946 seçimlerinde İtalya Komünist Partisi ve Sosyalist Parti birlikte oyların yaklaşık yüzde 40’ını aldı. Fransa’da Komünist Parti, kitlesel işçi desteğiyle Ulusal Meclis’te en büyük parti haline geldi.
Bu koşullarda refah devletinin inşası bir hayırseverlik eylemi değil, bir hayatta kalma stratejisiydi. Piyasaların ilerici vergilendirme ve sosyal haklarla çevrelenmesi, sınıf çatışmasını yatıştırdı; hem kapitalizme hem de demokrasiye nefes aldırdı.
İngiltere ve Almanya deneyimi
İngiltere’de refah devletinin yükselişi, İşçi Partisi ve sendikaların artan etkisiyle doğrudan bağlantılıydı. Sosyal adalet, tam istihdam ve evrensel haklar talepleri, radikal sol akımlara karşı bir denge unsuru olarak kurumsallaştırıldı.
Almanya’da ise sosyal sigorta sistemleri Otto von Bismarck dönemine kadar uzanıyor. Bismarck’ın amacı, işçi sınıfını sosyalist hareketlerden uzak tutmak ve kapitalizmi korumaktı. Kendi ifadesiyle, hedefi işçi sınıfını “devlete bağlamak”tı.
Avrupa refah devletlerinin temelleri, ABD’nin dolaylı desteğiyle atıldı. Marshall Planı, savaşla yıkılan ekonomilere kaynak sağladı. Washington, refah politikalarını doğrudan savunmasa da, sosyal istikrarın yalnızca serbest piyasayla sağlanamayacağını biliyordu. Refah devleti, Sovyet etkisine karşı pragmatik bir kalkan olarak görüldü.
Bugün aynı hata tekrar mı ediliyor?
Bugün ise refah devleti, demokratik direncin temel dayanağı olmaktan çıkıp ekonomik durgunluğun günah keçisi haline getiriliyor. Neoliberal yaklaşım, emeklilik sistemlerini, evrensel sağlık hizmetlerini ve ücretsiz eğitimi “karşılanamaz lüksler” olarak sunuyor.
Oysa asıl kriz, yeniden dağıtımdan değil; küresel kapitalizmin kapsayıcı büyüme üretememesinden kaynaklanıyor. 2008 finans krizi ve koronavirüs salgını, kamu harcamalarının sistemi ayakta tutan temel araçlar olduğunu gösterdi.
Aşırı sağ neden yükseliyor?
1930’larda ekonomik daralma ve kemer sıkma politikaları faşizmin önünü açmıştı. Bugün de benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Sosyal korumaların aşınması, eşitsizliği derinleştiriyor ve demokratik direnci zayıflatıyor.
Fransa’da Marine Le Pen, Almanya’da AfD ve İngiltere’de Nigel Farage’ın partisi bu zeminde güç kazanıyor.
NATO’nun 2035 için belirlediği yüzde 5’lik savunma harcaması hedefi, Avrupa için yeni bir ikilem yaratıyor: Tanklar ve füzeler mi, sosyal haklar mı? İspanya Başbakanı Pedro Sánchez gibi bazı liderler, bu hedefin refah devletini aşındıracağı uyarısında bulunuyor.
Avrupa’nın ihtiyacı daha az refah devleti değil; daha uyarlanabilir, geleceğe dönük bir refah modeli. Dijital becerilere yatırım, yaşam boyu eğitim, adil vergilendirme ve esnek ama güvenceli iş piyasaları bu modelin temelini oluşturuyor.
İskandinav ülkeleri, güçlü sosyal korumalarla yenilikçiliğin birlikte var olabileceğini gösteriyor.
Refah devleti geçmişin bir kalıntısı değil, geleceğin stratejik aracı. Aşırıcılığı dizginlemek, kapitalizmi istikrara kavuşturmak ve demokrasiyi ayakta tutmak için tasarlanmıştır. Bugün asıl soru, Avrupa’nın refah devletini karşılayıp karşılayamayacağı değil; liberal demokrasinin onsuz ayakta kalıp kalamayacağıdır.
Ömer Taşpınar, ABD Ulusal Savunma Üniversitesi’ne bağlı National War College’da güvenlik stratejisi profesörü ve Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda (SAIS) öğretim görevlisi. Taşpınar, Gönül Tol ve Ruşen Çakır ile birlikte Medyascope’un dış politika programı Transatlantik’in de yorumcularından.





