Ruşen Çakır, Diyarbakır’da düzenlenen toplantıda yeniden gündeme gelen Prof. Doğu Ergil’in 30 yıl önce hazırladığı Doğu Raporu üzerinden, Kürt sorununun inkârla değil saha verileriyle nasıl tanımlandığını ve neden hâlâ çözülemediğini anlattı.
Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği öncülüğünde 1995’te hazırlanan “Doğu Sorunu: Teşhisler ve Tespitler” raporunun 30. yılı dolayısıyla panel düzenledi.
DTSO binasındaki etkinliğe siyaset sosyoloğu Prof. Dr. Doğu Ergil, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Mümtaz’er Türköne ve SAMER Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç konuşmacı olarak katıldı.
Çakır, bu toplantıyı hatırlatarak, raporun bugün hâlâ geçerliliğini koruduğunu söyledi.

“Kürt sorunu nedir?” diye soranlara 30 yıl önce yazılan rapordan cevap
Çakır, Doğu Raporu’nun sıradan bir akademik metin olmadığını vurgulayarak, “Bu rapor, Güneydoğu’da ve göç alan kentlerde yapılan kapsamlı saha araştırmalarına dayanıyordu” dedi. Raporu hazırlayan Doğu Ergil’in ana akım bir sosyal bilimci olduğunu hatırlatan Çakır, raporun o dönemde yarattığı rahatsızlık nedeniyle Ergil’in yalnızlaştırıldığını aktardı.
“Birliği tek tipleştirmede aradık”
Çakır, rapordan şu bölümü özellikle hatırlattı:
“Biz birliği teklikte, tek tipleştirmekte aramış ve farklılıkların uyumundan türetilecek birliği herkesi benzeştirmeye indirgemişiz.”
Bu yaklaşımın Türkiye’yi demokratikleştiremediğini belirten Çakır, “Cumhuriyet, yanlış yöntemler nedeniyle ne tam demokratikleşebilmiş ne de istikrarlı bir uluslaşmayı sağlayabilmiş” dedi.
Sorunun adı: Bütünleşmeme krizi
Doğu Ergil’in tanımını aktaran Çakır, Kürt meselesinin bir “bütünleşmeme krizi” olduğunu vurguladı. Raporda etnik düzlemde Kürt hoşnutsuzluğu, sosyal düzlemde ise yoğun göç, işsizlik ve sağlıksız kentleşmenin altının çizildiğini söyledi. Çakır, “Kürt sorunu yoktur demekle gelinen nokta, Kürtler var ama sorun yok demek oldu” ifadelerini kullandı.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. Dün Diyarbakır’daydım. Diyarbakır’da Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’yla Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı’nın ortak düzenlediği bir toplantı vardı. Toplantı Profesör Doğu Ergil’in 30 yıl önce Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği için hazırladığı doğu raporu üzerineydi. Doğu Hoca 85 yaşında. O da geldi. Ben toplantının moderatörlüğünü yaptım. Aynı zamanda Profesör Mümtaz’er Türköne ve araştırmacı Yüksel Genç vardık. 4 saate yakın bir toplantı oldu tıka basa dolu bir salonda ve Doğu Hoca’nın 30 yıl önce Odalar ve Borsalar Birliği için hazırladığı ama doğurduğu tepkiler üzerine TOBB’un elini çektiği, hocanın bir anlamda yalnızlaştırıldığı bir rapordu bu. 30 yıldan bu yana neler değiştiğini konuştuk ve bugünü tabii ki konuştuk. Özellikle de çözüm sürecini, çözüm sürecinin neden tıkandığını, nasıl aşılabileceğini konuştuk.
Çok verimli bir toplantı oldu. Yani bazı toplantılar vardır, gidersiniz ama içinizde hep bir şey vardır. ‘‘Gidiyorum ama yani değer mi?’’ diye düşünürsünüz. Bu benim için hiç de öyle bir toplantı olmadı. İyi ki gitmişim. Orada hem toplantının kendisi hem öncesi ve sonrasında yaptığımız muhabbetler çok öğretici oldu benim için. Özellikle şunu vurgulamak isterim, her vesileyle söylüyorum. Bir gazeteci olarak Güneydoğu’ya defalarca gittim, esas olarak da Diyarbakır’a ama Güneydoğu’da neredeyse gitmediğim il ve ilçe kalmadı diye düşünüyorum. Ve her seferinde çok şey öğreniyorum. Çünkü Kürtler çok politize bir topluluk. Her şeyi takip ediyorlar. En ince ayrıntısına kadar takip ediyorlar ve eleştirel bir şekilde bunları sizinle konuşuyorlar. Yani uçağa binme anımdan İstanbul’a dönüş anına kadar, hiç abartmıyorum. İnsanlar bir şekilde, bu da tabii çok önemli; artık insanlar haberleri, tartışmaları YouTube‘dan izliyorlar. Onu özellikle vurgulamak lazım. Biliyorsunuz ben ana akım medyada yokum. Böyle bir tercihim de var. Çok istisnai bir iki olay dışında çıkmıyorum. Ama insanlar takip ediyorlar. Medyascope‘u özellikle bu süreçte takip ediyorlar. Neyse…
Şimdi yıllardır başıma gelen bir olaydır ve yıllardır da bunlara bir şekilde cevap vermeye çalışırım. Türkiye’de Kürt sorununun varlığını ve bunun demokratik yollardan çözümünü savunan birisi olarak tabii ki Kürt olmayan çevrelerden, ‘‘Sahi nedir bu Kürt sorunu? Ne fark var? Ayrı gayrı ne var? Neden şikayetçiler? Aslında biz şikayetçiyiz. Onlar kaçak elektrik kullanıyor, şöyle yapıyor. Orada feodalizm var. Orada genç yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi var’’ gibi giden bir dizi husus var. Bunu reaktif bir şey olarak koyuyorlar ve aslında Kürt sorunu diye bir şey olmadığını hatta kimileri daha da ileri giderek esas Kürtlerin sorun çıkarttığını söylemeye kadar vardırıyorlar. Bunlara her seferinde bıkıp usanmadan cevap vermeye çalışıyoruz, şahsen ben ve başkaları. Ama şimdi Doğu Ergil’in bu 30 yıl önceki raporu söz konusu olunca bir şekilde raporu tekrar buldum, edindim ve okudum. Yıllar önce de okumuştum. Çok önemliydi o tarihte.
Doğu Hoca, bilenler bilir; tam ana akım bir sosyal bilimcidir. Yani böyle radikal uçlara savrulmuş falan birisi değildir. Zaten Odalar ve Borsalar Birliği gibi bir ana akım kurum ona bu raporu yazdırıyorsa bu özelliği nedeniyledir. Ama hoca kendisine bağlı ekiplerle birlikte gerek Güneydoğu’nun üç ilinde gerekse de yakın zamanda yaşanan göçlerin olduğu Adana, Mersin, Antalya, Güneydoğu’da da Batman, Diyarbakır ve Mardin, Mardin’in iki ilçesi özellikle, buralarda yaptıkları saha araştırmalarının sonuçlarını 30 yıl önceki raporda buluyor ve raporun adı ‘‘Doğu Raporu’’, aslında rapor Kürt raporu. Şimdi tabii burada raporu hazırlayanın Doğu Ergil olması ve raporun da adının ‘‘Doğu Raporu’’ olması. Evet, ne diyor: ‘‘Doğu Sorunu: Teşhisler ve Tespitler’’ rapor bu. Ve bu rapordan size birkaç şey okuyacağım. Dünkü Diyarbakır’daki tartışmalarımızı daha sonra başka vesilelerle yaparız ama buradan size birtakım şeyler okuyacağım ve ondan sonra ‘‘Sahi nedir bu Kürt sorunu?’’ diyenlere gerçekten Kürt sorununun ne olduğunu merak ediyorlarsa 30 yıl önceden yapılan saha araştırmalarıyla geliştirilen bu rapordan birtakım bölümler okuyacağım.
Şimdi mesela şöyle bir cümle var: ‘‘Türkiye’nin kurucu ideolojisi bizim bir imparatorluk mirasçısı değil, kurtuluşu için ilk antiemperyalist mücadeleyi veren bir mazlum millet olduğumuz tezine dayanır. Düşmanları, varlığımız ve birliğimiz için bir tehdit olarak gördüğümüzden onları ya uzaklaştırmış ya da yok etmeye çalışmışız. Bu nedenle tüm cumhuriyet boyunca bu düşmanlaştırdıklarımızla boğuşup durmuşuz. Bütün bunlar olurken resmi ağızlardan sürekli olarak birlik ve beraberliği koruma çağrıları duymamız boşuna değil. Beraber olduklarımızla bir türlü birlik sağlayamamışız. — Tekrar okuyorum — Beraber olduklarımızla bir türlü birlik sağlayamamışız. Sağlayamamışız çünkü biz birliği teklikte, tek tipleştirmekte aramış ve farklılıkların uyumundan türetilecek birliği herkesi benzeştirmeye, düşünce, davranış ve görünüşte aynılaştırmaya indirgeyerek tarihe ve sosyolojiye aykırı davranmışız. Bu nedenle de bir uluslaşma projesi olan cumhuriyeti benimsenen yanlış yöntemler nedeniyle ne tam demokratikleştirebilmiş, ne tam refaha kavuşturabilmiş ne de istikrarlı ve dayanışmacı bir ulusla taçlandırabilmişiz.’’
Evet, Doğu Hoca bunları 30 yıl önce söylüyor. Olabildiğince serinkanlı bir şekilde söylüyor ve devamı da var. Onları da size okuyayım. Çok uzatmayacağım ama çok çarpıcı. Beni en etkileyen cümlesi şu oldu: ‘‘Bütünleşmeme krizi.’’ Diyor ki: ‘‘Bunalımın adını koymak gerekirse buna ‘bütünleşme krizi’ diyebiliriz. Belirtilen kriz kendini etnik, dinsel, sosyal ve siyasal düzlemlerde gösteriyor. Etnik düzlemlerde bir Kürt hoşnutsuzluğu, dinsel düzlemde ise aşırı tarikatlaşma, inancın siyasallaşması ve köktencilik gözleniyor. Sosyal düzlemde aşırı nüfus artışı ile birlikte işsizlik, yoğun göç, sağlıksız kentleşme, kır kent kültürleri arasında doku uyuşmazlığı.’’ Evet, Türkiye’nin bir bütünleşmeme sorunu var. Ve yine Doğu Hoca’dan hareketle, bir rakam veriyor. Rakamlar değişir. Cemil Çiçek’in bir zamanlar telaffuz etmiş olduğu ‘‘içeride savaşa harcanan 300 milyar dolar’’ diye bir laf edilmiş 30 yıl önce.
Ve şöyle diyor: ‘‘Buna rutin askeri harcamalar da eklenirse 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediyoruz. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermediklerinde de bunu zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir ligde olurdu. Bu böyle olmadığı, olamadığı için Türk aydınlanması bir türlü gerçekleşmedi. Rejim bir türlü normalleşmedi. Herkesi farklılıklarıyla içine alacak bir çoğulculuğa kavuşamadı. Baskıcı, otoriter ve ayrımcı bir karakter taşıdı. Milliyetçilik bir zümre ideolojisine indirgendi. Farklılıkların organik birliği olan yurtseverliğe dönüşeceğine, ırkçılığa komşu bir konuma oturdu.’’ Evet, Doğu Hoca 30 yıl önce bunları söylüyor ve dün yine bunları söyledi ve dünkü söyledikleri içerisinde böyle, ben hemen yanında olduğum için hissediyorum, masaya yumruğunu vurarak “Devletten beklemeyin. Siz kendiniz yapacaksınız ne yapacaksanız. Siz olmadan devlet bir hiçtir.” dedi. Çok uzatmayayım. Evet, Kürt sorunu budur. Kürt sorununun yokluğunu söyleye söyleye onu yok etme — ‘‘Kürtler yoktur, Kürt sorunu yoktur’’ diyerek, artık ‘‘Kürtler vardır’’a geldik ama ‘‘Kürtler var ama sorun yok’’ aşamasındayız — bunları yapa yapa harcadığımız, kaybettiğimiz enerjiler, kaynaklar inşallah önümüzdeki dönemde Türkiye’nin gerçekten birlik ve beraberliğine hasredilir diyorum.
Bugünün anması, ithafı ve anması çünkü artık aramızda değil; Ursula K. Le Guin, bir büyük yazar, bir büyük kadın yazar. Ne deniyor: bilim kurgu. Onun da tartışması var. Evet bu yaşlı halinden, deminki genç haliydi. Kendisi 2018’de 88 yaşında hayatını kaybetmiş Amerikalı muazzam bir kadın yazar. Bu K.’nin ne olduğunu hep merak ederdim. Şimdi bu vesileyle gördüm ki ‘‘Kroeber’’miş, Ursula Kroeber Le Guin. Şuradan çok iyi biliyorum: Metis Yayınları onun ilk kitabı ‘‘Mülksüzler’’i, daha doğrusu ilk kitabı ‘‘Mülksüzler’’ derken Metis‘te çıkan ilk kitabı, 1990’da çıktı ve ben de o tarihte ‘‘Ayet ve Slogan’’ı Metis‘ten yayınlatmıştım, aynı tarihlerde. Metis Yayınları’nın iki çocuğu diyelim. Ben açıkçası benim kitabımın o kadar iş yapacağını düşünmüyordum. Peş peşe baskılar yaptı o tarihte, 90’da ve hâlâ baskı yapıyor. Bu da benim hayattaki herhalde yaptığım en önemli iştir.
‘‘Mülksüzler’’i büyük bir heyecanla okudum. Ben bir polisiyeci olmakla birlikte kurgu bilime de merakım vardır. Çok etkilendim ama açıkçası şunu düşündüm; çok güzel yazmış, bilmiyordum, Metis sayesinde öğrendim ve Ursula Le Guin’in bu kadar Türkiye’de de popüler olmasını açıkçası hiç beklemiyordum ama peş peşe bütün kitapları çok büyük bir ilgi gördü. Çünkü çok sahici şeyler yazıyordu. Yani bugünün dertlerini anlatıyordu. Çok büyük bir yaratıcılık, müthiş bir kalem ve gerçekten Ursula Le Guin, şu yayın boyunca 80 tane değişik soyadla kendisine hitap ettim, ama kim olduğunu biliyorsunuz tabii ki. ‘‘Yerdeniz Büyücüsü’’ serisi… Ondan sonra ne oldu en son? Bu sene ‘‘Yerdeniz Büyücüsü’’nün çizgi romanını da çıkarttılar. Bakıyorum şu anda, Metis‘ten çıkmış neredeyse 20’ye yakın, belki de daha fazla kitabı var Ursula Hanım’ın. Öyle diyelim. En son çizgi roman var ama ‘‘Tehanu’’ mesela, ‘‘Atuan Mezarları’’, ‘‘Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’’, ‘‘En Uzak Sahil’’. Şunu söyleyeyim, bunların hepsi, her biri, yani bu türü beğenmese de insanlar, çok da fazla kurgu bilim okumaktan hoşlanmasa bile saran kitaplar. Gerçekten büyük bir yazar. Hepimize yepyeni ufuklar açmış bir isim olarak Ursula Le Guin’e minnettarlığımı dile getiriyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








