Gazeteci Selahattin Soro, çözüm sürecinin geldiği aşamayı, Avrupa’daki Kürt diasporasının sürece bakışını ve Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının etkilerini Ruşen Çakır’a değerlendirdi.
1993’ten beri Türkiye’den uzakta yaşayan gazeteci Selahattin Soro, hukuki bir zemin oluşması halinde anavatanına dönmek istediğini ve Kürt siyasetçiler arasında bu yönde ortak bir irade olduğunu şu sözlerle belirtti:
“Mülteci olarak yurtdışında kalmak zorunda olan insanlarla ortak kanısı, ortak görüşü budur. Herkesin kendi ana ve ata topraklarına dönme, orada yaşama, hayatını orada devam ettirme gibi bir isteniş ve iradeleri var. Kimse gönüllü olarak sürgün hayatı, gurbette, yabancı bir kültürde yaşama arzusu içinde değildir.”
Soro, Öcalan’ın “Sadece silahların değil, düşüncesinin bile bırakılması” yönündeki çağrısını, PKK’nın 12. Kongresi’nde kendini feshetmesi kararını almasını, silahlı güçlerin geri çekilmesini ve silahların yakılmasını “çok ileri adımlar” olarak belirtti.
“Kürt diasporasının yüzde 90’ı çözümden yana”
Soro, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının Avrupa’daki Kürtler arasında büyük bir beklenti yarattığını söyledi.
“Avrupa’da 2 milyonun üzerinde Kürt nüfus yaşıyor. Kürt diasporasının da yüzde 90’ının çözümden yana olduğunu söylemek mümkün” diyerek genel eğilimin barıştan yana olduğunu belirtti.
Soro, sürecin; MHP lideri Devlet Bahçeli’nin iradesi, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın desteği ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında toplanan çözüm süreci komisyonuyla bir “devlet projesi” olduğunu ve sürecin partiler üstü bir durum olduğunu söyledi.
2026 yılının; Türkler ve Kürtler için barış getirmesi, kardeşlik ve sorunların çözümü noktasında pozitif adımlarla başlaması temennisinde bulunan Soro, “İlkesel olarak ‘Barışın kaybedeni yok, savaşın kazananı yoktur’ düşüncesiyle hareket edilmesi gerekiyor. Geçmişteki acıları yarıştırmak yerine ortak geleceği birlikte inşa etmenin yollarını aramalıyız” dedi.
Deşifre: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Sürgündeki Kürt siyasetçiler çözüm sürecine nasıl bakıyor? Bayağı bir kişiyle konuştuk. Bugün 2025’in belki de en son yayınlarından birisini Selahattin Soro ile yapıyoruz. Selahattin Bey, merhaba.
Selahattin Soro: Merhabalar Ruşen Bey. İyi yayınlar.
Ruşen Çakır: Siz kaç yıldır Türkiye’den uzaksınız?
Selahattin Soro: 93’ten bu yana.
Ruşen Çakır: 93’ten bu yana.
Selahattin Soro: Evet.
Ruşen Çakır: Bayağı olmuş. Bir ara da gelmeye niyetlendiniz galiba geçen çözüm sürecinde. Olmadı değil mi?
Selahattin Soro: Başka bir gruptu. Ama benim bir ara hapis sürecim oldu, 6 yıl. Ondan sonra tekrar çıktım ama kendi isteğimle gelmemiştim. Suriye hükümeti teslim etmişti 2003 yılında.
Ruşen Çakır: Geçenlerde Abdullah Öcalan bir çağrı yaptı biliyorsunuz, Almanya’daki bir toplantıya ve bildiğim kadarıyla diasporadaki Kürtler içinde bayağı bir tartışma da çıktı. ‘‘Geri dönün’’ diyor. Şu anda tabii hukuki zemin yok ama Meclis’in çalışmalarında hukuki zemin oluşabilir. Eğer hukuki bir zemin oluşursa dönmek istiyor musunuz? Dönecek misiniz?
Selahattin Soro: Diğer programlarınızı da izledim. Bu minvalde yaptığınız siyasi insanlarla, mülteci olarak yurt dışında kalmak zorunda olan insanlarla ortak kanı, ortak görüş, ortak düşünce odur. Yani herkesin kendi ana ve ata topraklarına dönme, orada yaşama, hayatını orada devam ettirme gibi bir istenç ve iradeleri var. Yani kimse gönüllü olarak sürgün hayatını gurbette, yabancı bir kültürde ve coğrafyada yaşama arzusu içerisinde değil. Elbette demokratikleşme yasaları parlamentoda gerçekleşir ve dönüşün koşulları oluşursa ben inanıyorum buralarda kimse yaşamak istemez yani.
Ruşen Çakır: Peki, şimdi şunu biliyorum; siz aynı zamanda gazetecisiniz, hem siyasetin içindesiniz hem gazetecilik de yapıyorsunuz ve oradaki, Avrupa’daki Kürt çevrelerini ve bölgedeki Kürt gelişmelerini, birazdan Suriye’yi ayrıca soracağım ama özellikle orada bir tartışma var. Ben bunu, diğer yayınları izlemişsiniz, hepsinde sordum. Özellikle diasporada sürece yönelik ve Öcalan’a yönelik çok sert çıkış yapan bazı çevreler var. Bunların bir kısmı geçmişte Öcalan’la birlikte hareket edip sonra ayrılmış kişiler. Siz de bunların etkisiz ve marjinal olduğunu mu düşünüyorsunuz yoksa bu tür eleştirilerin, çözüm karşıtı pozisyonların güçlenme ihtimali olur mu?
Selahattin Soro: Sevgili Ruşen, tümden Kürt nüfusu Avrupa’da 2 milyonun üzerinde. Sadece Almanya’da 1,5-2 milyona yakın Kürt yaşıyor. Dolayısıyla Kürt diasporası; Kürt toplumu, İran Kürtleri, Kafkasya Kürtleri, Suriye, Irak Kürtleri, Türkiye’den gelen Kürtler toplam 2 milyonun çok üzerinde. Dolayısıyla Avrupa’daki Kürt siyasi yelpazesi çok önemli. Fakat bunun içerisinde en dominant olanı, en etkili ve güçlü olanı kuşkusuz Türkiye’den, yani ‘‘bakur’’ dediğimiz Türkiye’den gelen Kürtlerin başatlığındadır. Yani ağırlıklı güç, siyasi dinamik Türkiye’den gelen, ki biz onlara ‘‘Kuzeyli Bakur Kürtleri’’ diyoruz; en etkin organizasyon onlarındır. Dolayısıyla bir de Avrupa demokrasisinin çok renkli ve çok sesliliğini biliyorsunuz; 3 kişi, 5 kişi ya da bir kurum, iki kurum oluşturan birçok Kürt siyasi aktör sürece yönelik her türlü mecrada kendi görüş ve taleplerini, eleştirilerini dile getirebiliyorlar. Ama şu konuyu çok rahatlıkla söyleyebilirim ve iddialı da söyleyebilirim: 27 Şubat’ta Sayın Devlet Bahçeli’nin de tanımıyla — sizi de zorlamamak açısından — kurucu önder Abdullah Öcalan’ın, kurucu lider Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı Avrupa’da yaşayan kurum, örgütlü ve kitlesel %90 çözümden yanadır ve ülkeye dönmek istiyor. Şimdi bunu şimdiki süreçle değil, 99’da yakalandığında İmralı’ya hapsedildikten sonra aslında Avrupa’da Kürt siyaseti ve diplomasisi Türkiye aleyhine olan pozisyondan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma pozisyonuna kendisini evirmişti ve bu birçok Avrupalı dost içerisinde de şaşkınlıkla karşılanmıştı. Yani, “Siz Türkiye ile savaşıyorsunuz, çatışıyorsunuz. Siz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasını ne istiyorsunuz?” Diplomatik çevreler bunu söylüyordu Kürtlere. Ki şunu diyordu Kürtler o zaman: ‘‘Avrupa Birliği’ne dahil olmuş bir Türkiye, Kopenhag kriterlerini yerine getirmiş olan bir Türkiye, yerel yönetim şartlarını yerine getirmiş olan bir Türkiye, anayasasını 12 Eylül’ün bagajından, angajmanlarından kurtarmış bir Türkiye; dolayısıyla Kürt sorununu çok daha kolay çözecek ve biz de bu çözümün bir parçası ve destekçisi ya da bir öznesi olmak istiyoruz. Bu açıdan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişini destekliyoruz.’’ Şimdi 1999, 2000 ve aradan 27 yıllık, yani İmralı’yla, kurucu önderin esaretiyle günümüze kadar aslında Avrupa’nın modifikasyonu ya da kilitlenmesi bu minvaldedir. Hatta istatistik bile yapılabilir Türkiye’de. 99 sonrası yurt dışında yaşayan mülteci konumunda olmuş Kürt diasporasının yüzde kaçı Türkiye’ye dönmüş? Yüzde kaçı Türkiye ile ilişki ve iletişimini geliştirmiş, hatta yatırımını oraya götürmüş? Bunların hepsi 99’dan sonra oldu. Ve bu aşamada yani gecikmiş bir barışın şimdi Avrupa’da yaşayan Kürt kitlesince karşılanmasının başarı oranı ya da olma istenci, iradesi %90’lar düzeyindedir. Kuşkusuz buna karşı çıkanlar olacak; taleplerini çok maksimize eden çevreler olacak. Değişik siyasi görüş ve düşüncede olanlar olacak. Çünkü İslami Kürtler, çok ekstrem solcu Kürtler ya da çok ekstrem milliyetçi Kürtler, liberal çevreler olacak ve PKK ile Türk devletinin başlatmış olduğu bu sürece itirazını koyan, çekincesini koyan birçok çevre olacak. Ama sizin de programlarınızı izledim. Yaklaşık 10-12 insan, en son izlediğim Hişyar Özsoy, Selma Irmak, Sibel Yiğitalp, Remzi Kartal, Zübeyir Aydar, arkadaşlarla yaptığınız program; hiçbirisinde karşı çıkan ya da çekince koyan yoktu. Tam tersi herkes sürecin barışa evrilmesini, nihayete ermesini ve bir an önce Avrupa’da yaşayan kesimi de; sadece Türkiyeliler, çünkü burada çok ciddi bir Türkiyeli kesim de var, yani sadece Kürtler değil; bütün bunları kapsayan bir yol temizliğinin yapılarak ülkeye dönmenin çabası içerisindeler. Hatta çalışması içerisindeler.
Ruşen Çakır: Peki, burada şunu sormak istiyorum. İzlediğinizi söylüyorsunuz. Hişyar Özsoy’la yaptığım yayını izlediyseniz onun temkinli iyimserlikten temkinli kötümserliğe terfi ettiğini görmüşsünüzdür.
Selahattin Soro: O akademisyen gözüyle bakıyor. İhtiyatlı iyimserlik diyelim; olabilir. Tabii bir akademisyen, Amerika’da kalmış, parlamentoda bulunmuş, daha geniş yelpazede ilişki ve iletişimi olan bir siyasi aktör. Dolayısıyla bu noktada görüş belirtebilir. Yani hiçbir şey kolay olmayacak ya da böyle güllük gülistanlık bir süreç içerisine de girilmiyor. Aslında anlaşılması gereken şu: 27 Şubat’la birlikte, yani biraz daha böyle yönünü değiştirmek gerekirse tartışmanın; Kürtler çok tarihi bir aşamaya geçiş yaptılar. Bunun özellikle Türkiye kamuoyunca çok net ve kapsamlı anlaşılması ve irdelenmesi gerektiğine inanıyorum. Nedir o? Türkiye ve Kürt siyasetinde iki lider çok büyük, beklenmeyen düzeyde el yükselttiler. Yani Sayın Devlet Bahçeli’nin “Kurucu önder gelsin, Meclis’te konuşsun” söylemi öyle sıradan bir söylem değil. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti biliyoruz iki temel kod, iki temel parametre üzerinden şekillenmiş bir cumhuriyet. Birini CHP temsil ediyor, birini MHP temsil ediyor. Yani cumhuriyetin kuruluş kodları. Biri savunma esaslı bir stratejinin temel aktörüyken, diğeri ise onun işte diyelim bürokrasi, istihbaratı, eğitimi, ordusu, hukukunu şekillendiren Jakoben aklıydı, CHP ile MHP. Ve 50 yıllık ya da 41-42 yıllık çatışma sürecinde Doğu ve Güneydoğu’da ya da bizim tabirimizle Bakur Kürdistan’daki çatışmanın en çok kadro göndereni MHP’dir, MHP’nin ocaklarıdır. Dolayısıyla MHP’nin, Sayın Bahçeli’nin neyi temsil ettiğini çok iyi biliyoruz. Bu noktada bir dönüş, bu noktada bir çıkış tabii ki bir liderlik çıkışı söz konusu. Ve bu tüm ezberleri altüst etti. Yani Türkiye’de 100 yıllık bir inkar ve isyan çelişkisi ve çatışması var. Şimdi inkarın temel savunucu gücü inkarı ortadan kaldırıyorsa isyanın lideri, ki Sayın Bahçeli’nin tabiriyle kurucu önder Abdullah Öcalan, buna yönelik çok ileri düzeyde bir yanıtla süreci kimsenin beklemediği noktaya taşıdı. Birincisi bu çağrıya olumlu yanıt verme, 27 Şubat deklarasyonu, ki siz de oradaydınız okunurken. Bu muazzam bir heyecan ve bir beklenti yarattı. Peşi sıra PKK’nin 12. kongreyle kendini feshetmesi, silahlı güçlerin geriye çekilmesi ve silahların yakılması ve en son işte basından izliyoruz; yani artık eskiye dönüşün olmayacağı noktasında hatta en son değerlendirmesinde kurucu önder Abdullah Öcalan şunu söylüyordu: “Silahların değil bırakılması, düşüncede bile bırakılmasını ben istiyorum.” Şimdi bunlar gerçekten çok ileri adımlar.
Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. Siz şimdi hareketin içindesiniz. İnsanları tanıyorsunuz. Bunun değişik değişik ayakları var. Hadi yasal ayak, yasa dışı ayak diyelim; silahlı ayağı var, Avrupa ayrı bir şey falan. Şimdi geçenlerde bir yazı çıktı biliyorsunuz, herkes onu konuşuyor, Yeni Yaşam Gazetesi‘nde. Bu yepyeni bir şeye giriyor; Kürt hareketi, Kürt siyasi hareketi yepyeni bir evreye girmeye hazırlanıyor. Ve burada tabii içinde altüst oluşlar olacak. Öyle değil mi? Yani silahlar bırakılacak. Silahla güç alan o gücü kaybedecek. Yasal alana geçmek istediği zaman orası bir anlamda tutulu vesaire. Bu tartışmalar için erken mi? Çünkü o yazı bayağı bir etkili oldu diye biliyorum. Şimdi yazıyı gerçek adıyla yazmadığını tahmin ettiğim birisi yazdı. Siz daha iyi bilirsiniz. O yazının bayağı bir tartışma yarattığını biliyorum. Mesela geçen hafta sonu Diyarbakır’daydım, orada herkes yazıdan bahsediyordu. Yani hareketin içerisinde de birtakım taşlar oynayacak sanki. Yanılıyor muyum?
Selahattin Soro: Ortadoğu gerçekliğinde şöyle bir hakikat vardır: Söylenene değil, yapılana bakılır. Herkes yazabilir, eleştirebilir, değerlendirebilir ama dikkat ettiyseniz ben iki liderin çıkışından bahsettim. Siyasetin ve sürecin o çıkış ve o liderliğin ortaya koyduğu iradi tutum ekseninde yürümesi önemli. Yani inkar ve isyan gerçekliğinin bitmesiyle Kürtlerin artık isyandan vazgeçme, isyanın örgütünden silah, araç ve amaçlarını değiştirmesi noktasında yeni bir aşamayı, yani demokratik toplum aşamasına geçiş kuşkusuz birçok şeyi beraberinde getirecektir. Yani bunlar değişim dönüşüm; değişim dönüşümle beraber mevcut 50 yıllık aktör ve dominant güçlerin başka bir evreye ve aşamaya geçişidir. Bunlar müzakerelerle, tartışmalarla, diyaloglarla olacak bir husus. Fakat bizim için önemli olan şu: Yani gerçekten biz Türkiye’nin tüm dinamikleriyle, iç ve dış her türlü etnik bileşeniyle bu yeni döneme taşırılmasını, taşınmasını, bu yolda yürümesini istiyor muyuz, istemiyor muyuz? Bence önemli olan o. Bu noktada irade ortaya konuluyor mu? Önemli olan o. Bu konuda çaba sarf ediliyor mu, çalışılıyor mu? Önemli olan o. Mesela bugün hepimiz izledik; Yalova’da çok elim bir olay yaşandı. Şimdi 2018’de siyaset dışına çıkmış Meral Akşener hanımefendi diyordu; Tokat’ta, Konya’da işte birçok yerde gizli hücreler, askeri eğitimler görüyorlar. Ve devlet bunun üzerine yattı, duymamazlıktan geldi. Ama bugün çok ciddi bir çatışmaya dönüştü. Geçenlerde İzmir’de bir genç yaşadığı mahallenin karakoluna saldırarak bu tür olaylar gerçekleştirdi. Şimdi Türkiye’nin demokratikleşme siyasetine ve stratejisine tümden kendisini yatırması olmazsa olmaz kabilinde. Yani bu Türkiye’yi çok daha farklı bir noktaya taşıyacak. Türkiye siyasetini çok daha farklı bir noktaya taşıyacak. Türkiye toplumunu çok daha farklı bir noktaya taşıyacak. Fakat Suriye denklemine baktığımızda…
Ruşen Çakır: Tam onu soracaktım. Siz Suriye’yi çok yakından takip ediyorsunuz. Sürekli üzerinde yazıyorsunuz, tartışıyorsunuz. Ve sanki şöyle bir şey var: ‘‘Suriye yüzünden Türkiye’deki süreç de tıkandı’’ diye özetlenebilecek bir yaklaşım var. Bu size gerçekçi geliyor mu?
Selahattin Soro: Yani gerçekçi gelmekten ziyade bir angajmanın kendisini dayatması olarak okumakta yarar var. Şimdi Türkiye siyasetinde, üzülerek belirtmek istiyorum, Kürt sorunu iki boyutta ele alınıyor. Bir, Anadolu’da oluşmuş tarihsel ontolojik bir Türklük var. Biz onların içinde yaşadık. Bu Türklük Kürdü inkar etmiyor. Ama bir de 1920 ile birlikte işte o bahsettiğim CHP, MHP yani Kemalist akılla oluşturulmuş siyasal bir Türklük var. Bu Türklük akademidedir, basındadır, medyadadır, hukuktadır. İnkar eden Türklük bu. Ve hâlâ bu Türklük Kürtlüğü tüm Ortadoğu’da, tüm Türkiye’de inkar üzerinden ele alıyor. Halbuki tarih okumaları doğru yapılsaydı; Nureddin Zengi ile Selahaddin Eyyubi’nin ilişkisi bile günümüzde eğer doğru bir biçimde irdelenseydi ya da Alparslan’ın, Ertuğrul Bey’in Kürtlerle, Kürt beylikleriyle, Mervanilerle, Şeddadilerle, Revvadilerle ilişkisi okunsaydı çok daha farklı bir biçimde bugün Suriye siyaseti ele alınabilirdi. Ama Suriye siyasetini Şara ve Şara’nın getirdiği siyasal İslamcılık üzerinden Baas’ın sakalı bir pozisyonu olarak; tek devlet, tek millet, Arap Cumhuriyeti olarak okur ve bunun üzerinden siyaset inşa ederseniz gerçekten Türkiye’nin Ortadoğu’da adım atması mümkün değil. Oysa şunu yapmalıydı; Türkiye Şara’nın önüne bir demokratikleşme paketi koymalıydı. Eğer Şara’nın önüne bir demokratikleşme paketi konulsaydı; Dürziler İsrail’in kucağına, Aleviler İran’ın ve Rusya’nın kucağına, Kürtler de o sahada kendi etraflarında bir ada olarak kalmazlardı. Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Ankara ile Diyarbakır arasında değil; Türkiye’nin demokratikleşmesi aynı zamanda Ankara ile Şam arasında da olmak durumundadır. Dolayısıyla eğer bir demokratikleşme paketiyle Şara’ya gidilseydi bugün Suriye’nin en dominant gücü Amerika değil Türkiye olacaktı.
Ruşen Çakır: Peki sizin istediğiniz bu mu? Yani Türkiye’nin, Kürtlerle barışmış Türkiye’nin bir bölgesel güç olması mı?
Selahattin Soro: Yani bölgesel bir güçtü. Ortadoğu’nun en hegemon gücü, imparatorluk gücü Kürtlerle olan ittifak üzerinden oldu. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı odur, Kanuni Süleyman’ın yaptığı odur. Yani tarihi belgeler de var. O yüzden diyorum, yani ontolojik Türklüğün Kürtlerle bir sorunu yok ama oluşturulmuş Türklüğün gerçekten ciddi bir sorunu var. Bu sadece Kürtlerin sorunu değil; bu bir Türkiye sorunudur, Türk aydınının sorunudur, Türk entelijansiyasının sorunudur, Türk medyasının sorunudur. Sorun doğru tartışılmıyor; ezberler ve kodlarla tartışılıyor. Ben o yüzden diyorum; yani Nureddin Zengi’den daha mı akıllıdırlar şimdi siyaset yapanlar? Niye Şerko’yu yanına alıyor, Selahaddin Eyyübi’yi yanına alıyor? Hatta ölünce eşi Selahaddin Eyyübi ile evleniyor. Yani bu kadar bir iç içelik var. Alparslan’ın Kürt aşiretleriyle; Alparslan’ın 3.000 Türk askeri varken – ki o da Abbasi halifesi veriyor, paralı asker – 15.000’i Kürttür; Şeddadiler, Revvadiler ve Mervanilerdir. Malazgirt ve Ahlat’taki Kürtler hariç. Ama Diyojen’in ordusunda 13.000 Kıpçak Türkü vardır. Şimdi bu tarih bunu tartışmazsa peki biz nasıl kardeşleşeceğiz? Bir örnek vereyim: 1919’da İttihat ve Terakki öyle bir ulus devletçilik mefhumuyla hareket ediyor ki muazzam bir böyle Türklük mühendisliği yapılıyor ve bu bir rahatsızlık yaratıyor. İşte çok bahsediliyor ya Şeyh Said İsyanı, İngilizler… Şeyh Said İsyanı’nın esas kurucu lideri Cibranlı Halid Bey’dir. Cibranlı Halid Bey’in Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı bir mektup var. Diyor ki: “İttihat Terakki kadrolarınızı uyarın. Öyle bir Türklük mefhumu yapıyorlar ki diğer halkları incitiyorlar. Bu müşterek vatan davamıza zarar verir.” Müşterek vatan davası Selçuklulardan Osmanlı’ya ve Cumhuriyetin kuruluşuna kadar, 1925’e kadar Kürtler ve Türklerin bir idealiydi, ortak mefhumuydu. Ve bugün 27 Şubat’ta Önder Apo’nun ya da MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin dediği gibi kurucu lider Abdullah Öcalan’ın başlattığı bu müşterek vatan mefhumunu hem toplumla hem bilim dünyası ve siyaset dünyasıyla ortaklaşması üzerine ortaya konulmuş bir çözüm yaklaşımıdır. Bu ele alınırsa Suriye’deki çözüm çok daha ileri olacak. Kamışlı ile Nusaybin aynı şehirdir, aynı ailedirler. Suruç ile Kobani aynı ailedirler. Aşiretleri bile aynıdır. Derbesiye ile Kızıltepe aynıdır. Derik ile Cizre aynıdır. Yani Suriye’de bir Kürdistan yok. Suriye’deki Kürdistan denilen Rojava Kürdistan’ı aslında, hani o ‘‘Propaganda’’ filmi var ya Kemal Sunal’ın, izlediniz, hepimiz izledik; araya tel örgü ve mayın tarlaları konulmuş, ailelerin %80’i Türkiye’de, %20’si de Suriye toprakları içerisinde kalmış. Şimdi Türkiye burada niye çözüm geliştirmesin? Kaldı ki diğer üç parça Kürdistan, Rojhilat, Başur Türkiye için tehdit olabilir; coğrafik olarak dağlarıyla, bilmem nüfusuyla, kültürüyle, geçmişiyle. Ama Rojava yani Suriye Kürtleri ve oradaki toprak hiçbir zaman Türkiye için bir tehdit oluşturamaz. Bunun maddi koşulları yok. Ama siyasete bakıyoruz, gerçekten sanki böyle muazzam bir tehdit ve tehlike var ve bertaraf edilmeden çözüm olmaz. Bu gerçekten ipe un sermekten öte bir yaklaşım değil.
Ruşen Çakır: Peki, sizce önümüzdeki süreci riske atabilecek en önemli riskler nedir? Çünkü şöyle bir şey var biliyorsunuz; bütün taraflar “Artık geri dönülmez bir yoldayız” diyor; devlet de diyor, örgüt de diyor. Ama yol açık mı, yol bir yere varıyor mu? Varmamasını isteyen de çok kişi var biliyorsunuz. Yani bunun başarılı olmamasını isteyen çok kişi var.
Selahattin Soro: Şimdi ben bilgiye dayalı bir anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum. Türkiye kamuoyunun da bilmesinde yarar var. Vakti zamanında bazı Kürt siyasal aktörleriyle bazı uluslararası güçlerin bir tartışmasında şöyle bir tartışma yaşanıyor: “Kürtlerle Türkleri niye bırakmıyorsunuz masaya otursunlar?” Diyor ki: “Kürtlerle Türkler masaya oturduğunda çözüm çıkacağını mı zannediyorsunuz? O masaya çıkarı olan herkes oturur ve o masadan çözüm çıkmaz.” Şimdi yerli ve milli demek bence akıllı bir tercih. Dolayısıyla Kürt sorunu ya da Kürt coğrafyası sadece Kürtlerle Türkleri ilgilendiren bir coğrafyaya tekabül etmiyor. Jeostratejik bir coğrafya. İşte ‘‘Bir Kuşak, Bir Yol Projesi’’nden tutalım, TANAP’ından tutalım, Bakü-Ceyhan, yani enerji koridorları ve ticari güzergahlara baktığımızda jeostratejik bir coğrafya. Dolayısıyla Kürt tarafı, Kürt siyaseti ve kurucu önderin ortaya koyduğu tutum aslında Kürt boyutunda Türkiye siyaseti açısından risk ve tehdit oluşturabilecek tüm parametreler ortadan kaldırılmış. Adeta tepside Türkiye’ye altın değerinde imkanlar sunmuş. Yani Kürt tarafı üzerinden provoke edilebilecek tüm maddi zemin ortadan kaldırılmıştır. Silahlı güçler lağvedilmiş, PKK örgüt olarak kendisini lağvetmiş, çatışma sonlandırılmış. Yani yeni bir dönem ve yeni bir dil. Dolayısıyla aktörler dönüşecek. Fakat Meclis’te oluşturulan komisyonun dışında — neredeyse işte bir ay sonra 1 yılına girmiş olacağız ama çağrı anlamında baktığımızda Kasım’dan bu yana bir yılı geçmiş bir süreci yaşıyoruz — hâlâ yasal, legal, demokratik anlamda atılmış bir adım yok Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve siyaseti açısından. “Bekle gör” tavrı almak Türkiye açısından Kürt meselesinde bence çok riskli bir durum. Kürtler açısından bir provokasyon olacağına ya da bir tahribatın yaratılacağına ben kendi adıma inanmıyorum. Böyle bir şey olmayacak. Ama Ortadoğu biliyorsunuz; sadece şu anda Suriye’de 56 tane koalisyon gücü var. Amerika’nın öncülük ettiği 56 tane ülkeden oluşuyor. Dolayısıyla bu 56 tane ordu demek, 56 tane istihbarat demek, 56 tane işte bilmem NGO demek, 56 tane basın demek, 56 tane başka fikir görüş… Dolayısıyla çoklu bir denklemin içerisinde Ortadoğu’nun en çetrefilli sorununu bence Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sayın Bahçeli’nin ortaya koyduğu irade, ki sonrasında Sayın Erdoğan’ın da kısmen taşın altına elini koyması ve en son Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş komisyon toplantısında netleştirdi. Yani bu bir devlet projesi. Partiler üstü bir durum. Dolayısıyla bunun Türkiye cephesinden de yani devletin yapması gerekenler boyutundan da işte cezaevleri var, yardım boyutunda alınanlar var, kayyum politikaları var. Yani birçok noktada bir yol temizliği, pozitif anlamda adımlar toplumda beklenti yaratıyor. Yani Kürt toplumu açısından özellikle Avrupa boyutunda şunu söyleyebilirim: Yani Kürtler daha ne yapabilir? PKK ise 52 yıllık bir örgüt, yani 73 ile başladığında, kendini lağvetmiş. Silahlı güçse silahlarını bırakmış ve hatta yakmış, yani gömmemiş. Çünkü gömmek, Kürtlerde biliyorsunuz “bir gün lazım olur getiririz.” Vermek ise bir onursuzluk anlamına geliyor; “İşte teslim oldu, verdi.” Ama yakmak bir daha bunun bir araç ve yöntem olarak kullanılmayacağını ortaya koymaktır. Geri dönüşü yoktur. Ama karşı taraf da diyor ki, yani bir belediyemizin bile kayyumu geri iade edilmedi. Şimdi nasıl olacak? Şimdi bu soru işaretlerinin giderilmesi Türkiye cephesinde atılacak adımlarla bağlantılı.
Ruşen Çakır: Peki yayını nasıl bitirelim Selahattin Bey? Ne demek istersiniz kapanış için?
Selahattin Soro: Vallahi biraz siz de değerlendirin, ortak kapatalım. 2025’i iyi dileklerimizle, iyi niyet temennilerimizle kapatalım ki 2026 Kürtler ve Türklerin barışı olsun. Yani Alparslan’la Kürt aşiretlerinin ortaklığı olsun. Nureddin Zengi ile Selahaddin Eyyübi’nin amcası Şerko’nun ittifakı gibi olsun. 1919-1920 Ulusal Kurtuluş Savaşı dönemindeki gibi olsun. Oluşturulan Kanun-ı Esasi var; yani orada tanımlanan Atatürk’ün değerlendirmeleri var. Dolayısıyla barışın kaybedeni yok, savaşın da kazananı yoktur. Bakın, dün bir programda bir Kürt siyasetçi çok güzel şeyler söyledi ama bir gazetecilik adına ya da eski emekli bir askerin yaklaşımı insanı çok ürkütüyor yani. İşte o tribünleri biz izliyoruz, küfrediyorlar. Kürt halkının bir değeridir, bir kadındır yani. Leyla Zana’ya bu kadar hakaret etmek ne olacak? O zaman onlara şunu söylüyoruz: Gidin Yugoslavya’yı inceleyin. Partizan ile Kızılyıldız’ın taraftarları stadyumda nasıl bir tutum ortaya koydular ve bu Yugoslavya’yı nereye götürdü? Şimdi Kürtler bütün bu negatifi aldılar. Çatışmanın tüm parametreleri şu anda Kürtlerce lağvedildi, feshedildi. Ama ısrarla bu cepheye çekmek gerçekten kimseye bir şey kazandırmayacak. Bu açıdan 2026’nın 1. ayının 1. gününde bence barışla, kardeşlikle ve bu sorunun çözümü noktasında pozitif adımların atılması hepimiz için en iyisi olacak ve biz de bu minval üzerinden hem sürece katkı sunmak, bir barış mücadelecisi olmak ve Kürt-Türk ortaklaşmasıyla, ki ortak vatan mefhumu Kürtler açısından çok yabancı oldukları bir mefhum değil. Ama eğer sürekli ötelenen bir konumda olunursa bu da geçmiş 40 yıllık pratiği ortaya koydu. Yani çok büyük acılar yaşandı. O yüzden acıları konuşmaktan ya da acıları yarıştırmaktan ziyade ortak geleceği birlikte örmek; bu özneler arası eşitlik olur.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Selahattin Bey.
Selahattin Soro: Ben de teşekkür ediyorum davetiniz için size ve ekibinize. Yeni yılınızı kutluyor, başarılar diliyorum. Çok sağ olun.
Ruşen Çakır: Sağ olun. Size de iyi yıllar. Evet, 2025’in son “Sürgündeki siyasetçiler, Kürt siyasetçiler sürece nasıl bakıyor?” yayınını Selahattin Soro ile yaptık. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.





