Halkların Demokratik Partisi (HDP) 26. Dönem Diyarbakır Milletvekili Sibel Yiğitalp, “Barıştan korkanlara açık mektup” başlıklı yazısında, Kürt meselesine değindi, “Barış, kimsenin lütfu değildir. Ne iktidarın, ne muhalefetin, ne de bu meselenin tarafı olduğunu söyleyip sözünü eksik kuranların. Bu mektup, barıştan söz edenlere değil; barıştan kaçınanlara yazıldı. Üzerine alınan alınsın” dedi.

Bu ülkede barış kelimesi herkesin dilinde, ama çok az kişinin cümlesinde duruyor.
Özellikle konu Kürt meselesi olduğunda.
Barış denildiğinde bir sessizlik başlıyor.
Sözler yuvarlanıyor, niyetler geri çekiliyor, cümleler yarım kalıyor.
Ve tam da o anda, sadece muhalefet değil, bu meselenin tarafı olduğunu söyleyen kimi çevrelerin de dili belirsizleşiyor.
Kimi çevreler kendilerini demokrat, ilerici ya da barıştan yana olarak tanımlasa da; Kürt meselesi söz konusu olduğunda net bir siyasal tutum almak yerine, temkinli, dolaylı ve çoğu zaman kaçamak bir dil kurmayı tercih ediyor. Bu kaçınma hali yalnızca sol-muhalif alanla sınırlı değil; legal siyaset zemininde, bu sorunun muhatabı olarak görülen yapılarda da kendini gösteriyor.
“Barış konforlu bir talep değil”
Bu suskunluk tesadüf değil.
Türkiye’de yerleşik bir anlayış var:
Silahlar sussun, ama sorun konuşulmasın.
Çatışma dursun, ama Kürt meselesi güvenlik başlığında kalsın.
Hak, eşitlik, anayasal yurttaşlık ise belirsiz bir geleceğe ertelensin.
Bu anlayış, barışı savunduğunu iddia ediyor ama aslında barıştan korkuyor.
Çünkü barış, sadece iktidarı değil; muhalefeti, siyasal aktörleri ve alışılmış pozisyonları da zorlar.
Barış, konforlu bir talep değildir.
Barış, netlik ister.
Barış, “ama”sız konuşmayı gerektirir.
Kürtler açısından bu belirsizliğin bedeli çok ağır ödendi.
Çözüm sürecinde yaratılan umut, sonrasında yaşanan yıkımla derin bir travmaya dönüştü. Sokağa çıkma yasakları, kentlerin tahribi, toplumsal hafızada onarılmamış bir yara bıraktı. Bu travma ne gerçek anlamda konuşuldu ne de siyasal olarak sahiplenildi.
Bugün barış denildiğinde Kürtlerin hem umutlanması hem de temkinli olması bundandır.
Ama asıl sorun şu:
Bu travmayı bilen, bu meselenin siyasal muhatabı olduğunu söyleyen kesimler dahi barış söz konusu olduğunda net bir dil kurmaktan kaçınıyor. Siyaset yapması gerekenler, meseleyi yönetilebilir bir sessizliğe havale ediyor.
“Barış gerçekten mi istenmiyor?”
Burada hep aynı denklem devreye giriyor:
Silah varsa “terör”,
Silah bırakılırsa “teslimiyet”.
Bu iki uç arasında siyasete yer bırakılmıyor.
Oysa siyaset tam da bu aralıkta başlar.
Kürtlerin direnişi kriminalize edilirken, müzakere ihtimali de ahlaki bir zaaf gibi sunuluyor. Böylece Kürtlerin siyasal özne olma ihtimali yalnızca iktidar tarafından değil, suskunlukla yetinen muhalif ve muhatap çevreler tarafından da daraltılıyor.
Burada sorulması gereken soru açık:
Barış gerçekten mi istenmiyor, yoksa barışı açıkça savunmanın bedelinden mi korkuluyor?
Çünkü barış, risk almayı gerektirir.
Barış, pozisyon kaybettirir.
Barış, alışılmış güvenli alanları dağıtır.
Bu ülkede barış hâlâ bir hak meselesi olarak değil, yönetilmesi gereken bir kriz olarak ele alınıyor. Bu anlayış değişmeden, ne silahların susması kalıcı olur ne de toplum gerçek bir yüzleşme yaşar.
Barış, kimsenin lütfu değildir.
Ne iktidarın,
ne muhalefetin,
ne de bu meselenin tarafı olduğunu söyleyip sözünü eksik kuranların.
Bu mektup, barıştan söz edenlere değil;
barıştan kaçınanlara yazıldı.
Üzerine alınan alınsın.













