Ruşen Çakır, Türkiye’de gazeteci-siyasetçi ilişkisini mercek altına alıyor. Mehmet Akif Ersoy olayıyla başlayan tartışmalar ve iktidar medyasının güncel durumu masaya yatırıyor. Çakır, uçak röportajlarına kimlerin alındığını, gazeteciliğin uluslararası standartlardan ne kadar uzaklaştığını anlatıyor.
Ruşen Çakır, Mehmet Akif Ersoy soruşturmasının ardından başlayan gazeteci-siyasetçi ilişkileri tartışmasını değerlendirdi. Çakır, soruşturmada gazeteciliğe yeni başlayan genç bir kadının 1-2 ay içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binmesini Ersoy’un sağladığının iddia edildiğini hatırlatarak “Önemli değil, olayın doğru olup olmadığının da artık bir önemi kalmadı, çünkü bu bir tartışma başlattı” dedi.
Çakır, tartışmayı Hürriyet Gazetesi ve CNN Türk’ün önde gelen isimlerinden Hande Fırat’ın başlattığını söyleyerek Ahmet Hakan’ın da bir ölçüde dahil olduğunu belirtti. Fırat’ın Türkiye’de gazeteciliğin uluslararası standartların gerisinde kaldığını peş peşe yazılarla anlattığını aktaran Çakır, özellikle cumhurbaşkanlığı uçağına kimin binip binemeyeceği konusundaki mesleki kriterleri ele aldığını vurguladı.

“Siyasetçiler partilerini kendileri savunmalı”
Fırat’ın en çarpıcı tespitini aktaran Çakır, “Siyasetçiler, partiler kendileri savunsunlar partilerini, bu işi gazetecilere bırakmasınlar” ifadesinin altını çizdi. Burada kastedilenin AKP ve MHP yetkililerinin tek çıktıkları yayınlar dışında başkalarıyla yayına çıkmaması olduğunu açıklayan Çakır, bakanların en fazla güvendikleri isimlerle yayına çıktığını söyledi.
Çakır, Süleyman Soylu’nun Habertürk’teki programını hatırlatarak orada İsmail Saymaz, Merdan Yanardağ, Mehmet Akif Ersoy ve Veyis Ateş’in olduğunu anlattı, “Şimdi Veyis Ateş ve Mehmet Akif Ersoy bir nedenle, Merdan Yanardağ başka bir nedenle içeride, İsmail de girdi, ev hapsinden sonra nihayet nispeten özgür bir şekilde yoluna devam ediyor” dedi.
Çakır, milletvekillerinin başka partilerin milletvekilleriyle yayına çıkmadığını belirterek “Dolayısıyla iktidarı savunmak kime düşüyor, gazetecilere düşüyor” dedi. Gazeteci iddialı kişilerin bu işi büyük bir heyecanla ve görev aşkıyla yaptığını söyleyen Çakır, “Fakat ne olduysa oldu, bu Mehmet Akif Ersoy olayıyla birlikte birileri ya bu kadarı fazla dedi, içeriden birileri” ifadelerini kullandı.
“Gazeteci-siyasetçi ilişkisinin uluslararası standardı var”
Çakır, gazeteci-siyasetçi ilişkisinin uluslararası standardını anlatarak “Esas mesele mesafedir, ne kadar kendinize yakın görseniz de o partiyi, o siyasetçiyi, gazeteciyseniz bir mesafeniz olması lazım. Siz çünkü onunla kişisel bir ilişki kurmuyorsunuz, kamu adına bir ilişki kuruyorsunuz ve kim olursa olsun karşınızdaki olabildiğince eleştirel olmanız gerekir” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin bu standartlardan tamamen uzak bir yerde olduğunu vurgulayan Çakır, Erdoğan’ın başbakanlık döneminde uçağına kendisine sempatik bakmakla beraber eleştirebilen isimleri de aldığını anlattı. O dönemde Türkiye’de iktidardan bağımsız bir medya olduğunu belirten Çakır, Erdoğan’ın toplumsal rıza üretebilmek için onları da uçağına aldığını söyledi.
“Uçaktaki tanıdık yüzler her geçen gün azalıyor”
“Sonra ama belli bir aşamadan sonra böyle bir ihtiyaç hissetmez oldu ve tamamen kendisinin rahatsız etmeyecek sorular soracak, hatta belki de kendisinden rica edilen soruları soracak kişilerle bu işi yapmaya devam etti” diyen Çakır, Erdoğan’ın uçağındaki değişimi şöyle anlattı: “Açık söyleyeyim yıllardır bu piyasanın içerisinde olan birisi olarak baktığım zaman o fotoğrafta tanıdığım yüzlerin sayısı her geçen gün azalıyor.”
Erdoğan’ın başlarda böyle olmadığını söyleyen Çakır, NTV’de çalışırken her seçim ya da referandum öncesi Erdoğan’ın son röportajı NTV’ye verdiğini hatırlattı. “Ben onların hepsinde çalıştığım müddetçe hepsinde Erdoğan’a soru soranlardan oldum, hatta bunların bazıları bayağı olay oldu” diyen Çakır, Metin Lokumcu üzerine “ama öldü efendim” deyişini ve Kadir Çöpdemir’in gemicik meselesini örnek gösterdi.
O dönemde Erdoğan’a her şeyin sorulabildiğini vurgulayan Çakır, “Oralarda Erdoğan’a her şeyi sorabiliyorduk, her şeyi, inanın bana her şeyi sorabiliyorduk ve Erdoğan da her şeye cevap veriyordu” dedi.
“Kutuplaşmayla beraber ihtiyaç kalmadı”
Çakır, değişimin nedenini kutuplaşmaya bağlayarak “Ama sonra bu ihtiyaçtan kendini kurtardı ya da kurtardığını düşünüyor ki böyle bir şey yapmıyor, zaten neden bu oldu, kutuplaşmayla beraber” dedi. Kutuplaşmanın büyük ölçüde Erdoğan’ın ürünü olduğunu söyleyen Çakır, oyların azalmasıyla Erdoğan’ın tekrar başkalarına da hitap etmesi gerektiğini ama bunu iktidar medyasıyla yapmasının imkanı olmadığını belirtti.
“Bunun yerine neyi yapıyor biliyorsunuz? Diğer medyayı etkisizleştirmek, en son Tele1’in başına gelen gibi ya da gazetecileri etkisizleştirmek, hapse atmak gibi sürekli mahkemelerle” diyen Çakır, uçakta yapılan röportajlarda Erdoğan’ın gafil avlanmış bir siyasetçinin ağzından çıkmış laflar asla söylemediğini vurguladı.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi pazarlar. 2025’in son günlerinde bir garip tartışmaya tanık olduk. Aslında olay şundan kaynaklandı. Mehmet Akif Ersoy soruşturmasında, gazeteciliğe ya da spikerliğe yeni başlamış genç bir kadının, başlar başlamaz bir iki ay içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağına binmesini Mehmet Akif Ersoy’un sağladığı iddia edildi. Bu isim önemli değil. Olayın doğru olup olmadığının da artık bir önemi kalmadı. Çünkü bu bir tartışma başlattı ve tartışmayı yine ilginçtir bugün iktidar medyası denince ilk akla gelen yerlerden Hürriyet Gazetesi ve CNN Türk‘ün önde gelen isimlerinden Hande Fırat başlattı. Ahmet Hakan da bir ölçüde dahil olmuş diyorlar. Hande Fırat böyle peş peşe yazılarla Türkiye’de gazeteciliğin nasıl uluslararası standartların gerisinde kaldığını anlattı ve özellikle de Cumhurbaşkanlığının uçağına kimin binip binemeyeceği, bunun mesleki kriterlerinin ne olduğu üzerine bölümler de gördük. Ve şunu da söyledi, bu çok çarpıcı: ‘‘Siyasetçiler, partiler kendileri savunsunlar partilerini. Bu işi gazetecilere bırakmasınlar.’’
Burada kastedilen şu: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ve MHP’nin yani iktidar partisinin isimleri tek çıktıkları yayınlar dışında başkalarıyla yayına çıkmıyorlar. Böyle bir tutumları var. Yani bir tartışmaya, istisnalar muhakkak vardır ama çıkmıyorlar. En fazla tekli, güvendikleri isimlerle bakanlar mesela. Siz en son ne zaman bir bakanı… Süleyman Soylu’nun o Habertürk‘teki acayip olayı istisna. Orada kim vardı? İsmail Saymaz, Merdan Yanardağ ve Mehmet Akif Ersoy ve Veyis Ateş. Şimdi Veyis Ateş ve Mehmet Akif Ersoy bir nedenle, Merdan Yanardağ bir başka nedenle içeride. İsmail de girdi. Ev hapsinden sonra nihayet nispeten özgür bir şekilde yoluna devam ediyor. Ne zaman gördünüz bir bakanın birtakım gazeteciler tarafından ya da başka partilerin milletvekilleri tarafından sorgulandığı bir yayın? Yok. Böyle bir şey yok. Milletvekilleri başka partilerin milletvekilleriyle yayına çıkmıyorlar ya da istisnai birkaç örnek belki vardır. Ve sonuçta çok da medya var ve tartışma var. Dolayısıyla iktidarı savunmak kime düşüyor? Gazetecilere düşüyor ya da gazeteci iddialı kişilere düşüyor ve onlar da büyük bir heyecanla ve şevkle, görev aşkıyla bunu yapıyorlar. Fakat ne olduysa oldu, bu Mehmet Akif Ersoy olayıyla birlikte birileri “Ya bu kadarı fazla.” dedi, içeriden birileri. Dışarıdan biz zaten diyorduk ama kimse bizi çok fazla kale almıyordu. Hiç kale almıyordu. Ne olduysa oldu, belli ki artık iş taşınamaz bir hale geldi ve dendi ki, ‘‘Siyasetçi gelsin partisini savunsun. Gazetecilerin böyle bir işi olmamalı’’ dendi. Ve bunun üzerine de birileri kalktı, “Ben küstüm oynamıyorum. Nasıl bunu dersin? Ben artık sizin programınıza çıkmayacağım.” diye böyle birtakım çıkışlar da yaptılar.
Şimdi bunu uzun uzun tartışmanın hiçbir önemi yok. Gazeteci, siyasetçi ilişkisinin bir standardı vardır. Uluslararası bir standardı vardır. Türkiye’de de vardır. Ama bu standartlardan tamamen uzak bir yerdeyiz. Esas mesele mesafedir. Ne kadar kendinize yakın görseniz de o partiyi, o siyasetçiyi, gazeteciyseniz bir mesafeniz olması lazım. Siz çünkü onunla kişisel bir ilişki kurmuyorsunuz. Kamu adına bir ilişki kuruyorsunuz ve kim olursa olsun karşınızdaki, olabildiğince eleştirel olmanız gerekir. Yani çanak olmaması gerekir. Türkiye bundan yıllar önce çıktı zaten. Yıllar önce çıktı. Mesela bir dönem Erdoğan başbakanken uçağına kendisine sempatik bakmakla beraber pekâlâ eleştirebilen isimleri de alıyordu. O zamanlar Türkiye’de iyi kötü iktidardan bağımsız bir medya vardı. Ve bu medya kuruluşlarının ana akım medyanın birtakım önde gelen isimleri vardı. Ve Erdoğan da bir toplumsal rıza üretebilmek için, en azından aşama aşama üretebilmek için onları da uçağına alırdı. Sonra ama belli bir aşamadan sonra böyle bir ihtiyaç hissetmez oldu ve tamamen kendisini rahatsız etmeyecek sorular soracak, hatta belki de kendisinden rica edilen soruları soracak kişilerle bu işi yapmaya devam etti. Bir süredir hep buna tanık oluyoruz. Uçak her gittiği yerde, yurt dışına çok sık çıkıyor biliyorsunuz, ve uçağına çok sayıda, en aşağı 10 gazeteci alıyor. Açık söyleyeyim, yıllardır bu piyasanın içerisinde olan birisi olarak baktığım zaman o fotoğrafta tanıdığım yüzlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Hiç tanımadığım birtakım insanlar var. Tabii ben tanımıyorum diye onlara ‘‘gazeteci değil’’ diyecek halim yok ama bildik isimlerin sayısı giderek benim açımdan azalıyor.
Halbuki Erdoğan ilk başta, demin de söyledim, böyle değildi. Ben onun uçağına hiç binmedim ama özellikle NTV’de çalışırken her seçim ya da referandum öncesi Erdoğan son röportajı NTV‘ye verirdi ve ben çalıştığım müddetçe onların hepsinde Erdoğan’a soru soranlardan oldum. Hatta bunların bazıları bayağı olay oldu. Mesela benim Metin Lokumcu üzerine “Ama öldü efendim.” deyişim ya da Kadir Çöpdemir’in gemicik meselesi, ki ben de yanındaydım. Hâlâ bana onu sorarlar “Niye gülüyorsun?” diye. Hakikaten komik bir olaydı o. Ona gülüyorum. Bunun gibi olaylar ve oralarda Erdoğan’a her şeyi sorabiliyorduk. Her şeyi, inanın bana her şeyi sorabiliyorduk ve Erdoğan da her şeye cevap veriyordu. Ve zaten son röportaj olarak, seçimden önceki son röportaj olarak tüm kamuoyunun ilgi gösterdiği, hatta kendi seçmeni olmayan kamuoyunun daha fazla ilgi gösterdiği düşünülen ana akım haber kanalı NTV‘ye çıkıyordu. Bu bir ihtiyaçtı onun için. Birilerine anlatmak, birilerini ikna etmek ya da birilerinin kendisine yönelik tepkilerini azaltmak gibi bir ihtiyacı vardı. Ama sonra bu ihtiyaçtan kendini kurtardı ya da kurtardığını düşünüyor, ki böyle bir şey yapmıyor. Zaten neden bu oldu? Kutuplaşma ile beraber… Kutuplaşmanın büyük ölçüde Erdoğan’ın ürünü olduğunu biliyoruz. Kutuplaşmış bir toplumda bir ara %50’lere kadar oy almış olan Erdoğan’ın kutuplaşmış bir Türkiye’den çok korkusu yoktu. Ama zamanla oyları azalmaya başladı ve şimdi Erdoğan’ın tekrar aslında başkalarına da hitap etmesi, AK Parti tabanı dışında, kendisine sıcak bakan insanlar dışında insanlara da hitap edebilmesi lazım.
Ama bunu nasıl yapacak? Kiminle yapacak? Bu iktidar medyasıyla bunu yapmasının imkanı yok. Diğer medyaya gitmek de istemiyor. Bunun yerine neyi yapıyor, biliyorsunuz? Diğer medyayı etkisizleştirmek. En son Tele1‘in başına gelen gibi ya da gazetecileri etkisizleştirmek, hapse atmak gibi şu bu, sürekli mahkemelerle… Hâlâ o eskiye dönüşü yapmamakta ısrar ediyor ve uçağına da sürekli olarak kendisine bir şey yapmayacak yani kendisini zorlamayacak, rahatsız etmeyecek kişileri seçiyor. Kendisi mi seçiyor çok emin değilim ama seçenler ona göre yapıyorlar belli ki ve biz uçakta yapılan röportajlara baktığımız zaman şunu görüyoruz; Erdoğan bir soru üzerine çarpıcı bir başlık vermiyor. Böyle çok, nasıl denir, çanak birtakım sorular üzerine önceden hazırlanmışsa eğer çarpıcı başlık veriyor. Tabii ki bir mesaj vermek istediği zaman uçakta veriyor. Ama bu gafil avlanmış bir siyasetçinin ağzından çıkmış laflar asla olmuyor. Halbuki bir zamanlar böyle bir şey olurdu. Şimdi tekrar geleyim; ben hiç binmedim, ne başbakanken ne cumhurbaşkanıyken. Başlarda zaten beni çağırmadılar çünkü o çapta görünmedim. Daha sonra iki ayrı basın danışmanı, ismini vermeyeyim onların, ayrı ayrı vesilelerle çağırdılar, ben istemedim. Ama bugün mesela çağırırlarsa inanın giderim. Çünkü bugün beni çağırırlarsa istediğim soruyu sormamı kabul etmeleri anlamına gelir. Dolayısıyla çağrılacağımı sanmıyorum.
Evet, bugünün ithafına gelelim. Dedim ya bir zamanlar Erdoğan etkili gazetecileri çağırırdı. Onlardan birisi Hasan Cemal. Evet, işte bu uçaktaki Erdoğan, Hasan Cemal’e Hasan abi derdi. Artık herhalde yıllardır görüşmüyorlardır. Zaten Hasan abi birçok davadan yargılandı etti. Hasan abi hakikaten benim de Hasan abim, gazetecilik hayatımda tanıdığım en iyi gazetecilerden birisi. Benim onunla tanışmam çok önceden. Tabii kitaplarını okuyorduk. O 1979’da Cumhuriyet Ankara temsilcisi, 1981’den 92’ye kadar genel yayın yönetmeni. Onun genel yayın yönetmeni olduğu Cumhuriyet önce bir 12 Eylül dönemini zorlukla geçirdi. Ondan sonra da çok büyük bir açılım yaptı ve herkesin okumak zorunda olduğu bir gazeteye dönüştürdü Cumhuriyet’i. Pazar yazıları, dünyanın dört bir tarafından yazılan yazılar, manşetler, çok sıkı haberler, çok iyi muhabirler vardı. Köşe yazarları da vardı. Ama daha sonra tam ben onunla çalışmaya başladığım zamanda Cumhuriyet Gazetesi’ni bıraktı. Ben kısa bir dönem çalıştım Cumhuriyet’te. Tam İlhan Selçukların ayrıldığı dönemde ben çalıştım. Sonra da kısa bir süre sonra Hasan Cemal bıraktı, İlhan Selçuklar geri geldi.
Ve Hasan Cemal bir dönem Türkiye’de ana akımın, sol ana akımın sözcüsüyken zamanla, özellikle 2000’lerin başından itibaren birçok Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi konulara girdi ve çok şaşırtıcı ve çok iyi işler çıkardı. Yani şurada görüyorsunuz, Cemil Bayık ve Murat Karayılan’la birlikte. Kaç kere gitti oralara, kaç röportaj yaptı? Artık ben sayısını unuttum. Kendisi de bilmiyordur herhalde. Kürtler üzerine çok kitap yazdı. Ermeni meselesi üzerine de yazdı. Ama onun esas ilk çıkışları; ‘‘Gazeteci kitabı’’ diye bir kavram. 1986’da ‘‘Demokrasi Korkusu’’ ve ‘‘Tank Sesiyle Uyanmak’’ kitapları. Yani satır satır okumuştum, ikisini de biliyorum. Sonra 1999’da ‘‘Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım’’, bir öz eleştiri gibiydi. Bir de 2005’te ‘‘Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim!’’ Cumhuriyet gazetesi ile hesaplaşması gibiydi. Cemal Paşa’nın torunu olarak hep söylenir ama Hasan Cemal hakikaten bu Türkiye’de çoğumuzda emeği olan, değişmeyi bilen, öz eleştiri yapmayı bilen, sorgulamayı bilen, zamanı yakalamak için hâlâ çok çabalayan bir insan. Geçen bir CHP mitinginde yumruğu sıkılı fotoğrafı vardı, hatırlayanlar olacaktır. 1944 doğumlu, 82 yaşında. Ben bu halimle 62 yaşımda kendimi çökmüş hissediyorum. Hasan abi vallahi canavar gibi. Allah uzun ömürler versin. Kendisine buradan sevgilerimi ve minnetlerimi iletiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







