Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel ile Hafta Başı (64): Venezuela ve dünyanın geleceği | Boğaziçi direnişi beşinci yılında | Suriye’de bilek güreşi sürüyor

Ruşen Çakır ile Kadri Gürsel yeni yılın ilk Hafta Başı programında Venezuela ve dünyanın geleceğini, Boğaziçi direnişinin beşinci yılını ve Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye hükümetinin geldiği son aşamayı ele aldı.

Venezuela ve dünyanın geleceği

Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD güçleri tarafından “yakalanarak” New York’a getirilmesi, Washington’un Latin Amerika’da son on yıllardaki en kapsamlı askeri operasyonlarından biri olarak kayda geçti.

Trump, büyük ABD petrol şirketlerinin Venezuela’da “milyarlarca dolarlık iş yapmaya başlayacağını” söylerken, operasyonun arka planına ilişkin eleştirileri reddetti.

Trump, Kolombiya ve Meksika’ya yönelik sert suçlamalarını sürdürdü. Kolombiya için “çok hasta bir ülke” ifadesini kullanan Trump, ülkenin “hasta bir adam” tarafından yönetildiğini savundu. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’yu uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlayan Trump, “Kolombiya operasyonu kulağa hoş geliyor” dedi.

Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel ile Hafta Başı (64): Venezuela ve dünyanın geleceği | Boğaziçi direnişi beşinci yılında | Suriye'de bilek güreşi sürüyor
Venezuela ve dünyanın geleceği | Boğaziçi direnişi beşinci yılında | Suriye’de bilek güreşi sürüyor

Meksika için ise uyuşturucu kartellerinin ülkeyi fiilen yönettiğini ileri süren Trump, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum’u “harika bir insan” olarak nitelendirirken, ABD askerlerinin Meksika’ya gönderilmesi teklifini her görüşmede gündeme getirdiğini söyledi. Trump Küba için ise “Küba hazır. Küba düşmeye hazır görünüyor” ifadelerini kullandı. 

“Boğaziçi direnmeye devam ediyor hâlâ!”

Boğaziçi Üniversitesi’nde 4 Ocak 2021’de rektörlüğe Melih Bulu’nun atanmasının ardından başlayan protestoların beşinci yılı. Akademisyenler her hafta rektörlük önünde, rektörlüğe sırtını dönerek eylemlerini sürdürüyor.

Protestoların beşinci yılında Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü’nde bir araya gelen öğrenciler ve akademisyenler açıklama yaptı

Yapılan açıklamada beş yılda yaşanan hak ihlallerine değinildi. Öğretim üyeleri özellikle üniversitenin siyasi bir aparata dönüştürülmeye çalışıldığını vurgularken demokrasiyi savunmaya, özgür ve özerk üniversite için mücadeleye etmeye devam edeceklerini belirtti.

10 Mart mutabakatı uzatıldı

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Basın Merkezi, Mazlum Abdi liderliğinde üst düzey bir heyetin askeri entegrasyon sürecine ilişkin görüşmeler kapsamında Suriye’nin başkenti Şam’da hükümet yetkilileriyle bir araya geldiğini duyurdu. Heyette Abdi’nin yanı sıra Sozdar Derik ve Sipan Hemo da vardı.

Uzunca bir süredir devam eden görüşmelerin ardından Mazlum Abdi ve Ahmed eş-Şara anlaştı, 10 Mart Mutabakatı’nın uzatılmasına karar verildi. El-İdlibi’ye göre anlaşma kapsamında SDG güçleri Suriye ordusu bünyesinde yeni bir askeri yapılanmaya gidecek.

El-İdlibi, imza töreninde iki kritik belgenin yürürlüğe gireceğini söyledi. Bu belgelerden ilki, IŞİD ile ortak mücadele stratejisini kapsıyor. İkinci belge ise SDG’lilerin askeri tümenler halinde Suriye ordusuna entegre edilmesine ilişkin hukuki ve askeri yol haritasını içeriyor.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve her ne kadar yıl çok acayip başladıysa da iyi yıllar diyelim. ‘Hafta Başı’nda, Kadri Gürsel’le tabii ki Venezuela’yı, biraz da Suriye’yi konuşacağız. Ama önce Boğaziçi Üniversitesi’nin beşinci yıl direnişine bir selam sarkıtacağız. Hoş geldin Kadri. 

Kadri Gürsel: Hoş bulduk. İyi seneler diliyorum ben de tüm izleyicilere. 

Ruşen Çakır: Evet, ben bu sabahki yayınımda, beşinci yılını dolduran Boğaziçi Üniversitesi direnişine şapka çıkardım. Bu direniş için ‘’Bir süre sonra yorulur giderler’’ deniliyordu hep, o beklenti vardı biliyorsun. Beş yıl boyunca, akademisyenler, farklı dönemlerde öğrenciler de, düzenli olarak o alanda, yağmur çamur, kar kış demeden, rektörlük binasına sırtlarını dönerek nöbet tuttular. Aslında, kayyum rektörü tanımama olayı bu. Bugün o direnişin beşinci yılı ve akademisyenler, öğrenciler, beş yılda yaşanan hak ihlalleriyle ilgili açıklamalar yaptı. Siyasi partiler de geldi. Uzun bir müddet okumuş birisi olarak, benim Boğaziçi’yle bir bağlılığım var, ama sen de Boğaziçi’ni bayağı iyi bilirsin. Ne diyorsun Boğaziçi’nin bu direnişine?

Kadri Gürsel: Boğaziçi, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu elit üniversitelerden biriydi. Aslında böyle çok fazla elit üniversite de yok Türkiye’de; iki, üç tane vardı. Aslında Boğaziçi, iktidarın istediği anlamda, arzu ettiği tarzda bir elit üniversite değildi. Uluslararası standartlardaydı ki iktidarın o standartları da çok tasvip ettiği kanaatinde değilim. İktidarın kendi alternatif bir dünya görüşü ve düzen anlayışı var ve başından beri biraz da karikatürize edilerek bahsedilen o ‘’kindar ve dindar nesil’’ yetiştirme amacının yanında, Boğaziçi Üniversitesi, ayakkabının içindeki bir çakıl taşı gibi. Çünkü orası, özellikle de finans alanında Türkiye’ye nitelikli kadrolar yetiştirmiştir. Dünyaya bakan, dünyayla ilişkili ve ona kolay entegre olmakta sorun çekmeyen, onun yolunu ve yöntemlerini bilerek yetişen insanlar bunlar. İktidar bundan rahatsız tabii ki. Bu, geçmişi 19. yüzyıla kadar giden bir çatışma, bir kültür savaşı aslında. İktidarın Türkiye’de hem cumhuriyet ideolojisine, hem de aynı zamanda Türkiye’nin “alafrangalaşmasına” karşı verdiği bir mücadele. Boğaziçi de, yüzü Batı’ya dönük, Batılı normlarda elit bir üniversite olagelmiş. Amaç, üniversiteyi yok etmek. Yok etmekten kastım tabii ki sıradanlaştırmak. Elit üniversiteyi sıradanlaştırdığın zaman yok etmiş oluyorsun. İdeolojik bir kavga bu. 

Bir üniversitenin en önemli özelliği özgürce bilim üretilmesidir. Üniversite bir özgürlük alanıdır. Ortaçağ’dan beri aslında hep böyleydi. İlk modern üniversitelerin geçmişi Ortaçağ’a uzanır. Türkiye’de de üniversite olacaksa, akademik özgürlük olmak zorunda. İktidarın tercihiyse, tam tersine, akademik özgürlükleri ortadan kaldırmak. Ama öğretim üyelerinin direnişinin beş yıldır süregeliyor olması, gerçekten takdir ve övgüyü hak ediyor. Çünkü üniversite dediğin zaman, onu oluşturan öğretim üyeleridir ve öğrencilerdir. İkisi bir arada üniversite olur. Tek başına öğrenciler ya da öğretim üyeleri üniversite olmaz. İki kesimden de ciddi bir direniş oldu. Herhangi bir nitelik atfederek söylemiyorum, Boğaziçi Üniversitesi, aslında Türkiye’nin en keskin şekilde siyasallaştığı zamanlarda bile, bu siyasallaşmaya, kutuplaşmaya biraz mesafeli kalmıştır. Yani 70’li yıllarda Boğaziçi Üniversitesi öğrenci olaylarıyla anılan bir üniversite değildi. 

Ruşen Çakır: Ben o yayınımda, “Boğaziçi’ne operasyon çekilirken, geçmişe dayanarak ‘zaten Boğaziçi böyle şeyler yapmaz’ diye düşündüler” demiştim. 

Kadri Gürsel: Evet. Boğaziçi’nde bir direniş geleneği yok. 

Ruşen Çakır: Doğru. 

Kadri Gürsel: Boğaziçi’ni böyle direnişe sevk eden neden aslında çok açık: İktidarın artık Türkiye ile dünya, batı yarımküre arasındaki, kültür köprülerini ve diğer bütün akademik köprüleri, her türlü köprü ve bağlantıyı yıkmak gibi bir amaçla hareket ediyor olması. Yani bu köprülerin, sadece kendi amaçları, kendi menfaatleri için, “kendi adamları tarafından’’ kullanılmasını istiyorlar. Boğaziçi, laik bir eğitim geleneğini sürdürüyor. İktidar bunu istemiyor Türkiye’de. Modern anlamda üniversite kavramı zaten laiktir, laik olmak zorundadır. Bütün bunlardan dolayı, tekrar ediyorum, ben de şapka çıkarıyorum, çok büyük takdir ve saygıyla karşılıyorum orada süregelen direnişi. Bu aslında bir kültürün, çağdaşlaşmanın, özgürlüğün, fikir hürriyetinin, akademik hürriyetlerin savunulması anlamında çok değerli bir direniş. Ama sadece bu. Arkasında herhangi başka türlü bir ajanda yok. Yani geleneksel ideolojik hatlar üzerinden yürüyen, sol, Kürtçü ya da şucu, bucu diye tabir edilen ve dolayısıyla Boğaziçi’ni de araçsallaştıran bir ajanda yok orada. Konunun geldiği nokta bakımından da, aynı zamanda trajik durum. Yani Boğaziçi’ndeki direniş, tehlikede olan şeylerin ne olduğunu göstermesi bakımından da trajik bir durum. 

Ruşen Çakır: Evet. O halde ben de tekrar şapka çıkarayım Boğaziçi Üniversitesi’nin bu direnişine. Şimdi gelelim yılın ilk günlerine damgasını vuran ve herhâlde yıllarca konuşulacak bir olaya. 11 Eylül saldırılarından bu yana, tabii ki dünyada pek çok şey oldu, ama Venezuela’ya yönelik Amerikan operasyonu, saldırısı, artık buna ne dersen, bambaşka bir olay. Çok ürkütücü. Şaşırtıcı mı bilmiyorum, ama ürkütücü ve öyle bir şeyin kapağını açtı ki, o kapaktan her şey çıkabilir. Mesela ilk akıma gelen, Çin, Tayvan’a girebilir. Avrupa Birliği, Venezuela konusunda yaptığı açıklamada iki tarafı da itidale çağırıyor. Taraf mı kalmış? Adamı alıp götürmüşler. Hatta Macron destek vermiş. BBC’de bir programda, İngiltere Başbakan Starmer’e ‘’ “Putin’in egemen bir ülke olan Ukrayna’ya yönelik saldırısının yanlış olduğunu ve kınanması gerektiğini son derece açık bir şekilde ifade ettiniz. Trump’ın egemen bir ülke olan Venezuela’ya yönelik saldırısını kınayacak mısınız?” diye soruyorlar. Starmer de ‘’Bu konuda bir değerlendirme yapmadan önce tüm ayrıntıları ve tam resmi görmemiz gerekiyor” diyerek top çeviriyor.  

Trump öyle bir yol açtı ki. Zaten açıkça “Küba, Meksika ve Kolombiya’ya yönelik sert suçlamalar ve tehditlerde bulunuyor. Grönland’a da kafayı takmış durumda.  Mesela Venezuela için ‘’Halklarına layıkıyla davranmayanlar ayaklarını denk alsın’’ gibi bir şey söyledi. Öyle bir şey yaptığı zaman dünyada ülke kalmaz. Bunun kararını da Trump’ın verecek olması ayrıca trajik. Dünyanın değişik yerlerinde gösteriler var. Türkiye’de de çok küçük çaplı şeyler oldu. Ama genel olarak hiç kıyamet kopmadı. Çin biraz sesini yükseltti, kınadı. Peki, Birleşmiş Milletler niye var? Uluslararası hukuk, şu, bu, egemenlik hakkı için… Yapılan bu operasyon hiçbir şekilde, ‘’Ama Maduro da şöyle kötüydü, böyle kötüydü’’ diye asla meşrulaştırılacak bir hareket değil. Venezuela halkı için, orada yaşayan herkes için ne kadar utanç verici bir şey olması lazım, öyle değil mi? Maduro son seçimi kaybetmişti, ama o seçimi çaldı. Şimdi bazıları Maduro’dan kurtulduğuna sevinse bile, yine de kendi ülkesinin başındaki insanın bir, iki saat içerisinde böyle alınıp götürülmesi, o ülkeye, o ülkenin tarihine atılmış korkunç bir şamar. Kolombiya’da anlaşma yaptılar ve silah bıraktı ya gerilla örgütleri, şimdi Kolombiya Devlet Başkanı “O zaman silaha elimi sürmeyeceğim diye yemin etmiştim. Şimdi tekrar silah kullanmak zorunda kalabilirim. Beni sağ yakalayamazlar” diye açıklama yapıyor. Şimdi Trump Kolombiya’ya ne diyecek? Meksika’ya ne diyecek? ‘’Siz burada ‘narko-terörizm’ yapıyorsunuz. Şöyle yapacaksınız, böyle yapacaksınız’’ deyip, sözde mücadele etme gerekçesiyle her yere girebilecek. Herkes her yere girebilecek. Sen yılların dış habercisisin. Birileri bir başkasının topraklarına girdiği zaman…. Mesela, Amerika’nın Afganistan’a girişi, 11 Eylül’den sonraydı. Ya da Amerika’nın Irak’a girişi. Onlar bir şekilde çağrıştırıyor, ama Venezuela olayı bambaşka bir şey. 

Kadri Gürsel: Çağrıştırmıyor. İkisinin arasında çok net bir ayrım çizgisi var. Uluslararası meşruiyet arayışı yok burada. Yani adamın kötü bir adam olması yetiyor, sözde. Ama zaten eylem illegal bir eylem. 2003’te Colin Powell, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, elinde ne olduğu belli olmayan bir tüpü gösterip, o tüpün kimyasal silahların bir unsuru olduğunu iddia etmiş, ardından da en azından meşruiyet elde etmek için dünyayı kandırdıklarını itiraf etmişti. Yani yalan söylemişlerdi. Afganistan’a yapılan müdahalenin meşruiyeti zaten bu manada 11 Eylül’den sonra tartışılmaz. Ama asıl, Latin Amerika’ya yaklaşım açısından da, mesela Amerika’nın bundan önceki iki silahlı müdahalesine bakalım: Bunların birincisinde, 1982’de Granada’da solcu subaylar darbe yapmıştı. Sembolik de olsa Karayipler’deki müttefiklerinden müteşekkil bir askeri birlik, Amerikan deniz piyadeleriyle birlikte Granada’da karaya çıktı. Yani orada bir meşruiyet arayışı vardı. 1989’da Panama’da Noriega’ya karşı yapılan müdahaleye destek açıklamaları oldu, ama onu Amerikalılar kendileri yaptılar. O da Soğuk Savaş’ın son yıllarındaydı. Soğuk Savaş zamanında yapılan şeylerdi bunlar. 

Şimdi Amerika, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında kendi elleriyle kurduğu dünya düzenini, kendi elleriyle yıkıyor. Aslında Venezuela’ya yapılan müdahale, dünya düzeninin tabutuna çakılan son çivilerden biri, belki de en büyük çivi. Daha önce gümrük vergileri, gümrük savaşları, gümrük duvarlarını yeniden yükselterek, serbest ticaret düzenini aslında büyük ölçüde yıktı. Öyle kabul etmek lazım bunu. IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasıyla anlamlandırılan Bretton Woods sistemi, oradaki toplantıda ortaya çıkan, planlaması yapılan dünya düzeninin sonu. Diğer taraftan da Birleşmiş Milletler ve a NATO. NATO da ayrı bir konu tabii burada, ama Birleşmiş Milletler düzeninin de bir manada sonu bu. Çünkü Birleşmiş Milletlerden meşruiyet arama yoluna hiç başvurmadı bile. Ve bu, aslında illegal bir saldırı. Çünkü Birleşmiş Milletler Anlaşması tek taraflı kuvvet kullanmama prensibine dayanır. Ama bakıyorsunuz, Trump kendi Kongresinden bile gidip herhangi bir onay almadı. Mesela Türkiye’de iktidar, Libya’da askeri güç bulundurma süresini uzatmak için Meclisten yetki alıyor, değil mi?  

Ruşen Çakır: Tezkere çıkartıyor.

Kadri Gürsel: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, Cumhurbaşkanı tezkere çıkartıyor. Müdahale için kongreden alırsın yetkiyi, cebine koyarsın ve istediğin zaman kullanırsın. Burada öyle bir durum yok. Doğrudan Başkan’ın emriyle yapılıyor. Tam 19. yüzyıl emperyalizmine geri dönüş bu. Bu, doğrudan emperyalist bir eylem ve bunu da gizlemek gereğini duymuyorlar, açık açık yapıyorlar. 1991 Birinci Körfez Savaşı ve ondan sonraki İkinci Körfez Savaşı… Aslında 2003 Irak müdahalesi diyelim, Körfez Savaşı değil o. Bunun hep petrol için yapıldığı iddia edildi, o tartışılır. Ama Venezuela meselesinde zaten bunu petrol için yaptıklarını kendileri açık açık söylediler. 

Ruşen Çakır: Tabii. 

Kadri Gürsel: Çok açık söylüyorlar. Bunun böyle olmasının nedeni çok tartışıldı, ama yine üstünden geçmekte fayda var. Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip. Ağır bir petrol, maliyetli bir petrol. Ve Hugo Chávez bu petrolü millileştirene kadar, Amerikan şirketi Chevron, Venezuela petrollerinde en büyük pay sahibiydi. Maduro’nun da mirasçısı olduğu, halefi olduğu Chavismo’nun ekonomik açıdan en büyük zararı Amerika’ya oldu. Ama kendileri de çok kötü yönettiler ülkeyi, çok büyük yolsuzluklar yaptılar. Yolsuzluk, sistemik ve endemik bir hâl aldı. Aynı zamanda da, açık otoriter rejim kurdular. Ülkeyi kötü yönettiler; çok kaba bir sol popülizm uyguladılar. Bu sol popülizm, tam da dünyada petrol fiyatlarının düştüğü bir döneme denk geldi ve ülke ekonomisi çöktü. Aslında devlet çöktü, ülkenin mâliyesi çöktü. Bunun üzerine 8 milyon Venezuelalı, aç kalmamak için ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Yani ülke aslında tam bir çökmüş devlet olmaya doğru gidiyordu ki, ordu sayesinde ayakta kaldı bu iktidar. 

Bir şey daha söyleyeceğim iki seçim hakkında. Venezuela’da hiçbir şekilde özgür ve adil seçim yapılmıyor. 2018 seçimlerinde, adayların seçimlerde yarışması engellendi. Adaylar ya tutuklandılar ya da sürgüne yollandılar. Partiler kapatıldı. Bu, seçimde sabit trend hâline gelmişti o dönemde. Muhalefet %55, 60 alıyordu ve Chavismo’nun, Bolivarizm’in kitle tabanı bütün anketlerde, kendi anketlerinde bile %25, 30 çıkıyordu. Şimdi bu şartlarda bile adayların ve partilerin seçime katılmasını önleyerek 2018 seçimlerinden çıktılar. 2024 seçimlerinde ise “Biz kazandık” dediler. Nerede kanıtı? Sandık sonuçlarını açıklamadılar. “Biz kazandık, bitti” dediler. Yüzde %51 gibi bir sonuç. Dolayısıyla, sıfır meşruiyeti olan bir hayduttur Maduro. Ama bu, işin bir tarafı. Ötekisi de hayduttur. 

Trump’ın yaptığı ise 21. yüzyıl için gerçekten alarm zillerini çaldıran bir şey. 19. yüzyıla geri dönüş bu. Bu, Amerikan emperyalizminin en kaba, en küstah, en pervasız hâliyle tekrar rücu etmesi, aslında çıktığı yerden tekrar yola koyulması gibi bir şey. Senin de dediğin gibi, artık uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, yasalar, meşruiyet, hak getire. İnsanlığın, 20. yüzyıl boyunca nice acılar çekerek, on milyonlarca insanın katli, ölümü pahasına, soykırımlar pahasına yarattığı bir istikrar ve barış düzeni, Trump denilen cahil bir sağcı popülist ve onun ekibi tarafından yerle bir ediliyor. Burada basit bir jeopolitik tartışma da var. O da doğru. Monroe Doktrini deniliyor. Biliyorsun, Monroe Doktrini, 19. yüzyılın ilk yarısında Başkan Monroe tarafından ortaya atılan ve Avrupalı güçlerin Amerika müdahalesine karşı olunacağı, buna dur denileceği, izin verilmeyeceği şeklinde bir doktrin. Şimdi burada Asya söz konusu. Çünkü Venezuela’nın petrolünün %80’ini Çin ithal ediyor. Aslında Çin’e vurulmuş bir darbe bu; işin içinde bu da var. Rusya’nın da bazı hisseleri var, ama aslında Rusya’nın petrole ihtiyacı yok. Ama burada asıl konu Çin. Venezuela’dan petrol ithal edenler, Çin şirketleri. Zaten Dışişleri Bakanı da, “Bizim rakiplerimiz Amerika kıtasında. Amerika kıtasını bize karşı aktivitelerinde bir platform, bir üs olarak kullanamazlar. Kullanmalarına izin vermeyeceğiz” dedi. Buradan da giderek, dediğin gibi, başka noktalar, sıcak noktalar olabilir. Çin birkaç yıl önce, “2027’ye kadar Tayvan’ı şu veya bu şekilde topraklarımıza katacağız ve Çin’in toprak bütünlüğünü sağlayacağız” demişti. Şimdi 2026’dayız. 

Ruşen Çakır: İngiltere İçişleri Bakanı televizyona çıkıyor. Orada spiker, “Donald Trump Grönland konusunda bir adım atarsa bunu kınayacak mısınız?” diye soruyor. Bakanın cevabı şu: “Devam eden bir olayla ilgili yorum yapmayacağız.” Spiker tekrar soruyor: “Donald Trump’ın Grönland’ı işgal etmemesi gerektiğini söyleyemezsiniz, değil mi?” diyor. Bakan, “Diplomasi hassas bir konudur. Bu nedenle, burada haberlere sürekli yorum yapacak durumda değiliz” cevabını veriyor.

Kadri Gürsel: Bu da tam aslında İngiltere’nin dünyaya bakışının bir örneği. Büyük rekabet alanı olarak görülen kuzeydeki Arktik buz örtüsünün erimesiyle orada yeni deniz yollarının ortaya çıkması, aynı zamanda da deniz tabanı altındaki doğal kaynaklara erişimin kolaylaşması söz konusu. Böyle bir beklenti var. Küresel iklim değişimi sayesinde oluyor bu. İngiltere, Grönland’ın Danimarka hükümranlığında olmasındansa, ki bu bakış açısıyla baktığından eminim. Rusya ve Batı rekabeti açısından ve elbette Çin’e karşı Amerika’nın yanında duracaktır ve kınamayacaktır. Bu bakımdan, Danimarka’nın akıllı davranıp, gelişmeleri bu optikten okuyarak, askerini ve ne istiyorsa konuşlandırma hakkını Amerika’ya vererek oradaki hükümranlığını da bu şekilde sağlama alması gerekir. Yoksa gerçekten bu noktaya doğru gidiyoruz. İnanması güç fakat oraya doğru gidiyor. 

Ruşen Çakır: Peki, şimdi bize gelelim. Erdoğan her zamanki gibi böyle kritik olaylarda yaptığını yaptı ve sessiz kaldı. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı açıklamayı görmüşsündür. Kınamıyor bile. Ama bu arada Devlet Bahçeli çok net bir şekilde Amerika’yı suçladı ve ‘’Amerika, 15 Temmuz’da bize aynısını yapmak istedi’’ dedi. Erdoğan’ın Marmaris’ten kaçırılma girişimiyle Maduro’yu benzeştirdi. Bir de görmüşsündür Mehmet Uçum, Trump’ın ve ABD’nin adını vermeden ‘’haydut devlet’’ tanımını yaptı. Ama Erdoğan’dan habersiz böyle bir şeyi yazar mı? Haberli ya da habersiz, Trump yönetimi bence kesin onu izlemeye almıştır. Mesela Nobel Barış Ödülü’nü alan muhalefet lideri Machado’yu niye başa getirmemiş? Çünkü Nobel’i kendisi almayı bekliyor.

Kadri Gürsel: Ayrıca en çok oyu alan Machado değil.  

Ruşen Çakır: Tamam da ne olacak yani? Bu iş en çok oy alana mı bakıyor?

Kadri Gürsel: Onu öyle yapmayacaklar. ‘’Bunu biz yöneteceğiz’’ demelerinin somuttaki hâli şöyle cereyan ediyor: Venezuela şu anda abluka altında, petrol ihraç edemiyor. Şu andan itibaren Amerika Venezuela’ya şartlarını dikte edecek. Diyecek ki ‘’petrol endüstrini benim şirketlerime açacaksın. Çinlileri kovalayacaksın. Yoksa petrol satmana izin vermem, seni batırırım.’’ Yani Amerikan şirketleri gelecekler yerleşecekler. Bu tam bir zorbalık. Zorbalıkla Venezuela’nın petrolüne el koyacaklar, anlaşmalar yapacaklar. Aramco Suudi Arabistan’da nasıl faaliyet gösteriyorsa, burada da öyle olacak. Venezuela’nın kendi öz petrol gelirini paylaşacaklar. Bu şekilde yürüyecek. Dolayısıyla Machado olmuş, Delcy Rodriguez veya bir başkası olmuş fark etmiyor. Önemli olan, yönetimdekilerin Amerika’nın bütün isteklerini yerine getirmeleri. Bu aslında tam bir yarı sömürgecilik, üstü kapalı manda yönetimi. 

Ruşen Çakır: Ama şunu da unutmayalım. Trump, Machado, Nobel Ödülü’nü aldığı için kıskanmış. Nobel’i çaldığını söylemiş.

Kadri Gürsel: Trump’ın böyle çocuksu bir yönü var. Daha önce de söylemişti bunu. Hangi başarısına atfen yapıyorsa bunu. 

Ruşen Çakır: Peki, Türkiye’ye gelelim.

Kadri Gürsel: Ben pek çok insanın aksine, Dışişlerinden yapılan açıklamayı gayet aklı başında bir açıklama olarak görüyorum. En üst seviyedeki devlet kurumlarının resmî açıklamaları, ideolojik tepkicilik, ahlâki tepkicilikten ziyade ülkenin çıkarlarını ön planda tutarlar. Böyle olur bu iş. Avrupa Komisyonu Başkanı’nın açıklamasıyla bizim Dışişlerinin açıklamasını üst üste koy, aynısı. Bir tek, birkaç fark var. AB’nin açıklamasında insan hakları vurgusu var. Bizde yok. Bizde, istikrar, barış, güvenlik vurgusu var. Olay nedir, ne olmuş, hiç bundan bahsedilmiyor. Gazeteciliğe başladığım 80’li yılların ortalarından bu yana, 2000’lere kadar gördüğüm, çok alışık olduğum açıklamalardan bir tanesi bu. Yani reel politika, sağduyu, soğukkanlılık ve teenni ile yaklaşma hadisesi. Burada gaz almak için de iktidarın medya elemanları de devreye girdi; onlar televizyonda bağırıp çağırıp bol miktarda gaz aldılar. Belki Mehmet Uçum’a görev tevdi edildi, o da böyle bir şey söyledi. ‘’Bu sizin adamınız benim hakkımda neler diyor?’’ diye sorarlarsa, ‘’O eski Komünist Partilidir zaten der, çıkar işin içinden. Bunun dışında, bugün Erdoğan Trump’la kritik bir telefon görüşmesi yapacak 

Ruşen Çakır: Evet. Önemli hikâye o. 

Kadri Gürsel: Ondan önce sert bir açıklama yapıp Trump’ın öfkesini, şimşeklerini üstüne çekmek istemez. Çok kritik çünkü. Hem Türkiye’nin savunması hem de tedarik güvenliği açısından kritik bir görüşme. Zaten F-35’ler konusunda, öncesinde verdiği bir demeç var, bu konuda beklentileri var. Aynı zamanda hem Ukrayna’yı hem Suriye’yi konuşacaklar 

Ruşen Çakır: Gazze konusu var. 

Kadri Gürsel: Gazze, en önemli konulardan. İsrail hem Suriye’de hem F-35’lerde hem de Gazze’de karşısına çıkıyor Türkiye’nin. Dolayısıyla şimdi sırf ahlâken ve vicdanen kendisini rahat hissetmek için ve kendi kamuoyuna, kendi mahallesine dönük, kendisinden bekleneni yaptığını göstermek için sert bir tonla bir açıklama yapmasını açıkçası beklemezdim. Ben bu açıklamayı şu açıdan da olumlu buluyorum. Her ne kadar zaman zaman ideolojik aktivizme meyletse de bu rejim, bu iktidar ve onun sözcüleri gerçeğin karşısında realist bir tutum almayı bilebiliyorlar. 2019’da yanlış hatırlamıyorsam bir suikast girişimi olmuştu Maduro’ya. O zaman da İbrahim Kalın başdanışmandı, ‘’Stay Strong Mi Amigo’’ diye bir tweet atmıştı. Yani ‘’sıkı dur dostum’’ anlamında bir tweet. E ne oldu mi amigo? O dönemde Türkiye- Amerika ilişkileri limoniydi. 2018’de Rahip Brunson krizi vardı. Trump Türk ekonomisine çok ağır bir darbe vurmuştu. Hatta bu S-400’lerin âlây-ı vâlâ ile naklen yayınlarla Türkiye’ye gelmesi yanlış hatırlamıyorsam 2020’deydi. O dönemdeki Maduro ve Chavismo hayranlığı böyleydi.

Ruşen Çakır: Chavismo hayranlığı pek yoktu Türkiye’de

Kadri Gürsel: E hatırlasana buradan kalkıp cenazesine gidildi. 

Ruşen Çakır: Tamam da Chavismo diye değil Maduro içindi o. 

Kadri Gürsel: Chavismo derken Maduro da onun mirasçısı. Hugo Chávez’i de Batı’ya kafa tutuyor diye çok seviyorlardı ama adam solcuydu.

Ruşen Çakır: Hugo Chávez ayrı. Chávez’le Maduro’yu bir tutmak… Neyse.

Kadri Gürsel: Ben burada hiç öyle ideolojik şeylere girmiyorum. Adamın kendisi ne diyorsa odur benim gözümde. Kendisi öyle diyorsa öyledir. Sonuçta kendisi Hugo Chávez’in onayladığı bir halef yani. Çünkü öleceğini biliyordu adam. 

Ruşen Çakır: Hugo Chávez’i olsaydı böyle olmazdı diye tahmin ediyorum.

Kadri Gürsel: Muhtemelen bu noktaya getirmezdi. 

Ruşen Çakır: Ama özellikle dünyanın birçok yerinde adamın dışlandığı, istenmeyen adam ilan edildiği bir dönemde, Türkiye, Maduro’yla çok yakın ilişki kurdu ve bu ilişkinin kesinlikle ekonomik boyutları vardı. 

Kadri Gürsel: O da ayrı bir soru işareti. Onun üzerine de çok spekülasyon yapılıyor zaten. 

Ruşen Çakır: Bir de şöyle bir durum var. New York Times yazdı ve bu haber doğrulandı da. Maduro’ya darbe yapmadan önce Türkiye’ye gitmesini söylüyorlar.  

Kadri Gürsel: Evet Cumhuriyetçi Senatör Lindsay Graham’in ‘’Şimdi Türkiye’de olacaktı, yanlış yaptı. Şimdi New York’ta hapishanede. Halbuki Türkiye’de olmak vardı. Türkiye’de hava güzeldir falan’’ diye açıklaması vardı ve bizimkiler de kabul etti bunu. Neticede, bu iktidarın medya düzeninde, iktidarın gazeteci kisveli elemanlarının ne kadar işe yaradığını bir bakıma yine gördük. Onlar bağırdılar çağırdılar, tepkilerini gösterdiler. Medya yoluyla biraz orada gaz alındı ama asıl muhatap orada susmakla yetindi. Reel politik, pragmatizm, akılcılık açısından doğru olanı yaptı. Muhalefet de doğru olanı yaptı. Özgür Özel’in söyledikleri de muhalif bir tutum açısından yanlış değil, ayıplanacak şeyler değil. Çünkü ne davul ne de tokmak onun elinde. ‘’Niye suspus oldun?’’ diyerek Özgür Özel de bir çelişkiyi vurguladı. Vaziyet bu.

Ruşen Çakır: Bugünkü Erdoğan-Trump görüşmesinin en önemli ayaklarından birisi Suriye. Tabii ki Gazze var, Ukrayna var ve herhalde Maduro’yu da bir şekilde konuşurlar bilmiyorum. Biliyorsun Suriye’de 10 Mart Mutabakatı’nın süresi doluyordu ve en son Mazlum Abdi, yanına iki kurmayını alarak Şam’a gitti ve eş Şara’yla görüştüler. Birtakım ilerlemeler kat edildiği söyleniyor ama 10 Mart Mutabakatı’nın süresi uzatıldı. Bilek güreşi devam ediyor yani. SDG tarafından yapılan açıklamalarda, SDG’lilerin askeri tümenler halinde Suriye ordusuna entegre edilmesine ilişkin hukuki ve askeri konularda ilerleme katedildi. Şu bu ama öte yandan Şam tarafından sızdırılan haberlerde Kürtlerin sorun çıkardığı söyleniyor ve olay hâlâ askıda. Ama biliyorsun, en son Milli Savunma Bakanlığı, yıl sonu açıklamasında çok net bir şekilde adem-i merkeziyetçiliğe izin vermeyiz demişti. Ne olacağı hâlâ belirsiz. Ama Maduro olayından sonra Suriye’de Amerika’nın dediği büyük ölçüde olur gibi geliyor bana.

Kadri Gürsel: Şimdilik olur. Ama Amerika dediğin Trump’sa, Trump’ı da ikna etmenin yolları vardır. O da dediğim dedik bir adam ya, hadiseye tüccar zihniyetiyle bakıyor. Al-vercilik siyasetinin piri, dünyadaki ilk şampiyonu Erdoğan’dır. Kurumsal, stratejik ve öngörülebilir, dolayısıyla Türkiye’nin bütün dış ilişkilerini bozup, al-ver üzerine kurmayı başardı. O nedenle ben anlaşabileceklerini düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Ne verecek?

Kadri Gürsel: Onu zaman gösterir, bilemeyiz. 

Ruşen Çakır: Ama şu anda Türkiye’nin Trumpı cezbedecek nesi var?

Kadri Gürsel: Ukrayna-Rusya meselesi. Mesela Türkiye, Amerika’dan LNG alımını bayağı arttırmış. Rusya’dan petrol ithalatını kesti. Bu çok önemli. Suriye konusunda en doğru olan şey, orada potansiyel çatışmanın ertelenmesi. Çünkü taraflar açısından baktığında, herkesin haklı gerekçeleri olduğu, kırmızı çizgilerin çok kalın olduğu bir denklemde çatışma kaçınılmazdır; günün sonunda mutlaka çatışma olur. Ama taraflar da bunu bildikleri için çözümü sürüncemede bırakıp mevcut durumu mümkün olduğu kadar zamana yaymayı tercih ederler. Suriye açısından, eğer merkezi bir devlet kuracaksa, federasyon bile kursa, milli ordusu olmak zorunda. Federatif yapıların ancak kolluk gücü olur. Tümenlerle telaffuz edilen bir gücü orada bırakarak hükümran devlet olamazsın. Bu bir. Şam’ı yönettiğini iddia edenler orada haklı durumdalar. 

SDG açısından, Kürtler açısından baktığın zaman, üzerinden daha bir yıl geçmiş. Selefi cihatçı unsurlar bunlar. Onlara karşı senin hayatta kalmanın tek garantisi gücün ve silahlı gücün. Bunu hangi güvenceyle terk edeceksin? Bir şey olduğunda da kendi halkını koruyamazsan bunun hesabını kime verirsin? Ülkenin kıyı bölgelerinde Alevilerin başına gelenleri görüyoruz. 

Üçüncüsü de Ankara açısından bakalım. Ben PKK’yla anlaşıyorum, barış yapıyorum, ama hemen sınırın öte tarafında, sayılarının 100 bine vardığı söylenen, neredeyse ordu nizamında, Amerika ve İsrail tarafından eğitilmiş, donatılmış bir düzenli ordu orada alesta bekliyor. Bu ne biçim bir iş yani? Hani PKK silahsızlanacaktı? Bu da mümkün değil. Çünkü 40 yıla yayılan kanlı bir geçmiş ve 20 yıl önce en son 40 binde bıraktığımız ölü ve kayıp sayısı var. Onun çok daha üzerinde olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz. Bu durumda Türkiye’de orada PKK’nın ordumsu teşekkülünün orada öyle kalmasına rıza veremez. O zaman ne olacak? Nereye gidecek bu? Bu sorunun çözülmesi için Suriye’nin düzelmesi lazım. En başta, Şam’ın ülkedeki diğer etnik gruplara, azınlıklara güven vermesi lazım. Bunun için çok daha zamana ihtiyaç var, kolay değil. Ayrıca diyelim ki Şam, bu Kürt tümenlerinin sadece kuzeyde değil, ülkenin çeşitli bölgelerine dağılmış olarak milli orduya eklemlenmesini kabul etti. Burada yeni görevlendirmeler, asker alımları nasıl yapılacak? Yine Kürtler arasından mı yapılacak? O zaman Suriye, 19. yüzyılda Osmanlı’da olduğu gibi Hamidiye alayları kuruyorsa bunu kime karşı yapıyor? IŞİD’e karşı mı yapıyor? O zaman sen ne işe yarıyorsun? Bu gerçekten içinden çıkılması zor bir durum. 

Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin de rayına girmesi lazım. Ama Gazze’deki durum bu kadar sıcakken bunun da olması kolay değil. Öteden beri Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzelmesinin ön koşulunun Netanyahu ve Erdoğan iktidarının yerine başka iktidarların gelmesi olduğunu söylerim. Hâlâ da onu söylüyorum. Birinden biri yani. Ama Gazze’den sonra artık Netanyahu’nun gitmesi bir ön koşuldur. Eşit ağırlıkta değildir. Yani Netanyahu gitmeden hiçbir şey olmaz. Dolayısıyla bu böyle sürüncemede bırakılır ve o sürünceme halinde bir çatışma olmaması da istenir. Onun için de başka mekanizmalar devreye sokulur. Bu böyle devam eder. Ama bunun Türkiye’deki sürece etkisi hiç de olumlu olmaz. Onu da görüyoruz zaten. Yani o da topallıyor, bir yere gitmiyor şu aşamada. Gitse bile efektif sonuçlar alınmıyor. Ama Suriye’den kaynaklanan bir durum olduğunu düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Evet burada noktayı koyalım. Yıl sert başladı. Bakalım başka nerelere göz dikecek Trump? Ama galiba Grönland’ın suyu ısınıyor. 

Kadri Gürsel: Danimarka’nın Trump’la bir askeri güvenlik ve işbirliği anlaşması yapması lazım artık, yoksa çözülmesi kolay gözükmüyor. 

Ruşen Çakır: Evet, 2026’nın ilk ‘’Hafta Başı’’ yayını böyle sonlandırıyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.