Dr. Tunay Şendal yazdı: 19. yüzyıldan 21. yüzyıla: Emperyal tekerrür

Geçtiğimiz günlerde Medyascope’da yayınlanan Doğancan Özsel ve Armağan Öztürk’ün Venezuela analizinde, Trump’ın ikinci dönemindeki jeopolitik vizyonu Napolyon sonrası Avrupa Uyumu’na benzetilmiştir; ancak bu yaklaşım, akıllara 1878 Berlin Kongresi ve sonrasındaki sert emperyal rekabet dönemini de getirmektedir. Günümüz küresel düzeninin, 19. yüzyıl başındaki “uyumlu büyük güçler” idealine yakın durduğu kabul edilirken Venezuela’daki müdahale, Berlin Kongresi’nin kısa vadeli denge arayışının uzun vadeli çatışmalara evrilme potansiyelini yansıtmaktadır.

Bu süreç, büyük güçlerin küçük devletler üzerindeki hegemonik tasarruflarını, milliyetçi gerilimleri ve emperyal hırsları tetikleyerek, uluslararası ilişkilerde yeni kırılma hatları oluşturmuştur. Tarihsel paralellikler, emperyalizmin döngüsel doğasını vurgulamakta ve güncel olayların, geçmişin gölgesinde nasıl şekillendiğini aydınlatmaktadır.

Hatırlatma: Berlin Kongresi’nin tarihsel matrisi ve emperyal denge arayışı

Berlin Kongresi, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Avrupa’nın hegemonik güçleri tarafından tertip edilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarını yeniden yapılandırmıştır. Otto von Bismarck’ın himayesinde icra edilen bu zirve, Rusya’nın Ayastefanos (San Stefano) Antlaşması ile elde ettiği kazanımları budamış, Bulgaristan’ı küçültmüş, Sırbistan, Romanya ve Karadağ’a bağımsızlık bahşetmiş, ancak Avusturya-Macaristan’a Bosna-Hersek’i işgal etme imtiyazı tanıyarak, dengeleri İngiliz ve Alman menfaatleri doğrultusunda tanzim etmiştir. Kongre, Osmanlı’yı “Avrupa’nın hasta adamı” olarak muhafaza etmiş, lakin Balkan milliyetçiliğinin filizlerini ekmiştir. Bu da 1912-1913 Balkan Savaşları’na ve nihayetinde Birinci Dünya Savaşı’na zemin hazırlamıştır.

Berlin Kongresi, büyük güçlerin (Almanya, İngiltere, Rusya, Avusturya, Fransa ve İtalya) kendi aralarındaki rekabeti mutedil tutma gayretini temsil etmektedir. Ancak neticede, küçük ulusların mukadderatını masada tayin ederek, emperyal paylaşımın haşin çehresini ifşa etmiştir. Osmanlı’nın zafiyeti, Rusya’nın ihtirası ve İngiltere’nin deniz hakimiyeti gibi unsurlar, kongrenin kararlarını belirlemiştir. Uzun vadede bu tertip, Slav milliyetçiliğini bastırmış olsa da Avusturya’nın Balkanlardaki yayılmacılığıyla gerilimleri tırmandırmış ve “Büyük Oyun” olarak malum olan İngiliz-Rus rekabetini derinleştirmiştir. Berlin Kongresi, kısa süreli bir sulh temin etmiş olsa da altta yatan emperyal ihtilafları örtbas edememiştir; zira büyük güçler, kendi nüfuz sahalarını genişletirken, mahalli aktörlerin sedasını bastırmıştır.

Venezuela’daki müdahaleye bakıldığında, mümasil bir emperyal mantık faal hale gelmiştir. Trump’ın 2025’te başlayan ikinci saltanatı, Maduro’nun kaçırılmasıyla zirveye ulaşmış ve ABD’nin Venezuela’yı muvakkat olarak idare etme tasavvurunu ilan etmiştir. Bu ‘’ameliyat’’, petrol rezervlerini hakimiyet altına alma maksadıyla icra edilmiş olsa da esasında, Çin ve Rusya’nın reaksiyonlarını mutedil tutmuştur; tıpkı Berlin’de Rusya’nın kazanımlarının budanması gibi, burada da Maduro rejiminin Rusya ve Çin destekli yapısı, ABD’nin müdahalesiyle dengelenmiştir. Kongre’nin Osmanlı’yı muhafaza altına alması misali, ABD de Venezuela’nın kaynaklarını “himaye” kisvesi altında zapt etmiştir, ancak bu zapt; mahalli demokrasi taleplerini ihmale ederek vuku bulmuştur.

Hegemonik paylaşım: Küçük devletlerin mukadderatı

Venezuela krizi, Berlin Kongresi’nin nüfuz sahalarını paylaşma paradigmalarını hatırlatmaktadır; zira ABD, Maduro’yu narko-trafik ithamıyla kaçırarak ülkeyi “petro-protektorat” mertebesine yükseltme niyetini beyan etmiştir. Bu müdahale, 60 dakikalık bir askeri harekatla ikmal edilmiş ve sivil zayiatı önlemiş olsa da uluslararası hukuku hiçe saymıştır; tıpkı Berlin’de Balkan uluslarının mukadderatının büyük güçler tarafından tayin edilmesi gibi burada da Venezuela muhalefeti (mesela Nobel ödüllü Maria Corina Machado) dışlanmıştır. Trump’ın Marco Rubio vasıtasıyla Delcy Rodriguez ile görüşmesi, ülkeyi Maduro’nun pençesinden kurtarıp, ABD’ye bağımlı bir yapıya tahvil etmiştir; ki bu durum, Avusturya-Macaristan’ın Bosna’yı işgal etmesiyle tevafuk etmektedir.

Berlin Kongresi’nin Osmanlı’yı zayıf bir tampon devlet olarak terk etmesi gibi, Venezuela da ABD’nin petrol merkezli nüfuz sahası haline gelmiştir. Rusya ve Çin’in sükuneti, kongrede Rusya’nın ricat etmesiyle benzerlik taşırken; Tayvan ve Ukrayna gibi meselelerde ABD ile müzakere imkânı, Venezuela’yı feda edilebilir kılmıştır. Lakin bu paylaşım, mahalli gerilimleri çoğaltmaktadır; Venezuela’da Maduro yandaşlarının protestoları ve küresel kınamalar, Berlin sonrası Balkan milliyetçiliğinin yükselişini çağrıştırmaktadır. Büyük güçlerin “patron misali” pazarlıkları, kısa vadeli istikrar vaat etse de emperyal rekabetin tohumlarını serpmektedir; zira sürecin gösterdiği doğrultuda ABD’nin petrol hakimiyeti, Latin Amerika’da yeni anti-emperyalist dalgaları tahrik etmiştir.

Bu siyasal benzeşim kümeleri, küresel düzenin emperyal köklerini tebarüz ettirmektedir; Berlin’de olduğu gibi, Venezuela müdahalesi de büyük güçlerin küçük devletleri aletleştirmesini simgelemektedir. Trump’ın “Venezuela’yı idare edeceğiz” beyanı, demokrasi yerine kaynak merkezli bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Neticede, her iki süreç de Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların rolünü minimize ederek, güç temelli diplomasiyi ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda, emperyalizmin entelektüel eleştirisi, Hannah Arendt’in totaliterizm tahlillerini hatırlatmakta ve küçük devletlerin mukadderatının, hegemonik güçlerin stratejik hesaplaşmalarına indirgenmesini ifşa etmektedir.

Yeni düzenin tehlikeli ihtimali: Sert emperyal rekabet

Bugünkü düzen, 19. yüzyıl başındaki Avrupa Uyumu’nun (1815 Viyana) “uyumlu büyük güçler” ülküsüne yakın dursa da 1878 Berlin Kongresi sonrası sert emperyal rekabetin ihtimali, Venezuela üzerinden kristalleşmektedir. Kongre, kısa vadeli sulh temin etmiş olsa da Rusya’nın tahkiri, Avusturya’nın yayılmacılığı ve İngiltere’nin stratejik kazanımları, Balkanlarda milliyetçi isyanları ve “Büyük Oyun”u tahrik etmiştir; bu da 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nı doğurmuştur. Dolayısıyla Venezuela müdahalesi, ABD-Çin-Rusya üçgeninde gerilimleri tırmandırabilir; zira Trump’ın petrol merkezli hamlesi, Çin’in iktisadi yatırımlarını tehdit etmekte ve Rusya’nın Latin Amerika’daki nüfuzunu zaafa uğratmaktadır.

1878 Berlin’in yarattığı dengesizlikler, küçük ulusların büyük güçler arasında ezilmesine sebebiyet vermiştir; Venezuela’da da muhalefetin pasifize edilmesi, iç karışıklıkları körükleyebilir. Trump’ın “mutlak kararlılık operasyonu”, emperyal rekabetin sertleşmesini süratlendirmektedir. Keza, Kolombiya ve Brezilya gibi komşu memleketlerdeki protestolar, Berlin sonrası Balkan milliyetçiliğinin Latin varyantını işaret etmektedir. Çin ve Rusya’nın mutedil reaksiyonları, muvakkat bir ittifak gibi görünse de Tayvan veya Ukrayna gibi sahalarda mukabele riskini içermektedir. Bu durum, 1878 Berlin’in Rusya’yı tahkir etmesinin uzun vadeli intikamını andırmaktadır.

Bu süreç; -tanıdık bir arka planla- küresel enerji mücadelelerinin, emperyal rekabete dönüşümünün bir sonucudur. Venezuela’nın petrol rezervleri, ABD’nin eline geçerken, Avrupa Birliği gibi ulusüstü teşekküller sessizliğini korumuş ve uluslararası hukuk aşındırılmıştır. Berlin Kongresi’nin Osmanlı’yı zaafa uğratması gibi, bu müdahale de Venezuela’yı bağımlı bir yapıya indirgeme projeksiyonuyla Latin Amerika’da yeni sömürgecilik dalgalarını tahrik etmektedir. Lakin bu rekabet, nükleer çağda daha tahripkâr olabilir; zira büyük güçlerin nüfuz sahalarını sertleştirme temayülü, bölgesel krizleri küresel ihtilaflara dönüştürebilir. Bu durum, Immanuel Wallerstein’in dünya-sistem teorisini doğrulamakta ve periferik devletlerin, hegemonik çekişmelerin kurbanı olarak nasıl marjinalize edildiğini aydınlatmaktadır.

Venezuela krizi, Berlin Kongresi’nin mirasını ihya etmekte ve emperyal rekabetin sertleşmesini süratlendirmektedir; zira büyük güçlerin nüfuz paylaşımı, kısa vadeli istikrarı vaad etse de uzun vadeli ihtilafları beslemektedir. Doğancan Özsel ve Armağan Öztürk’ün tahlili, bu süreci Avrupa Uyumu’na benzetirken 1878 Berlin sonrası tedrisat, milliyetçilik ve rekabetin infilak potansiyelini ihtar etmektedir. Yaşananlar bir açıdan, Edward Said’in oryantalizm eleştirisini canlandırmakta ve Batı hegemonisinin, periferik bölgeleri nasıl egzotikleştirdiğini aydınlatmaktadır.

Son söz Rus filozof Aleksandr Dugin’den atıfla: “Gerçek bir Üçüncü Dünya Savaşı’na giriyoruz. Hem de hızla. Mesele Venezuela değil.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.