Önder Özden yazdı – Silivri’den ekonomiye: Türkiye’de önceliğin haritası

Çelişki kavramı, Marksizm’in önemli, hatta belki de kurucu unsurlarından biri. Marksist teori, bir bakıma, toplumsal gerçekliğin çelişkiler üzerinden kurulduğu fikrine dayanır. Bu çelişkiler yalnızca yüzeysel gerilimler ya da geçici krizler değildir; aksine, toplumsal ilişkilerin bizzat içine yerleşmiş yapısal karşıtlıklardır. Bu nedenle uyumla değil, dönüşümle aşılmaları gerekir.

Marx’a bir miktar haksızlık etme riskini göze alarak söylemek gerekirse, modern toplumlarda temel çelişki proletarya ile sermaye arasındadır. Bu çelişki mevcut sistem içinde çözülebilecek bir mesele değildir; çünkü bir tarafın kazancı diğerinin kaybını zorunlu kılar. Bu durum, çıkarların dengelenmesi meselesi değil, yapısal bir karşıtlıktır. Dolayısıyla buradan çıkan sonuç radikal: Bu karşıtlığın aşılması için toplumun kendisinin değişmesi gerekir. Bir kutbun ortadan kalkması diğerinin de ortadan kalkmasını gerektirir ve bu çözülmenin ardından yeni bir toplumsal düzen ortaya çıkabilir.

Bu yaklaşım, tarihin motorunun sınıf mücadelesi olduğu fikriyle yakından ilişkili elbette. Bugün bu mücadelenin tezahürü, klasik Marksist anlamda, emek ile sermaye arasındaki karşıtlık. Proletarya, kendi konumunun bilincine vardığı ölçüde, yalnızca kapitalizmi değil, kendisini de bir sınıf olarak ortadan kaldırma potansiyelini taşır. Kapitalizmin yıkıntıları üzerinde yükselecek olan ise sınıf karşıtlıklarının ötesinde bambaşka bir toplum.

Sabit olmayan gerilimler

Çelişki kavramının Marksist düşünce ve hareket içinde her zaman tartışmanın odağında olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu tartışmalar arasında Mao Zedong’un yorumu özellikle dikkat çekici.

Mao’ya göre çelişkiler hâlâ merkezi bir öneme sahiptir; ancak sabit değildirler ve her şeyden önce tarihsel koşullara göre değişirler. Söz konusu koşullara bağlı olarak temel (birincil) çelişki ile ikincil çelişkiler farklılaşır ve bunlar kalıcı kategoriler değildir; bağlama göre yer değiştirebilirler.

Mao’nun Japon işgali ve erken kapitalist dönüşüm dönemindeki Çin analizinde, temel çelişki klasik anlamda sınıflar arasında değildir. Aksine, Çin halkı ile Japon işgalciler arasındadır. Bu durumda sınıf çelişkileri ortadan kalkmaz; ancak daha acil bir karşıtlık — sömürgeci ile sömürülen arasındaki karşıtlık — lehine geri plana itilir.

Bu yaklaşım Marksist analize önemli bir esneklik kazandırır. Siyasi stratejinin soyut teoriden mekanik biçimde türetilemeyeceğini gösterir. Aksine, belirli bir tarihsel anda hangi çelişkinin belirleyici olduğunu tespit etmek gerekir. Bu tespit yalnızca analitik değil, aynı zamanda kaçınılmaz olarak siyasi ve risklidir.

Marksizmlerin çoğulluğu

Marksizm hiçbir zaman tek, homojen bir doktrin olmadı. Çelişkilerin nasıl anlaşılacağı, önceliklendirileceği ve ele alınacağına dair tartışmalar her zaman sürdü ve sürüyor. Farklı gelenekler ve siyasi hareketler, farklı “temel çelişki” tespitlerine dayanarak ortaya çıktı.

Bu çoğulluk yalnızca teorik ayrışmaları değil, aynı zamanda farklı siyasi yönelimleri de yansıtır. Bir çelişkiyi tespit etmek, bir bakıma, bir konum almaktır. Neyin önemli olduğuna, neyin önce çözülmesi gerektiğine ve neyin ertelenebileceğine karar vermektir.

Bu anlamda, çelişki meselesi hiçbir zaman tamamen nötr değildir; her zaman normatif bir boyut taşır.

Siyasetin ağırlık merkezi

Bugünün Türkiye’sinde, çelişki meselesi — ya da belki daha genel bir ifadeyle öncelik meselesi — özellikle yakıcı bir hal alıyor. Asıl çözülmesi gereken sorun nedir? Hangi mesele diğerlerinin önüne geçmelidir?

Farklı siyasi aktörler ya da yorumcular bu soruya farklı yanıtlar veriyor. Bir yaklaşım, muhalefetin öncelikle ekonomik meselelere odaklanması gerektiğini savunuyor. Bu görüşe göre enflasyon, işsizlik ve yaşam standartlarındaki düşüş en temel sorunlardır. Dolayısıyla muhalefet partileri kapsamlı bir ekonomik program geliştirmeli ve bu alana yoğunlaşmalı.

Diğer bir yaklaşım ise, özellikle DEM Parti çevresinde şekillenen perspektif, Kürt meselesini temel sorun olarak görmekte. Bu perspektife göre çözülememiş Kürt meselesi, Türkiye toplumundaki temel çelişkilerden biridir ve bunun çözümü daha geniş bir demokratikleşmenin de önünü açacaktır.

Bu iki yaklaşım yalnızca farklı politika önerileri değil; aynı zamanda toplumdaki “temel çelişkinin” ne olduğuna dair farklı tespitler.

Çelişkiyi seçmek: Bir değer meselesi

Görünen o ki, temel sorunun ya da çelişkinin belirlenmesi yalnızca analitik bir mesele değil; burada normatif bir boyut söz konusu. Hangi sorunun önce geldiğine karar vermek, yalnızca gerçekliği betimlemek değil, aynı zamanda onu değerlendirmek ve ona yön vermektir. Aciliyet, önem ve adalet üzerine yargılar içerir bu karar.

Marksist terminoloji kullanılsın ya da kullanılmasın, aslında aynı soruyu sormaya devam ederiz: Siyasi eylemimizi hangi mesele belirlemelidir? Hangi sorunun çözümü diğer alanlarda en geniş etkiyi yaratır?

Dolayısıyla, ister “çelişki” ister “sorun” densin, öncelik meselesi tartışmanın ve siyasi müdahalenin odağında yer alır.

Adaletsizlik eşiği

Ancak bu tartışmaların ötesinde, Türkiye’de giderek belirginleşen başka bir eksen daha var. Özellikle süren davalara, tutuklamalara ve yargı süreçlerine bakıldığında, farklı bir sorun alanı görünür hâle gelmekte.

Yargının bir silah olarak geniş toplumsal kesimleri ablukaya aldığı, toplumsal muhalefeti nefessiz bırakmaya çalıştığı yadsınamaz bir gerçeklik. Ekrem İmamoğlu davası, her geçen gün iddianamede ortaya serilen “garipliklerle” bu bağlamda daha geniş bir örüntünün sembolik bir örneği. Bu gariplikler tekil olmaktan ziyade hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve demokratik normlar açısından daha yapısal sorunlara işaret ediyor.

Tam da bu noktada şu soru kendini dayatır: Temel mesele ekonomi mi, belirli siyasi sorunlar mı, yoksa daha geniş anlamda demokrasi ve adaletin kendisi mi?

Eğer hukuk sistemi adil olarak algılanmıyorsa, siyasi aktörler tartışmalı yargı süreçlerine maruz kalıyorsa ve temel demokratik ilkeler zayıflıyorsa, bu durum diğer tüm sorunları etkileyen daha temel bir mesele hâline gelir.

Çözümlerin sınırları

Elbette bazı sorunların tam anlamıyla demokratikleşme olmadan da kısmen çözülebileceği göz ardı edilmemeli. Ekonomik iyileşmeler, bazı durumlarda, daha teknokratik yaklaşımlarla sağlanabilir. Benzer şekilde, Kürt meselesinin bazı boyutları “adaya” özel sınırlı düzenlemelerle ele alınabilir.

Ancak doğrudan adaletsizliğe maruz kalan insanların durumu bu şekilde çözülemez. Tutuklu olanların, yargılananların ya da keyfi uygulamalara maruz kalanların durumu, doğrudan demokrasi meselesiyle bağlantılı. Bu insanlar için çözüm, ancak gerçek bir hukuk devleti, adil yargılanma ve demokratik hesap verebilirlik ile mümkün.

Bu deneyimler, kısmi ya da seçici reformların sınırlarını açıkça ortaya koyar.

Normatif bir tercih

Bu nedenle demokrasi ve adaleti önceliklendirmek, yalnızca teorik bir sonuç değil, aynı zamanda normatif ve ahlaki bir tercih. Bu tercih, adaletsizliğe maruz kalanların deneyimini siyasi tartışmanın merkezine koymak anlamına gelir.

Bu, diğer sorunların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ekonomik sıkıntılar, etnik gerilimler ve toplumsal eşitsizlikler elbette varlığını sürdürmekte. Bu anlamda, Marksizmin çelişkilerin sürekliliğine yaptığı vurgu hâlâ geçerli. Ancak Mao’dan hareketle, tarihsel koşullara bağlı olarak hangi çelişkinin birincil olduğunun değişebileceğini söylemek de mümkün. Bugün belki de en acil mesele, demokratik normların aşınması ve adaletsizlik pratiklerinin yaygınlaşmasıdır.

Bu önceliklendirme diğer çelişkileri ortadan kaldırmaz; ancak onların sıralamasını değiştirir. Demokratik eksiklik giderilmeden diğer çözümlerin eksik, kırılgan ya da yanıltıcı kalabileceğini ima eder.

Edirne, Silivri’ye bakmak

Eğer durum buysa, o zaman nereye bakacağımız da siyasi bir anlam kazanır. Gözler kaçınılmaz olarak Edirne ve Silivri’ye çevrilir — Türkiye’de siyasi tutukluluk ve tartışmalı yargı süreçlerinin sembolik mekânlarına.

Bu yerlere bakmak, yalnızca bireysel vakaları gündeme getirmek değildir; daha geniş bir yapısal sorunu görünür kılmaktır. Adaletsizlik soyut bir mesele değil, somut olarak yaşanan bir deneyim. Bu anlamda, hangi çelişkinin esas olduğu sorusu, aynı zamanda kimin deneyimini merkez aldığımızla da ilgili.

Hangi çelişki, hangi gelecek?

O halde, çelişki meselesi aynı zamanda bir önceliklendirme meselesi. Marksist terimlerle ifade edilsin ya da edilmesin, temel soru değişmez: Siyasi eylemi bugün hangi sorun belirlemeli?

İçinde bulunduğumuz koşullarda bu soruya verilen farklı yanıtlar bir arada varlığını sürdürmekte. Ekonomik sorunlar, Kürt meselesi ve demokratik gerileme farklı “temel problemler” olarak öne çıkmakta. Ancak bunlar arasında seçim yapmak nötr değil. Bu seçim değerleri, yargıları ve siyasi yönelimleri yansıtır.

Demokrasi ve adaletin önceliklendirilmesi gerektiğini savunmak, diğer çözümlerin de ancak bu zemin üzerinde anlamlı olabileceği iddiasına dayanır. Bu, adaletsizliğe maruz kalanların deneyimini merkezî kabul etmektir.

Bu tek mümkün cevap olmayabilir. Ancak özellikle hukuk ile siyasetin, adalet ile iktidarın sınırlarının giderek belirsizleştiği bir bağlamda, en ciddi ve en acil yanıt adaylarından biri.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.