Önder Özden yazdı: Vicdan suskunluğu

Vicdanın, aslında bize yol gösterdiğini düşünürüz, bize yol göstermesini talep ederiz; yönümüzü ne zaman kaybetsek bize rehberlik eden Kutup Yıldızı gibi. Eylemlerimizin sonuçlarını hatırlatması, masum insanlara zarar vermememiz gerektiğini söylemesi ve başkalarına nasıl davrandığımız konusunda bizi dikkatli olmaya çağırması beklenir. En ideal haliyle vicdan, bizi iyi olana yönlendirir. Yaptıklarımızı bize geri yansıtır, nerede hata yaptığımızı gösterir ve nasıl daha iyi davranabileceğimizi düşündürür. Bir bakımdan vicdan, yalnızca pasif bir his değil, aktif bir rehberdir.

Önder Özden yazdı: Vicdan suskunluğu
Önder Özden yazdı: Vicdan suskunluğu

Özünde ise vicdan bitimsiz bir diyalog. Kendimizle kurduğumuz bir konuşmadır; eylemlerimizi, davranışlarımızı ve bu dünyada kendimizi nasıl konumlandırdığımızı değerlendirdiğimiz, hiç sona ermeyen bir iç muhasebe süreci. Sorarız, cevaplarız, yeniden düşünürüz. Bu diyalog süreklidir; zihnimizde eylemlerimiz, ilişkilerimiz, varoluşumuz üzerine durmaksızın devam eder. Vicdan, tam da bu içsel alışveriş sayesinde işlevini yerine getirir; sabit bir kurallar bütünü olarak değil, yaşayan bir düşünme süreci olarak.

Gerekçelerin yükü altında

Ama bazen vicdanın rolü değişime uğrar gibidir. Vicdan, bizi kötüden uzaklaştırmak yerine, kötücül eylemleri meşrulaştıran bir sahne kurmaya başlar. Bize sunduğu şey artık bir uyarı değil, bir gerekçelendirmedir. Bu noktada vicdan, düzeltici bir güç olmaktan çıkar ve meşrulaştırıcı bir mekanizmaya dönüşür.

Bu dönüşüm bazen fark edilmeden, kimi zaman da dış dünyanın gürültüsüyle başlar. Sorgulaması gereken iç ses, bu kez bizi rahatlatır. Bize bazı koşullarda başkalarına zarar vermenin kabul edilebilir olduğunu, yaptıklarımızın gerekli olduğunu, amaçların araçları haklı çıkardığını fısıldar. Engel olması gereken şey izin verir hale gelir. Uyarı olması gereken şey, onaya dönüşür.

Söz konusu dönüşüm özellikle güçle ilişkili olduğunda daha görünür hale gelir. Güç arayışı merkeze yerleştiğinde vicdan da ona göre şekillenir. Eğer yaptıklarımız gücü korumaya ya da artırmaya hizmet ediyorsa, bu süreçte verilen zarar, başkalarına verilen acı önemsizleşir. Masum insanları hedef alan adaletsizlikler, bu anlatının içinde erir ve meşrulaştırılır.

Diyalogdan monoloğa

Böyle bir durumda vicdanın özü olan diyalog zayıflamaya başlar. Artık kendimizi eskisi gibi duymayız. İçsel konuşma yerini monoloğa, tek sesliliğe bırakır.

Bu tek ses artık sorgulayan bir iç sesten değil; gücün, otoritenin, dışsal etkilerin yankısından oluşur. Vicdanın katılımcıları, yani bu sürecin asıl unsuru olması gereken taraflar, giderek pasif alıcılara dönüşür. Sorgulama ortadan kalkar. Vicdanın temelini oluşturan karşılıklı düşünme hali, yerini tek yönlü bir anlatıya bırakır.

Ve bu anlatı içinde her şey meşrulaştırılabilir hale gelir. Normalde kabul edilemez olan eylemler “gerekli” ya da hatta “doğru” olarak yeniden çerçevelenir. Diyaloğun yokluğu, bizi durdurabilecek olan gerilimi de ortadan kaldırır. Bu gerilim kaybolduğunda vicdan artık ne sorgular ne de yön gösterir.

Bu noktada vicdan tehlikeli bir sese dönüşür; bir buyruk halini alır. Artık adaletsiz eylemleri sınırlamaz; onları mümkün kılar. Hatta bir anlamda ölümcül bir araca dönüşür — adaletsizliği meşrulaştırmak, zulmü aklamak ve asla kabul edilmemesi gereken şeyleri normalleştirmek için.

Vicdan suskunluğu

Yine de vicdan sadece bir yargılama mekanizması değildir. Sonuçlara ulaşan bir sistem olmanın ötesindedir; temelde bir arayış sürecidir.

Vicdan, dinlemekle ilgilidir — kendimizi, başkalarını ve dünyayı dinlemekle. Bu diyalog yalnızca bir sonuca ulaşmak için değil, arayışın kendisi için vardır. Bir şey bulmak son değildir; daha derin bir sürecin başlangıcıdır. Her farkındalık yeni sorular doğurur, yeni bir düşünme süreci başlatır.

Bu anlamda vicdan hiçbir zaman sona ulaşmaz. Sürekli hareket halindedir; içe ve dışa doğru bitmeyen bir bakıştır. Durmaz, sürekli yeniden başlar. Bir sonuca ulaşmış gibi görünse bile, yeniden açılır.

Ama bu süreç kesintiye uğradığında, diyalog yerini monoloğa bıraktığında, dinleme yerini kesinliğe terk ettiğinde, sonuçlar katlanılması güç bir yük haline gelir. Arayışın yokluğu bir boşluk yaratır ve o boşlukta kötücül eylemler sorgulanmadan kök salar.

Güç, kurumlar ve vicdanın susturulması

Bu durum, vicdanını yitirmiş ya da bastırmış kişilerin iktidarda olduğu ya da iktidara hizmet ettiği durumlarda daha da tehlikeli hale gelir. Yargı, kurumlar, kurallar ve düzenlemeler kullanılarak kötücül eylemler gerçekleştirilip meşrulaştırıldığında, vicdanın çarpıtılması artık yapısal bir boyut kazanır.

Bu noktada yalnızca bireyler değil, bütün sistem ve yapı etkilenir. Adaleti sağlamak için var olan mekanizmalar, adaletsizliği sürdürmenin araçlarına dönüşür. Meşruiyet dili, yanlış olanı örtmek için kullanılır.

Burada dinleme neredeyse tamamen ortadan kalkar. Sorgulama yoktur, şüpheye yer yoktur. Sistem kendini yeniden üretir ve vicdan, yaşayan bir diyalog olarak silinmiş gibi görünür.

İç sesin sürekliliği

Ama yine de vicdan tamamen susturulamaz, ısrarcıdır; tarihe kendini kaydeder. Bastırılsa da, çarpıtılsa da, yok sayılmaya çalışılsa da bir şekilde geri döner.

Bu dönüş bazen eylemlerin sonuçlarında ortaya çıkar -inkâr edilemeyen acılarda. Bazen çocukların ağlayışında, zarar görenlerin yaşadıklarında, göz ardı edilemeyen adaletsizliklerde kendini ifade eder. Bunlar soyut hatırlatmalar değil, somut gerçekliklerdir.

Dünya bir ayna haline gelir. Yapılanların sonuçlarını geri yansıtır. Ve bu yansımada huzursuz eden, tam anlamıyla bastırılamayan hakikat ayyuka çıkar.

Kulaklarını kapatmaya çalışanlar bile bundan tamamen kaçamaz. Her zaman bir an, bir karşılaşma, bir gerçeklik parçası ortaya çıkar. Bu anlar vicdanın sesini taşır; ne kadar bastırılmış olursa olsun.

Susturulamayan tanıklık

Bu bakımdan seslerin bastırılamaz gerçekliği kendini dayatır, kendini iktidarın, ve gücün sınırları içine hapsetmiş olanların kaçış yollarını daraltır. Kimileri kulaklarını tıkasa bile, acının vicdanı çağıran sesi yankılanmaya devam eder.

Bazen vicdanın tarihe kaydettiği çığlık, vicdanları körelmiş olanlar tarafından duyulur kılınır; ancak bu çığlığa yanıt vermelerinin nedeni ne olursa olsun, yapabildikleri tek şey, işlenmiş haksızlıkları ve kendilerinin mesul olduğu adaletsizlikleri tarihin derin dokusuna daha da keskin bir şekilde yazmaktır. Edimleri yalnızca o çığlığın yankısını güçlendirir.

Vicdan, dolayısıyla, yalnızca içsel bir diyalog değildir; başkalarının varlığıyla, konuşan seslerle ve inkâr edilemeyen gerçekliklerle de beslenir.

Bu hatırlatmalar farklı şekillerde karşımıza çıkar. Yaşanmış deneyimlerde, adaletsizliğin görünür sonuçlarında, susmayı reddeden insanların varlığında. Bunlar monoloğu kesintiye uğratır, anlatıyı sarsar ve diyalog ihtimalini yeniden açar.

Koşullar ne kadar karanlık olursa olsun, bu sesler, acının ve adaletsizliğin bu çığlığı vazgeçilmezdir. Yalnızca dışsal değillerdir; herkesi yeniden vicdanın içsel diyaloğuna bağlar ve bu diyaloğa davet eder.

Diyaloğu geri kazanmak

Vicdan, en iyi haliyle sabit bir otorite değil, yaşayan bir konuşma. Sorgulayan, dinleyen ve durmadan arayan bir diyalog. Bu diyalog monoloğa dönüştüğünde, güç tarafından ele geçirilip meşrulaştırma aracına dönüştürüldüğünde, sonuçları yıkıcı bir yekûn oluşturur.

Yine de vicdanın imkânı ortadan kalkmaz. Tamamen yok edilemez. Ortaya çıkmaya, rahatsız etmeye, hatırlatmaya devam eder. Bu nedenle belki de mesele, vicdanın bizi kendiliğinden yönlendireceğini varsaymak değil; onu mümkün kılan diyaloğu bilinçli bir çabayla sürdürmektir. Bu diyaloğu var kılmak, ısrarla başkalarını bu diyaloğa davet etmektir.

Çünkü o diyalog kaybolduğunda geriye kalan şey sessizlik değil; kendini artık sorgulamayan kötücül bir ses, gürültüdür.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.