Ayşe Çavdar yazdı: E bu muhalefet daha ne yapsın – Birkaç somut öneri

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İstisnasız hepimize kaybettiren bir adımla bir kez daha yine o “kazanmış” gibi göründü. Ona kazandıran bu adımın hepimize çıkan faturasını on yıllar boyunca hep birlikte ödeyeceğiz. Onun artık olmadığı gelecek zamanlarda bile çocuklarımız, bizden sonraki kuşaklar, bu anlık zaferi kazanmak için yarattığı hasarı tamir etmeye uğraşacaklar. Fakat işte artık geride bıraktığımız günün ve onun tek başına, hepimizi yok sayarak yaptığı gösterinin sonunda, umudumuzu kelimenin tam anlamıyla “bağlayan” muhalefetteki tüm siyasi partilerin ters köşeye düştüğüne tanık olduk bir kez daha. Sebebi, birçoklarımızın tespit ettiği üzere bütün ağırlıklarını, söylemsel sermayelerini tek bir taşa, dövize bağlamalarıydı. Haksız değillerdi, doğru söylüyorlardı. Hiçbir iktisat teorisinde yeri olmayan bir iş yapmaktaydı ısrarla ve inatla. Muhalefetin gözden kaçırdığı şey ise, onun rasyonalitesinin merkezinde ne olduğu idi. Türk Lirası’nın ışık hızında değer kaybı hepimizi yoksullaştırıyor, hatta köleleştiriyordu. Üstelik anladığım kadarıyla o değer kaybı bertaraf edilmiş hatta ötelenmiş de olmadı. Parası olanların kaybının, parası olmayanlardan toplanan vergilerle tazmin edileceği bir acayip düzenek kuruldu. Bu düzeneğin maliyeti de üç kuruş birikimini, hatta ay başında aldığı maaşını değer kaybından korumak için dövizde tutanlara çıkartıldı ilk kalemde. Şu manzarayı Deli Dumrul görse kafasındaki börkü çıkarır yere çalardı, “Ben bunu niye düşünemedim, ne demeye o kuru derenin üzerine köprü yapmakla yordum kendiceğizimi” diye hayıflanaraktan. Bir anda büyücek bir moral bozukluğu yaşayan muhalefetin önde gelenleri, sözcüleri, onun hepimizin ortak çıkarını değil, kendi gösterisinin görkemini ve albenisini düşünen biri olduğunu, gösteriyi sürdürmek için hiçbir çılgınlıktan kaçınmayacağını unuttular. O görkem ve albeni, ona ve yakın çevresine kısa vadede (uzun vadede tadını çıkarabilecekleri) kazançlar sağlayan ama hepimize kaybettiren, bugüne kadar defaatle hatta kesintisiz tanık olduğumuz mal, mülk ve para transferinin garantisi.

Sözün kısası, şu son bir haftada tanık olduğumuz şey defalarca tecrübe ettiğimiz döngüsel bir örüntünün bir kez daha devrini tamamlamasından başka bir şey değildi. Sırada bir benzerinin daha olduğundan da adımız gibi eminiz. Sevilay Çelenk’in pek yerinde ifadesiyle, merkebini kaybettirip kaybettirip buldurarak güven kazanma siyaseti. Şu işe yarıyor bu siyaset: Kendisinin çekirdeğini oluşturduğu çoktan konsolide olmuş ve her şeyini hep birlikte kaybetmekte olanlardan (çıkarları/beklentileri ve/ya duyguları/inançları yoluyla) ayrışmış çevreye artık iyice koyulaşan bir umutsuzlukla beklenen gol sevincini yaşatmak ve rakip takımın moralini bozmak. Kendi taraftarını kızgın kumlardan serin denizlere atarken, rakip takım taraftarlarının ayakları altındaki kumun ateşini harlamak. Siyasete atıldığı ilk günden itibaren öyle bir tribün kurdu ki kendisi için, onu izleyenlerin bir kısmı golün kendi kalelerine atılmasına aldırmıyor bile. Gol olsun yeter. Rakip takımı umutsuzluğa sürükleyen de herkesin bildiği bu gerçeğin sürekli yüzlerine vurulması. Bu tribünün nasıl kurulduğunu yıllardır tartışıyoruz. Dünyanın her yerindeki sağ popülist “lider”lerin de başvurduğu bu siyasetin iki ayağı var: İlki “yerli ve milli” boşgösterenleri (dini ve milli kimliği oluşturan kimi temsiller ve sembollerden söz ediyorum) kişisel hırs, hınç, öfke, haset, umutsuzluk, çeşitli türden kompleksler, korkular ve bu türlü hissiyatı tatmin edermiş gibi yapan telafi mekanizmaları ile tıka basa doldurmak. İkincisi, sahici bir dünya görüşünden yoksun, kolaycı, fırsatçı; dünyadaki emel ve hevesi güç kazanmak ve o gücü korumaktan ibaret her siyasetçinin şu ya da bu şekilde başvuracağı tüm yollara önüne çıkan bütün kurumsal, hukuki, toplumsal, etik sınırları, o anda sahip olduğu güçle ortadan kaldırmak. Bu yolla inşa ettiği tribünde, o ne yaparsa yapsın alkışlayanların ortak özelliği ise topun kendi kalelerini delip geçmesine bile aldırmayacak kadar gole susamış olmaları. Golü atan kendi forvetleri olduğu halde kaybeden tarafta kaldıkları için de bu susuzluk asla dinmiyor, aksine her golde katmerleniyor. Oyunun kurallarının kendi lehlerine tamamen ve radikal bir şekilde değişeceği günün hayaliyle forveti alkışlamaya devam ediyorlar. Hakemler mi dediniz? Hepsi rehin alınmış vaziyette. Kimde nasıl bir zaaf bulduysa orasından bağladı idraklerini. Sarı ve kırmızı kartları ele geçirdi. Geriye kalanlar da dehşetengiz bir şaşkınlıkla, ibret almaktan bile aciz bir halde izliyorlar bu acayip maçı. Peki kim kazanıyor? Belli ki yalnız değil. Bir de bahisçileri var. Paralarını ona ve onun kurduğu tribünle arasındaki bu alelacayip ilişkiye yatırdıkça kazanan bahisçiler. Öyle gizli saklı kişiler de değiller. Tek ahlaki ölçünün kazanmak olduğu bu ayarsız oyun dışında hiçbir yerde, hiçbir şey olamayacaklarını çok iyi bilen bahisçiler bunlar.

Burnumuzu bataktan çıkarmak

E peki ne yapacağız? Bu hepimizi, müşterek geleceğimizi, birbirimize olan sevgimizi, saygımızı, yakınlığımızı, dostluğumuzu, yoldaşlığımızı, ortak neyimiz varsa hepsini kemiren; bizi toplum olmaktan çıkarmakla kalmayıp, içine itelediği umutsuzlukla, korkuyla, endişeyle her birimizi kendi köşesinde yalnızlaştıran; dünyadan, ülkeden, kendimizden beklentilerimizi “sıfırlayan” bu tüketici döngüden nasıl kurtulacağız? Tanıdığım herkes gibi ben de durmaksızın bu meseleye kafa yoruyorum. Müsaadenizle aklıma gelen birkaç somut öneriyi sıralayacağım.

Somut dedimse de en soyut olandan başlamak istiyorum.

Hem hayatın her alanına temas eden geniş anlamlı Siyaset’te, hem de başlıca aktörünün kurumsal partiler olduğu (ne yazık ki) dar anlamlı siyasette, birbirimizle, burnumuzu az önce tasvir ettiğim batak oyunundan çıkararak ilişkilenmenin yollarını bularak işe koyulabiliriz. Kolay değil. Aşağı yukarı 20 yıldır iktidarda olan ve elinin hatta gözünün değdiği her şeyin yapısını ve dokusunu kendisine benzeten bir iktidardan söz ediyoruz. Lakin gündelik siyasi tartışmayı ve müzakereyi, “Ondan nasıl kurtuluruz?” sorusu yerine, “Nasıl bir hayat istiyoruz?” ve “Birbirimizin nesi oluyoruz, olmak istiyoruz?” soruları üzerine kurmadıkça “ondan kurtulmak” da mümkün olmayacak. Bir başka deyişle ondan kurtuluş, onu ve tribününü geriye kalanların hayatının merkezi olmaktan çıkarmakla başlayacak. Hani şu gündemi kim kontrol ediyor, o mu, muhalefet mi, deyip durduğumuz bahis var ya, işte o, tam olarak bu vaziyetle ilgili. Hayatın merkezini o olmaktan çıkarttığımızda, Boğaçhan boğanın alnına dayadığı yumruğu çektiğinde, ondan başka bir şeyler konuşabildiğimizde, birbirimizin yüzüne baktığımızda onun yarattığı yıkıcı etkinin ardında kalanı da görebilmeye başlayacağız. Bu önerinin paradoksal bir tarafı olduğunun farkındayım. Ancak onu, 20 yıldır iktidarda olmanın yarattığı avantajdan mahrum bırakmanın en dolaysız yolu da bu. Çok uzun zamandır hiç konuşmadığımız şeyleri konuşabiliriz. Mesela geleceği nasıl kuracağımızı, çocuklarımız için nasıl bir hayat istediğimizi, kayıplarımızı nasıl telafi edeceğimizi, birikmiş yaslarımızı nasıl tutacağımızı, aramızdaki kırgınlıkları nasıl gidereceğimizi, adaleti nasıl tartışacağımızı, eşitlikten ne kastettiğimizi… Konuşmadığımız, boşlukta bıraktığımız her mevzunun içini o dolduruyor. Her şey bu kadar yıkılmışken, her birimizin aklına gelen her çareyi konuşabiliriz. Aynı gemide değiliz, deniz de kurudu artık; ama hepimiz değilse bile çoğumuz aynı enkazın altındayız. Kendini kurtarıcı zannedenler de dahil buna.

Kolay ama zor şeyler

Tahmin ettiğiniz gibi, muhalefet partilerine de tam bu yerde geliyoruz. Bu soyut başlangıç aklıma gelen somut önerilerin de temelini oluşturuyor.

  1. Onu eleştirmeye, kötülemeye, komik duruma düşürmeye, onunla kavga etmeye odaklanan, onu doğrudan muhatap alan siyasi söylem işe yaramıyor (CHP ve İYİP). Fakat bunun aksi, yani onun kandırıldığını, oyuna getirildiğini, çevresindeki haris tipler tarafından tufaya düşürüldüğünü, güç zehirlenmesi yüzünden yoldan çıktığını iddia eden (Deva, Gelecek, kısmen SP) söylem de işlevsiz. İkisine de kısmen sirayet eden, “Bilmiyor, anlamıyor, o ne anlar iktisattan” minvalindeki söylem de yalnız zaten muhalif olanları cezbediyor. Yani bu üç söylem türü de eski ya da yeni muhaliflerin birbirlerine propaganda yapmalarından ibaret. Saklamanın lüzumu yok, sözünü ettiğim siyasi partilerin gevşek de olsa bir ittifak oluşturmalarının, bunun için çaba sarf ediyor gibi görünmelerinin tek sebebi, onu ancak birlikte yenebileceklerini bilmeleri. Sanılanın aksine bu, ana akım muhalefet ittifakının zayıf değil güçlü tarafı. “Her konuda değil, bu konuda hemfikiriz, diğer konulardaki görüş ayrılıklarımızı konuşmayı ve fikirlerimizi hayata geçirmek için yarışmayı, oyunun herkes tarafından kabul görmüş kurallarını kendi lehine bozarak sahayı kapatan bu oyuncuyu hep birlikte yendikten sonraya erteledik” diyebilirler. Bunu böylece derken bir yandan da aralarındaki müzakereyi şeffaflaştırarak, kurdukları oyuna mümkün olduğunca çok oyuncunun katılmasını sağlayabilirler. Kapalı kapılar ardında konuştukları şeylerin, hepimizin önünde konuşmaktan utandıkları şeyler olduğunu bilmediğimizi düşünmüyorlardır umarım. Ahali önünde konuşmaktan imtina ettikleri şeyleri kaldırabilirler masadan. Çünkü kuralsız sahada oynanan çılgın bir oyuna maruz kalmak yerine, herkesin katılabileceği yeni bir oyun (güçlendirilmiş parlamenter rejim) kuracaklarını iddia ediyorlar. Bu yeni oyunu kurma süreci, kuracakları oyunun içeriğiyle uyumlu olmak zorunda. Oyun benzetmesi yaptım diye iş ciddi değilmiş gibi düşünmeyin ne olur (siyasetçilere diyorum). Hepimiz için hayat-memat meselesi. Siyasi parti liderleri ve teşkilatları için bu bir iktidar oyunu olabilir, tavır ve davranışları henüz bundan öte bir mana veremediklerinin başlıca ispatı. Fakat sıradan yurttaşlar, yani geriye kalan hepimiz için boğazımızda sıralanmış yumrulardan kurtulma mücadelesi bu. Hepimizin hayatları askıda. İşte bu yüzden, siyasi liderler ve teşkilatları, kendileri için iktidar mücadelesi olanın herkes için ne anlama geldiğini iyi anladıklarını ispatlamak (evet ispatlamak) üzere, bir yolunu bulup aralarındaki iktidar mücadelesini “geçiş süreci”nden sonraya ertelediklerine dair işaretler vermeliler topluma.
  2. Onun kelimelerini, söz kalıplarını kullanmamalı, ortak ve ondan bağımsız bir dil geliştirmeliler. İlk aklıma gelenler, sinirlerimi hoplatan ve güzelim “algı” kelimesine büyük bir haksızlık olan “algı yönetmek,” ikincisi “dik durmak,” (daha çok var) ama asıl şu son zamanlarda hepsinin takıldığı “nas” sözcüğü. Onun kalıplarını kullandıkları her durumda, farkında olmadan ona tezahürat yapıyorlar. Muhalif siyasetçilerin tüm siyasi manevralarını “algı yönetme” kalıbıyla bertaraf ediyor. Onlar da dönüp onu “algı yönetmek”le suçluyor ve böylelikle farkında olmadan onu kendilerine “usta” bellediklerini itiraf ediyorlar. O, kendi adına “dik durmak”la övünüyor, onun saldırılarına cevap verirken muhalefet liderleri de “dik durduklarını” söylüyorlar. Demek istiyorlar ki, “Seni örnek alıyorum, tıpkı senin gibiyim, senden aşağı kalır yanım yok.” O “nas”tan söz ettiğinde, danışmanlarının hazırladığı “nas” notlarını okuyarak onun referans kümesini kendi referans kümeleri olarak işe koşmuş, dolayısıyla onu, üstelik karşı çıktıklarını zannederken onaylıyor ve güçlendiriyorlar. Kendi cümlelerini, kendi kalıplarını bulmalı muhalif siyasetçiler de; yetmez bir de aralarında onun başvuramayacağı bir dille konuşmalılar, aralarındaki ilişkiyi o dilden tanımalıyız, öbürünün kelimelerinden değil. Onu andıran tüm ifadelerden, tavır ve hareketlerden uzak durmalılar, ki dertlerinin onun yerini doldurmak olmadığından emin olsun herkes. Çünkü onu eleştirmek için bile ona ihtiyaç duyan siyasetçiler, siyasi tahayyüllerinin merkezinde ondan başka hiç kimse olmadığını ele veriyorlar. El birliğiyle siyasi dili ondan arındırmalıyız ki, işgal ettiği siyasi alan da ondan özgürleşsin. Bu da onu yansılamamak ve yankılamamakla mümkün. Ondan laf ve söz kalıbı, referans ödünç alan her siyasetçi, yalnız siyasetçiler değil bizler de, bulunduğumuz her mecrayı, sarkazmın dibine de vursak, onun propaganda mecrasına dönüştürüyoruz farkında olmadan.
  3. Referans demişken. Çok, ama çok uzun zamandır yalnız siyasetçiler değil hemen tüm muhalefet onu, temel referans kaynaklarından biri olan İslam ve dindarlıkla çelişkilerini vurgulayarak eleştiriyor. Oysa onun varlığı, o tribündekilerin, gerektiğinde o kaynaklarla çelişmek pahasına bile olsa hayatlarını, o kaynakların hilafına bile olsa arzu ettikleri yönde sürdürmelerini teminat altına alıyor. Kestirmeden söyleyeyim, pek çoğumuzun onun çelişkisi gibi gördüğü o şeyler, onun o tribündeki gücünün kaynağını oluşturuyor. Onun varlığı ve yakınlarına sağladığı ayrıcalıklar, “Allah’ın inananları nasıl ödüllendirdiği”ne dair işaretler olarak görünüyor sözünü ettiğim tribünden. Dolayısıyla söz konusu “nas” çelişkileri yüze vurulduğunda, onun yokluğunda o çelişkilerin tekrar işlerlik kazanacağı, dolayısıyla onun “mü’min”ler için icat ettiği tevil yollarının geçerli olmayacağı haberi veriliyor. Bu da onca inançlı dindarın ondan vazgeçmemesinin başlıca sebeplerinden biri. Bir günah varsa bile, o işlediği için günah olmaktan çıkıyor ve herkes tarafından işlenebilir hale geliyor (imam-cemaat diyalektiği). Biz, “ama bu senin yaptığın günah” dediğimizde, onun yokluğunda artık o günahın yeniden işlenemez olacağı haberini veriyoruz. Bu tuhaf söylemsel tuzağa düşmemenin tertemiz bir yolu var. Onun referanslarıyla konuşmamak. Memleket idaresi söz konusu olduğunda referans anayasa, teamüller ve yasalardır; din, hele onun bizatihi ürettiği siyasetle tevil ettiği din hiç değil. Onun kendisiyle ya da inandığı dinle arasındaki çelişki kendini bağlar, o çelişkiyi siyasi tartışmanın konusu haline getirdiğimizde yaptığımız tek şey onun “marka” değerini güçlendirmek. Boğanın alnındaki yumruklar arasında en güçlüsü ve ısrarcısı da bu. Çünkü hemen ilk akla gelen, en kolay yol “çelişki” kovalamak. Onu güçlendiren şey tutarlılıkları değil oysa, gönlünün arzu ettiğince tutarsız olacak kadar “güç”lü olması, sıkışınca kendisini tutan hiçbir bağ tanımaması.
  4. Ana akım muhalefet liderlerinin düşündüklerinin aksine, çok az insan kendisi için mücadele eden birilerinin varlığından emin olmak istiyor ya da siyasetçileri böylesi kahramanlar olarak görüyor. Herkes kendi hayatı için, gücü ve aklı yettiğince mücadele ediyor. İhtiyaç duyulan ve onun siyasetine alternatif olan şey, mücadele sahalarının genişletilmesi ve ortaklaştırılması. Hepimizin mücadelesi bir şekilde birbirini andırıyor ama yan yana gelip mücadele edecek kanallar ya iktidar ya siyasi partiler tarafından kapatılmış ya da değersizleştirilmiş vaziyette. Siyasi partiler toplumu, toplum siyasi partileri suçlayıp duruyor sürekli. Bu kulaklar bir tartışmada kendisini eleştiren bir gence, “Bizler saygın insanlarız, işimizi gücümüzü bıraktık sizin için siyaset yapıyoruz, onu da beğenmiyorsunuz” diyen genel başkan yardımcısı duydu. Kimse bir siyasetçiyi kendisi olduğu için beğenmek zorunda olmadığı gibi, önümüzdeki ilk seçimde verilecek oylar da siyasetçilere yönelik beğeniden kaynaklanmayacak. Siyasetçilerin birbirleriyle yan yana durarak ortak meselelerimizi çözme kapasiteleri desteklenecek sadece. 2019 yerel seçimlerinde, o gün olduğu kadarıyla o kapasitenin herkese yaşattığı zafer duygusuna her biri yakından tanık oldukları halde, o günden beri o kapasiteyi genişletmek dışında tüm yollara başvurdular. Herkesin kendi hesabına çalıştığı mantıksız, lüzumsuz, apaçık bir dağılma dönemi yaşıyoruz son altı aydır ve bu, kimsenin gözünden kaçmıyor. Oysa düzenli olarak bir araya gelseler, herkesin gözleri önünde konuşsalar, şakalaşsalar, gerekirse hemfikir olmadıkları için geleceğe erteledikleri işleri de sıralasalar… Sadece bunu yaparak, aslında en çok da bunu yaparak, ondan uzak ve herkese yakın olduklarını ifade ve ispat edebilirler. Ne yaptıklarını bildiklerini, rekabetçi bir yoldaşlığın da mümkün olduğunu, siyasi rekabetin ille de düşmanlık olmadığını hatırlatarak, onun kendisine yer açmak için kapattığı siyasi alanı tekrar genişletebilirler. Ondan ve onun sarı ve kırmızı kartlarından ancak birbirlerine yakın durarak özgürleşebilirler.

Siyasetin alanını açmak

Bu yazıyı daha da uzatmamak için devam etmeyeceğim. Ama demeye çalıştığım onun manevra alanına sıkışmış (dar anlamdaki) siyaseti açmaktan başka çaremizin olmadığı. Orası açılmalı ki geniş anlamlı Siyaset’in alanında umut çoğalsın ve değişim başlasın. Değişim ve gelecek, burunları iktidar mücadelesinden çıkmayan siyasi partilerin değil, toplumun geniş anlamda Siyaset’in sahasında örgütleyeceği bir hadise. O hadiseye katkıda bulunmayan tüm siyasi partiler, değişimden esirgedikleri katkı ölçüsünde kısaltıyorlar ömürlerini, henüz farkında olmasalar da.

Deva ve Gelecek partileri, görebilecekleri, onlara düşen en kıymetli işlevden imtina ederek, yani AKP’li yıllarının tam teşekküllü bir nefis muhasebesini yapmayarak, tam aksi istikamette birer tıkaça dönüştüler. Bir nefis muhasebesi dili oluşturarak tribündeki havanın dağılmasına katkıda bulunabilirlerdi. Onun yerine “Nedenmiş o, biz ne yaptık ki?” diye başladıkları sözü, “Özeleştiri veriyoruz, keşke o zaman konuşsaydık” sınırında bırakmaları yüzünden tribünde kendiliğinden oluşabilecek çözülmenin de önüne geçtiler. Gerek AKP’den kopan ve kararsızlarda kalan seçmenlerde, gerekse kadrolu muhalif seçmende bu kadar zor karşılık bulmalarının sebebi de bu. Bu “direnç”lerinin maliyetini göremeyecek kadar alışmışlardı iktidar mahfilinden konuşmaya. Hâlâ da oradan konuşuyorlar hem birbirlerine, hem ittifaktaki diğer partilere, işin garip tarafı, hem de hepimize.

CHP ve İYİP’in ortak ve en büyük hatası ise, AKP-MHP koalisyonunun çekirdek seçmenini merkeze alarak siyaset yapmaları ve oraya Deva ve Gelecek’in rehberliğiyle daha kolay ulaşacaklarını sanmaları. Bütün o zorlama yerli, milli, dini referanslarla güven değil güvensizlik telkin ettiler hem kendi seçmenlerine hem de oradakilere. AKP-MHP’nin her dönemde nasıl dil ve siyaset değiştirdiğini, orada o değişimlere rağmen ve hatta o değişim kabiliyeti için kalan seçmeni, onun sabiti olarak var saydıkları değerlerle cezbedebileceklerini düşündüler. Oysa AKP-MHP seçmeni o sabitlere değil, o sabitleri uygulamalı siyasette tevil etme becerisine meftun oldu hep. O beceri sayesinde “nas”la arasındaki çelişkiyi gönül rahatlığıyla kazanca, tanınmaya, duygusal tatmine dönüştürüp yoluna devam edebildi çünkü. Fakat bu beceri için uzun süre iktidarda olmak ve o ölçüde çürümek gerekir, muhalefet tevil yeri değildir. Üstelik ortak meselemiz dine ya da millete yeni bir ilmihal yazmak değil. Geçin onu bir kalem. Muhafazakâra muhafazakârlık, dindara dindarlık, milliyetçiye milliyetçilik satarak siyaset yapılamayacağını umarım bir gün ana akım muhalefet partileri de anlar.

Üstelik böylesi bir pazarlamaya hiç ihtiyaçları yok. Hatta pazara hiçbir şey çıkarmalarına da gerek yok, çünkü tedavüle sürebilecekleri her türlü dini, milli, yerli değer çoktan aşırı şişirilip patlatılmış birer balon gibi salınmakta pazar yerindeki çadır iplerinde. Yapmaları gereken tek şey, “Biz AKP-MHP gibi olmayacağız” demeden, hal diliyle bunu göstermek. Yan yana durmak, önce birbirleriyle herkesin önünde ve sonra herkesle her şeyi konuşabileceklerini, birbirleriyle olan iktidar yarışını oyunun kurallarını yeniden ve herkesi kapsayacak şekilde belirledikten sonraya ertelediklerini ilan etmek. Hepsi bu. Zor değil, imkânsız değil. Peki o zaman sorun ne?

Bir yıl daha biteyazdı bu arada. En kötüsü geride kalmış olsun. Yeni yıl hepimize sağlık, mutluluk ve umut getirsin…

Ayşe Çavdar’ın önceki yazıları:

Ortak bir şeyleri kalmayanların ortaklığı

Hayaller, gerçekler ve vazgeçmeyenler

Krallar, istatistikler ve Mahruze Teyze

İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus