Ayşe Çavdar yazdı: Krallar, istatistikler ve Mahruze Teyze

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Birini en verimli çağında, elinden “boktan işler”imizi, içinde debelendiğimiz borç bataklarını okuyup daha neler neler söyleyeceğini hevesle beklerken; diğerini nice öğrenciler yetiştirdikten, zihin kapılarımızı ardına kadar aralamak için yüzlerce meraklı öykü anlattıktan sonra kaybettiğimiz iki değerli antropoloğun müthiş bir çalışması yayınlanmıştı 2017’de. Okuduğumdan beri ne zaman “yerli-milli” lafını duysam aklıma geliyor bu kitap ve ulus-devlet fikrinin henüz ter-ü taze iken, zaten olmayacak muradına tabiatıyla erememiş bir varlık olarak tarihe karışmakta olduğunu düşünüyorum bir kez daha. Her tekrar edildiklerinde içleri daha da boşalan bu iki kelime, kamu alem olmaklığımızın tüm materyal ifadelerini; şehirlerimizi, köylerimizi, dağlarımızı, taşlarımızı, ağaçlarımızı, kuşlarımızı, emeğimizi, bedenlerimizi, hepsi çoktan ve tümüyle batıl olmuş inançlarımızı, iyisiyle kötüsüyle geçmişimizi, içerdiği bütün ihtimalleriyle geleceğimizi ve müşterek heveslerimizi satıp savıp hovardalıkta harcayanların tespihi ve zikri olmaları da tesadüf değil. Tespihin sahipleri, bu zikirle öldürdüler en sevdiklerini.

Sözünü ettiğim kitabın adı On Kings (HAU Books, Chicago, çevrilmedi henüz Türkçe’ye, adı herhalde “Krallar Üzerine” olurdu), antropologlar ise David Graeber ve Marshall Sahlins. Krallık mı? Ne alaka? Hem antropologlar modern toplumlara hakim olan siyasi örüntüleri nereden bilsinler? Zaten “ilkel” (hadi canım, bunu diyen de çıkmaz herhalde) kabilelere bakarak üretilmiş teorilerin bizimle ne alakası olabilir? Vallahi de var, billahi de var. Tarihsel antropolojinin bazen eğlenceli, bazen kederli tarafı, bunca “gelişme”ye, “bilimliliğe” ve teknolojiye rağmen kimi örüntülerin, aslında en temel olanların, nasıl da direngen olduklarını, en yok olup gittiklerini, canlarını nihayet cehenneme gönderdiğimizi zannettiğimiz zamanlarda karanlık bir örtünün arkasından “ce-eeee” diye çıkıp ödümüzü patlattıklarını fark etmeyi sağlaması. Bu ısrarlı ve inatçı süreklilikleri fark ettiğinizde içinizde bir şey kaynamaya başlar. O şey size kâh “Hadi be, yok artık!” dedirtir şaşkınlıkla ve tutamazsınız gülüşünüzü; kâh “Lanet olsun! Bütün tanrılar bütün tanrıların belasını versin! Cennetinizin de cehenneminizin de taaaa orta yerine…” diye öfkelenirsiniz. On Kings, detaylı tasvirleriyle her iki uca da savrulmanızı sağlayacak türden bir dizi inceleme içeriyor. Devlet, hakimiyet/egemenlik, kral/sultan, halk, kabile, aile gibi kavramların arkeolojisini yapıyor. Size bütün kitaptan bahsetmem imkânsız, ilgimi hayli çeken, dünkü TÜİK vakası ve o esnada rast geldiğim Mahruze Keleş videoları yüzünden bir kez daha hatırladığım bir bölümden azıcık bahsedebilirim sanki.

Peygamber/kral vs yabancı kral

Antropologlarımız girişte, ilerde anlatacakları hikâyelerin ortak temalarından birini şöyle tarif ediyorlar:

“Günün sonunda, laik otorite diye bir şey yoktur: beşeri güç ruhanidir, ama pragmatik yollarla ele geçirilir. Başkaları üzerinde otorite (kullanma “fırsatı”) daha üstün bir güç aracılığıyla, miras yoluyla, materyal cömertlikle vb. elde edilebilir; fakat bunu yapma (otorite kurma) ya da bu şekilde olma halinin (otorite olmanın bizatihi) kendisi, atalara, tanrılara ya da insanın canlılığının ve faniliğinin kaynağı konumundaki dışsal metakişilerle mukayese edilerek varsayılır/farzedilir/kabul görür. Böylesi bir kültürel çerçevede, dünyevi beşeri gücün varlık sebebi, insan kaderinin metakişisel yöneticileriyle kurulmuş ayrıcalıklı bir ilişkidir. Dahası, dünyevi başarıların gösterdiği üzere, metainsan güçlere erişim, otorite sahibi kişilerin eylemlerinden doğrudan doğruya etkilenen insanlara boyun eğdirici bir işlev de görebilir. Bu, tanrının aşıladığı türden orijinal ‘karizma’dır.” (s.3)

Bu gayet iyi bildiğimiz bir hikâye. Dinle, daha doğrusu inancın alanıyla dünyevi otoritenin yani bilginin ve deneyimin alanının birbirine bulaştığı sınırda ortaya çıkar peygamber/halife/krallar. İki şey umar insanlar onlardan: Sahih inancın gücüyle dünyevi düşmanları yenmemizi sağlayacak inayet ve aynı zamanda inayetin asıl sahibinin (Allah’ın) gadrinden koruyacak kadar diplomasi; din diyoruz ona. Bunu yapması karşılığında peygamber/kral şımartılır, bakılır, saraylarda yaşatılır. Ta ki bu işlevi görememeye başlayana kadar. Onu o kadar şımartan ahali, kendisini ne inayet sahibinin gadrinden ne de gadr sahibinin inayetiyle düşmanlarından koruyabildiğini anladığında işler değişir. Yani bütün otoriteler gibi, bu otorite türü de iyi günlerde baş tacı, kötü günlerde baş belasıdır.

Graeber ve Sahlins’in bahsettiği bir kral türü daha var: “Yabancı kral formasyonu” koymuşlar adını. Modern öncesi (aslında galiba modern-merkezi devletten hemen önceki demek istiyorlar) dünyada en çok görülen devlet modeli imiş. Hatta belki de bugün bildiğimiz devletin orijinal formu budur diye de not düşmüşler. Bu formasyonda, kralı kral yapan şey yabancı atalara ya da kimliğe sahip olması imiş. Hanedan büyük dış alemden gelen bir kahraman prensten sadır olurmuş bu öyküde. Ya da, “yerli-milli” yöneticiler kendilerine bir yabancı atalar silsilesi uydururlarmış. Yakın ya da uzak komşu ülkeden, efsanevi ya da gerçek bir öteki diyardan, hatta uzaydan ya da evrenin öte tarafından kopup gelmiş bir yabancılık bulunmalıymış soylarında illa ki. Böylece siyasi evren, fıtratı gereği yabancı olan yönetici ile ülkenin sahibi olan yerliler arasındaki çelişki üzerine bina edilirmiş. Bu ikili yapı hem söylemde hem de ritüelde yeniden üretilir, yönetici ile ahali arasındaki ilişki ve sınır böylelikle tahkim olunurmuş (s.5).

Kral olma yolunda ilerleyen kişinin başına gelmedik hiçbir belanın, aynı zamanda işlemediği hiçbir suçun kalmadığı yer de burası. Çeşitli ihanetlere uğramak ve başvurmak, gerekirse anayı, babayı, kardeşleri öldürmek bu suçlar arasında. Bütün bunlar, kralı “fıtratı gereği,” Carl Schmitt’in bahsettiği yere, yasanın üzerine çıkaran şeyler. Oedipus gibi farkında olmayarak babasını öldürüp anasıyla yatağa girmekten, Oğuz ya da Mete gibi, canına kasteden babayla birlikte ondan olan ya da onunla aynı rahimden çıkan herkesi öldürmeye (zorunda kalmaya) kadar bir dizi korkunç eylem sıralanır hanedan efsanelerinde.

Her iki formda da hayatta kalmak için yasanın üzerine çıkmış ve oradan tekrar inmiş biri olarak karşımıza çıkar kral. Bunu yapabilmesinin önkoşulu bizden biri olmamasıdır. Bizden biri ise bunları yap(a)mamalıdır. Yapmaya kalkışırsa onu terörist, hain, en iyi ihtimalle deli ilan ederiz. Çünkü bizden biri bunları yaparsa hepimiz yapmaya kalkışırız. Hepimiz bu şeyleri bu yolla yaparsak birlikte yaşayamayız. Bu kötü şeyleri bizim adımıza bir kereye mahsus yapmış biri, o şeyleri kimsenin yapmamasının garantisidir. Schmitt ne diyordu: Hegemon, olağanüstü hale karar veren, yani kendinde yasanın üzerine çıkma yet(k)isi görendir.

İlk durumda, yani peygamber/halife/kral formasyonunda gücün kaynağı tanrıdır ve kral onunla kurduğu imtiyazlı ilişki sayesinde otorite kullanmaktadır. Kralın bedeni tanrının sahası ile insancıkların sahası, yani dünya arasında bir köprüdür. İnayetin geçtiği, belaların defedildiği bir köprü. İkincisinde kral “biz”den olmayan biridir. Dışarısı hem nimetlerine erişmek hem belalarından korunmak istediğimiz yerdir. Kralın bedeni ve öyküsü o nimetlere açılan, belalara kapanan köprüdür. Bu yabancı kralların bir özelliği daha varmış, öyle diyor yazarlarımız: Paradoksal olarak adaletin avatarı gibi konumlarlarmış kendilerini (s.12). Yabancı oldukları için ahali arasında taraf tutmamaları beklenirmiş yani, hesapta durum böyle. Bizden olurlarsa, aramızdan birileriyle de bağları vardır ve taraf tutarlar, hakemlik edemezler meselelerimizde.

Sahlins, Meksika’daki bir yabancı-kral örneğini anlattığı bölümün sonunda antropolojinin aşağı yukarı 200 yıldır içinde olduğu bir büyük yanlışlığı (o yanlışlığın adı sömürgeci bakışıdır elbette) hatırlatıyor. Yabancı-kral formasyonunun yaygınlığının, sıradanlığının kültürlerin birbirleriyle ilişki içinde oluştuklarını, şekillendiklerini ve dönüştüklerini bütün açıklığıyla ortaya koyduğunu söylüyor. Diyor ki özetle: ‘Antropoloji büyük bir teorik skandalın etkisi altındaydı, kültürleri onları içerden gözleyerek anlatacağım derken, her bir kültürün kendini (tek başına) ürettiğini zannetme hatasına düştü. ‘İnsan toplumları asla yalnız değillerdir’ diyor Lévi- Strauss, ama antropologlar ve diğer sosyal bilimler sanki öyleymiş gibi davranmaya devam ettiler.’ (s.247).

Asla yalnız değiliz yani, saf değiliz, orijinal değiliz, temiz değiliz; her kültür önündeki, arkasındaki, sağındaki, solundaki tarafından hem de en onulmaz yerinden sobelenmiş vaziyette. Dahası dünyanın her yerinde, tarihin her döneminde yönetici sınıflar içinde devşirmelerin önemli bir yeri var. Bizatihi kralların kendileri birbirine düşman soyların kanlarını taşımak suretiyle barış kurmaya, hatta barış olmaya çalışmışlar. Osmanlı sarayının kadınlarını getirin hatırınıza! Ecdadımızın kahramanlıklarından gözümüzü alıp, içinde yaşadığımız coğrafyanın siyasi ve ekonomik buhranlar karşısında ne türlü hayatta kalma stratejileri geliştirdiğine azıcık baksak göremeyeceğimiz şeyler değil bunlar. Selçuklu’nun gulamları, iğdişleri, Osmanlı’nın yeniçerileri tesadüfen ya da yerli-milli insan kıtlığından oluşmadı yani. Bir yanı zulüm bir yanı kalım olan bu öykülerde gizli yerli-milli betonun altındaki toprak. Kadim bir şeyler var havada, ama o damarımızdaki kanda ya da iman dolu göğsümüzde değil. Ne çok özeliz ne de müstesna. Memleket de başka memleketlerden daha çok ya da daha az köprü değil.

Bize ne bundan?

Kestirmeden gideyim, Sahlins’in “teorik bir skandal” olarak tarif ettiği sömürgeci bakışı, modern-merkezi devletin milliyetçileri gönül rahatlığıyla devraldılar. Halen siyasetin en bir kıymetlisi olarak itibar edilen yerlici-millici söylemin kaynağı tam olarak o bakıştı. Bu teorik skandal, devletlû bir eyleyişe dönüştüğünde, dirlik ve düzenin kurulması bakımından koskocaman bir stratejik hataya evrildi. O hatayı terk ediş yolu ecdadın emperyal vizyonunu, yerlici-millici gururla tahkim edilmiş bir rövanşizmle yeniden inisiye etmek olmadığı gibi; “herkes gitsin biz burada biz bize kavrulalım kendi yağımızda, aman kimseleri almayalım aramıza” tedbiri de değildi. Gene değil. Ay yok hayır, merkezi-modern çok yerli ve milli ulus-devlet tarihsel bir hatadan gayrısı değildir diyecek ve oradan ilerleyecek değilim. Dediğim gibi derdim TÜİK ve Mahruze Keleş.

TÜİK önünde yaşanan vakanın neden stratejik bir hata değil, AKP’nin sözüm ona tekeline aldığı devlet bakışının topluma iadesi olduğunu iddia edeceğim. Mahruze Keleş’in hem Erdoğan’a hem İmamoğlu’na mavi boncuk dağıtan stratejisinin konumuzla ilgisi de yine TÜİK’in kapısının önünde kuruluyor.

Graeber ve Sahlins’in anlattıkları bu iki devlet formasyonunun ortak noktası sanki şu gibi: Her ikisinde de topluluk ya da kolektif, en çok neden korkuyorsa onun temsillerini taşıyan, dolayısıyla onunla kendi adına pazarlık ve mücadele edebilecek birilerini idareci kılıyor. Peygamber/kral, tanrının gazabından koruyacak (peygamberler tarihini okuyanlar bunu gayet iyi hatırlarlar), yabancı kral da kötücül dış dünyanın tehlikelerine karşı örgütleyecek “biz”i. Çözmemiz gereken problem şu: Bir otorite, idareyi elinde bulundurduğu müddet boyunca yakın çevresinde yarattığı ilişki ağları üzerinden, Allah’la arasında var olduğunu iddia ettiği imtiyazlı ilişkinin, yani imanın ve o imandan sadır olan Allah korkusunun, kimseyi iyi ve adil kılmadığına sayılamayacak kadar çok örnek oluşmasına müsaade ve hatta bunu teşvik ettiyse (‘Onlar bu şeyleri yaparken iyiydi de biz yapınca mı kötü oldu?’ kalıbını hatırlayın) ne olacak? Dahası ahaliyi bir arada ve kendi etrafında tutmak için geliştirdiği hayali düşmanlara sürekli tekme-tokat giriştiği halde kimsenin hayatı korunmuyor ve gönenmiyorsa hali nice olacak? Bu otoritenin, yabancı kral formasyonunun bir takipçisi olmadığını biliyoruz. Başlangıçta ahaliyle yabancılar arasında bir bağ kuracakmış gibi davrandıysa da hükümranlığının bir yerinde, artık yabancıların onu olduğu gibi istemediklerini fark ettikten hemen sonra tespihini yerli-milliye çevirmiş ve ahali de onu takip etmişti. Çünkü o zaman gücü kuvveti yerindeydi. Ama şimdi yönünü değiştirmeye bile yetmiyor gücü kuvveti. Kendini ve kendiyle birlikte herkesi içine soktuğu badirelerden kurtulacak kadar kuvvetle çırpınamıyor. Ama hâlâ yapabildiği bazı şeyler var: Güçlü zamanlarında yapısını değiştirip, kendisine tabi kıldığı kurumların kapısına kilit vurup istemediği hiç kimsenin içeri girmemesini sağlayabiliyor. Otoritesi bundan ibaret. Ahaliyi koruyamıyor, kollayamıyor, gönendiremiyor, umut veremiyor. Aksine var kalabilmek ve otoritesini sürdürebilmek için bedeninden ve dilinden taşan tehdidi artırmak zorunda. Kararlarını tartışılamaz kılmak için her gün yeni bir suç icat ediyor. Yani bizatihi kendisi herkes için bir tehdide dönüşüyor. Böyle bir otorite, nasıl koruyacak ki ahaliyi en çok korktuğu felaketlerden bu haliyle?

Ne oldu TÜİK kapısında? Ana muhalefet partisi, kendisine randevu vermeyen kurumu bizzat ziyaret etmek istedi. Ne için? İnsanların gayet gerçek olan hayatlarında yüz yüze kaldıkları, hayır, hayır, altında ezildikleri enflasyon rakamlarının güvenilirliğini sorguladığı için. Peki bu niye lazım? Çünkü çok yakında o insanların alacakları ücret artışı bu kurumca tespit edilen enflasyon oranına göre yapılacak. Kurumun zikrettiği enflasyon oranı düşükse, ücret artışı da düşük olacak. Hakikatte yüksek olan enflasyon karşısında yoksullaşacaklar.

Mahruze Hanım’ın stratejisi

Şimdi işte Mahruze Hanım’a geliyoruz. Alıntıladığım tweet serisinde Mahruze Hanım kendini hem Erdoğan’a hem İmamoğlu’na bir şekilde tanıtmış, her ikisi ve Kılıçdaroğlu tarafından ziyaret edilmiş biri. Soylu ve Yıldırım’ın da ziyaret etmelerini istiyor evini. İmamoğlu’na soğukmuş başlangıçta, gönlünü çelmesine izin vermiş. Gel, demiş, dene şansını, bakalım olacak mı? Eğer İmamoğlu’na böyle demese, yani taraf değiştirebileceği işaretini vermese, Erdoğan’ın dikkatini çekme şansı olmayacaktı. Biz mevzuya Mahruze Hanım’ın (Twitter’da edilen öbür lafları kullanmayacağım) kararsız kararlılığı üzerinden bakıyoruz. Ama Mahruze Hanım, memleketin üç kudretli politikacısını (niye birinden birini seçmek zorunda ki?) kendinden haberdar edecek, ayağına getirecek kadar da iyi bir siyasetçi. Tamam, performansının önemlice bir kısmını o esnada orada bulunan kameralara borçlu ama olsun, gerisini gayet kendi başına halletmiş. Peşini bırakmamış işin.

Erdoğan’dan bahsederken çok heyecanlı, muhtemelen ziyaretten hemen sonra konuşmakta olduğu için. Torunlarına başörtüsü getirmiş Erdoğan. Ondan “sanki Peygamber Efendimiz gelmiş gibi evime, sanki evliya gelmiş gibi” diye söz ediyor. Hatta ziyaretin rüyasında gördüğüne uygunluğundan da söz ediyor. “İki dakika kaldı gitti, çok yorgundu” diye ekliyor. Yememiş bir şey evde. Twitter serisini okuyanların ondaki bu siyasi tutarsızlığı kavramaları bekleniyor. Yani bu insanlardan bizim seçtiğimiz adaylara oy vermelerini istiyoruz, onlar öbürünü seçerlerse yanmışız diye düşünmemiz isteniyor. Oysa ben karşımda memleketin kudretli siyasetçilerini buluşturan ortak zemini görüyorum. Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu, o evin yabancıları. Erdoğan’la ilgili benzetmeyi yapan ben değilim, kendisi. Üstelik “yorgun” da diyor. Ertesi gün Erdoğan, o evi ziyaret edenlerden birini bir devlet kurumunun kapısından gerisin geri döndürüyor.

Demeye çalıştığım şu: Otoritesini güçlendirirken egemenliğini yitirmekte olan bir idareciden söz ediyoruz. Özenle, herkeslerden sakınarak, bayağı tek bir eline alarak kullandığı din dili sayesinde, Mahzure Teyzeler üzerinde “peygambermiş gibi, evliyaymış gibi” bir etki de bırakıyor. Ama yapabildiği, aralarında o teyzenin oğlunun da olduğu insanların hakkını aramak için devlet kapısına gelmiş birini geri göndertmekten ibaret. Hepsi bu… İmamoğlu’nun Mahruze Teyze’nin gönlünü kazanmak için kapısını aşındırmasına gerek yok. Kılıçdaroğlu’nun “halktan biri” numarası yapmasına ya da Akşener’in “en yerli, en milli” yarışına girmesine de gerek yok. Çünkü o türlü masalın sonuna geldik. Mahruze Teyze bizzat söyledi: “İki dakika durdu gitti, hiçbir şey yemedi, çok yorgundu.” O hikâye yoruldu. Yiyecek lokması da kalmadı. Şimdi artık yabancı(landığı) halde ahalinin, ülkenin sahiplerinin hakkını arayan formasyonda sıra. Mahruze Teyze’nin evinde Erdoğan’a ayırdığı yeri kimse dolduramaz. O yerin bir işlevi de kalmadı, o yer yorgun, o yer bitkin. Bakınız Soylu bile kaç kez, “Erdoğan gibi bir lider bir daha gelmeyecek” dedi. Şimdi artık o evde başka birine, alışılmadık birine, yeni birine yer açma, Mahruze Teyze’yi şaşırtma vakti.

Hülasa, Twitter’da binlerce kişinin gözüne çarpan o tutarsızlık Mahruze Teyze’ye ait değil. Aksine o videolardaki en tutarlı ve ne yaptığını bilen kişi o. Tutarsızlık onun misafirlerinde…

Ayşe Çavdar’ın önceki yazıları:

İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Ayşe Çavdar’ın yazısını Kaya Heyse seslendirdi:

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus