Ayşe Çavdar yazdı: İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Hepimizin gözünün önünde olanları birbirimizden saklayarak gidebileceğimiz çok yer yok. Ana akım muhalefet, mevcut iktidarın ideolojik pozisyonunu onaylayarak onun yerini almaya çalışıyor. Bunun iki sebebi olabilir. İlki, iktidar blokunu oluşturan popüler rızayı ancak bu şekilde parçalayıp kendilerine o blokun zihninde bir yer açabileceklerini düşünmeleri. İkincisi de, iktidarın ideolojik pozisyonunu kendilerinin de onaylaması. Üçüncü bir seçenek daha var ama ayıp olur bu ihtimale kuvvet ithaf etmek. Bir şekilde bir araya gelmiş onca adam ve kadının ne yaptıklarını bilmeksizin, üzerine çok da düşünmeksizin ezbere siyaset ürettiklerini iddia ederek ayıp etmeyelim şimdi. Efsun’un (Selahattin Demirtaş) Caner’inin sık sık tekrar ettiği gibi: Gerek yok.

Öte yandan muhalefete yönelik eleştirilerin pek çoklarımıza neden kötü geldiğinin de farkındayım. Bu minvalde konuştuğum programlardan birine çok can yakıcı bir eleştiri gelmişti ve haklıydı: “El insaf Ayşe Hanım, umuda ihtiyacımız var.” Umut, eksiğimizi gediğimizi görmezden gelmekte değil; neyi yanlış yaptığımızı bilip düzeltmek için çaba sarf etmekte demiştim. Nitekim, ana akım muhalefetin ya da muhalefetin şu ya da bu parçasının herkese umut verdiği anlar, eleştirileri duyup kendilerini ve birbirlerini zorlamak pahasına neyi nasıl yapacaklarına ilişkin yerleşik kalıpları parçalamaya cesaret gösterdikleri durumlardan ibaret. Böylesi her vakadan sonra, kendi kalıplaşmış kitlelerinden, muhtemelen parti örgütlerinin ileri gelenlerinden yükselen sitemleri duyuyor, umut veren adımla ulaştıkları yerde tutunamıyor ve bir nevi fabrika ayarlarına dönüyorlar. Onlar geri adım attıklarında, o sitemleri edenler dahil olmak üzere herkes kendi “hücre”sine çekiliyor karamsarlıkla. Bu bir ileri bir geri adım atılan şekilsiz dans her tekrarlandığında umut biraz daha sönüyor, bir sonraki adıma ilişkin belirsizlik katmerleniyor. Çünkü bir sonraki adımda havayı nasılsa dağıtacaklarını bilerek sevinmeye de umut etmeye de korkuyoruz. Bu can yakıcı, hepimizi sonu belirsiz bir buhran anına hapseden, kimseyi de bir yere götürmeyen, enerji israfından başka işe yaramayan dansı nasıl bitireceğiz?

İktidar kendisiyle uğraşılamaz bir halde. Dünyadan ve ülkeyi kavuran hakikatlerden alabildiğine kopup hepimize yabancı bir ülkede yaşıyorlar nicedir. Kendilerine erişme kanallarını, müştereken ürettikleri gaflet, dalalet ve şiddetle kapatmış durumdalar. İşlerin ancak kendileri iktidara geldiğinde düzeleceğini iddia eden, bu nedenle siyasetini iktidar ne yapıyorsa ona bakarak, çoğu zaman onu taklit ederek belirleyen muhalefetle uğraşıp onlara “yanlış yere bakıyorsun, dön de bir kez aynaya, topluma bak” demenin bir yolunu bulmalıyız. Çünkü hakiki ve ayakları yere basan bir alternatif oluşmadan dağılmayacak mevcut iktidar bloku.

Nedeni açık. İktidar blokunu oluşturan ve birbirlerinden de hiç hazzetmeyen türlü-çeşit çıkar odakları, bir yandan muhalefet edenleri sindirirken diğer yandan kendilerinden yana olanları dağılma, kaybolma, ezilme korkusuyla birbirlerine ve kendilerine bağımlı kılan bir korku hükümranlığı kurdular. Böylesi bir hükümranlığın, onun himmetine avuç açanların gönüllerinde oluşturduğu kara bulutları “helalleşme” gibi siyasal iletişim manevralarıyla dağıtmak mümkün değil. Zira iktidara sımsıkı tutunmayı sürdüren kalabalık, muhalefetin iktidar olunca yapacaklarından değil, bu iktidar dağıldığında ortaya çıkacak tufandan korkuyor. Endişe tartışmasında da, helalleşme mevzuunda da en çok gözden kaçan şey bu. Ana akım muhalefete şöyle bir baktıklarında bile, AKP iktidarının 20 yıl boyunca sözüm ona bekçiliğine soyunduğu ve bu sebeple en çok ihlal ettiği kimi hak ve özgürlükleri kaybedecekleri bir durum olmadığını görürler. Muhalefet tabanındaki kimi “aşırılar”ın çıkardıkları seslerin temsil kabiliyetsizliğini gördükleri halde o minvaldeki korkulara sığınmalarının sebebi, o sesleri asıl korkularını gizleyebilecekleri bir kamuflaj malzemesi olarak kullanmaları. O büyük ve en hakiki korkunun da hak ve özgürlüklerle alakası yalnızca dolaylı olabilir. Bunun da bir nedeni var.

Yenilgi idaresi

Cumhur İttifakı iktidarı kaybedip, her iki parti de (eğer seçim olur ve iktidarı Millet İttifakı’na kaybederlerse) çil yavrusu gibi dağılacak. Nereden mi biliyorum? Yenilgiyi ve bedeli paylaşmak, zaferi ve ganimeti paylaşmaya göre çok daha zordur. Kaçınılan yenilgi ve ödenecek bedelin içeriği, artık geçmişte kalan zafer ve ganimet paylaşımı evresinin uzunluğu ve muhtevası ile doğru orantılı olacaktır elbette. Bu, yerlerini alan iktidarın ne yapacağıyla o kadar da ilgili değil. Söz konusu blokun merkezinden yine aynı blokun kendi çevresine yaydığı korkunun içeriğini üst üste patlayan skandallar serisinden az buçuk tahmin edebiliyoruz. O paylaşımda yer alanlar kendi hacimlerince değil, parçası oldukları birleşik kap düzeneğinin hacmince korkuyorlar. Bedeli düzeneğin dışında kalanlara değil birbirlerine ödeteceklerinin de gayet farkındalar. İktidarın iki partisinin de böylesi zor bir yenilgi paylaşımını yönetecek hali yok, hiç olmadı. Bir araya gelmelerinin sebebi her iki tarafın da düçâr olduğu bu halsizlikten ibaret. Her iki taraf da, kendi yordamlarınca kamunun, herkese, yalnız bugün yaşayanlara değil geleceğin sahiplerine de ait olan kaynaklara bağladıkları hortumların selameti için birbirlerine katlanan düşman kardeşler gibi. O hortumlardan lezzetini pek sevdikleri o zift akmamaya başladığında, biriktirdikleri şeyleri en çok birbirlerinden sakınacaklar. AKP’lilerin MHP’lilerden kopmalarından bahsetmiyorum. O civarda kümelenmiş tüm çıkar odaklarının her birinin ayrı ayrı kendi içinde de parçalandığı ve her bir parçanın bir diğerine, hatta en yakında kim varsa en çok ona, en azılı düşman haline geldiği bir süreçten bahsediyorum. Çünkü aile denilen kurumu bütün rezilliklerine rağmen göklere çıkarırken güzellediğimiz kardeşlik hukuku böyle bir şeydir: Sıra miras paylaşmaya geldiğinde kan/hortum bağı herkesin bir diğerinin boğazını sıktığı bir hınç silahına dönüşür. Hülasa, iktidarı oluşturanlar, bizzat inşa ettikleri ittifakın dışında kalanlardan değil, bilakis birbirlerinden korktukları için parçalanmıyor o blok.

Bir yenilgiyi idare etmek, bir zaferi idare etmekten çok daha zordur. İktidar blokunun şu ya da bu şekilde elde ettiği zaferlerin idaresinde ehil olduğuna şüphe yok. Ama yenilgi idaresi dersinden defalarca çaktılar. Bu konuda mevcut ana akım muhalefetin biriktirdiği tecrübenin ne kadar kıymetli olduğunu, erişebilirsek eğer, geçiş döneminde göreceğiz. Yok hiç şakalaşmıyorum, alay da etmiyorum. Gayet ciddiyim. Elde ettikleri yenilgileri veri olarak değerlendirmeyi başarırlarsa bir zafer kotarma ihtimali var muhalefeti partilerinin. Fakat siyaseti kendi yenilgilerini merkeze alarak okuduklarına dair tek bir işaret bile yok elimizde. O döneme erişebilmek için gerektiğinde birbirlerine de yenilmeyi, yani siyasi müzakereyi ve taviz vermeyi öğrenmeleri lazım. Halbuki, iktidar bloku –beklenenden çok yavaş olsa da– erirken, muhalefet partilerinin edindikleri küçük zaferleri yönetemediklerine şahit oluyoruz an itibariyle. Halkın hakemliğine ihtiyaç duydukları yer de burası.

Halkın hakemliği

Hal-i hazırda halkın hakemliğine değil beğenisine, rızasına talipler. Oysa hem beğeni hem rıza ancak halk hakem olarak tayin edildikten sonra olur. Bunun henüz olmadığına dair çok kuvvetli işaretler var elimizde. Aralarında neyin pazarlığını, nasıl yaptıklarına dair bilgi paylaşmıyorlar asla. Bizim rızamızı almak için kurdukları siyasi müzakere masasının içeriğini özenle saklıyorlar bizden. Hepimize hitap ederken iktidarın kelime ve siyaset dağarcığıyla yetiniyorlar. Bu da, iktidar blokunun dağılmasını geciktiriyor, o siyasi dağarcığı tahkim ediyor. Bunu kendi civarlarında topladıkları danışman ekiplerin biyografilerinden ve parti liderlerinin söylemlerine yaptıkları “katkı”lardan da anlıyoruz. İYİP’in “Ömer’in Adaleti” söylemi ile Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çağrısı bu katkıların hedefini ortaya koyuyor. Eğer Türkiye olağan bir dönemden geçseydi her iki manevranın bulduğu karşılıklar da bugünkünden farklı olurdu muhtemelen. Muhalefet partilerinin bir diğer hatası da burada. Her şey çok normalmiş, mevcut durum bizim normalimizmiş gibi siyaset yapıyorlar.

Örneğin Kılıçdaroğlu, geçiş dönemini hep beraber idrak ettiğimizde, bir sonraki dönemin sloganı olarak kullanabilirdi çok istiyorsa bu söylemi. Bir yandan muhasebe yapılırken, yakın geçmişin defterine sığmayan kalemlerin yavaş yavaş gözden geçirileceğini, bu gözden geçirmeyi sonraki hayatımızın temel kaidelerinden biri kılacağımızı vaat edebilirdi bize. “Ömer’in adaleti” fikri ise öyle bir tını içeriyor ki, artık Akşener’in ve partisinin siyasi merkezi alabildiğine yanlış okuduklarından emin olduk. O tınının, hal-i hazırda İYİP’i tercih eden yüzde 15 civarında seçmeni bile ne kadar temsil ettiği tartışılır. Öte yandan, korkuyla iktidar blokuna yapışmış kitlelerin o tınının sembolize ettiği her şeyle aralarında kurdukları ilişkinin kâbusa dönüştüğü gerçeğini de ihmal ediyorlar.

Her iki örnekte de siyasi iletişim taktiklerini siyasetmiş gibi görmenin yarattığı yüzeyselliğin emareleri bütün açıklığıyla görülüyor. Bu taktikleri de anketlerin “Bu pazar seçim olsa kime oy verirdiniz” sorularına verilen cevaplar, sadece bu kadarı ve yaptıkları “yurt gezi”lerinde onlara beğenilerini sunanların teveccühleri belirliyor. Her ikisinin de bir belirleyiciliği olmadığı, iki verinin de çoktan belirlenmiş olanın ifadesinden başka bir nitelik taşımadığı kısmını kaçırıyorlar. Yani mevcuda, içinde bulundukları andan hemen önceki ana kilitlenerek belirliyorlar siyasetlerini. Yenilgi idaresine alışmanın kötü tarafı da bu: Toplumu, siyaseti, dillerine doladıkları kelimeleri, kavramları, temsilcisi olmaya talip oldukları değerleri yeniden, kendi yordamlarınca tarif edecek özgüvene sahip değiller. Özgüvenleri başlarını yesin. Halka, seçmene, geleceğe bakarken de en karamsarların tuttukları yoldan gidiyorlar: “Zaten bu toplum…”

İyi haberler

Tam burada iyi haberler kısmına geliyoruz. Hayır toplum hiç de onların düşündükleri gibi değil. Bir kere kaç yıldır kamu kaynaklarının hatırı sayılır bir kısmının yerleştirmek için boca edildiği kimi kimlik tariflerini satın almamış, dirençli, ne istediğini değilse bile ne istemediğini gayet iyi bilen bir toplumdan bahsediyoruz. Bu güzel mi güzel hakikati tüm açıklığıyla ortaya koyan iki araştırma verisinden bahsedeceğim size. Biri Ekim 2021’de Yöneylem Araştırma tarafından yayınlanan Türkiye Siyaset Paneli’nden, ikincisi de Metropol’ün rutin Türkiye’nin Nabzı Araştırması’nın Kasım nüshasından(1).

Yöneylem’in “Dünya görüşü/siyasi kimlik” dağılımına ilişkin verisi şöyle:

Kendisine sunulmuş şıklar arasında bir seçim yaparak muhafazakâr olduğunu söyleyen seçmenlerin oranı yüzde 25,2. Peki bu segment, seçmenin en kalabalık bölümünü mü oluşturuyor? Hayır. Yüzde 29,8 Atatürkçü/Kemalist şıkkını işaretliyor. Yüzde 19,1 ise milliyetçi şıkkı altında buluşuyor. Yüzde 8,9 sosyal demokrat, yüzde 4,7 sosyalist/komünist, yüzde 2 Kürt siyasi kimliği şıklarını tercih ediyor. Yüzde 5.5 listelenen bu gruplardan dahil olmayan bir şıkkı işaretlerken, yüzde 4,8 cevap vermeyi tercih ediyor. Diyeceksiniz ki, durum hiç de parlak değil. Muhafazakâr, Atatürkçü/Kemalist ve milliyetçi seçenekleri birbirine çok benziyor. Ben de acele etmeyin diyeceğim. Bir kere bu üçü birbirleriyle rekabet halindeler. Dolayısıyla hepsini bir ve aynı şeymiş gibi görmenin manası da yok, kimseye bir yararı da. Ayrıca, bu manzaranın milliyetçi-muhafazakâr aksın (şu ya da bu formuyla) 1950’den beri kısacık molalar haricinde neredeyse kesintisiz iktidarda olduğu bir ülkede vuku bulduğunu hatırlatacağım. Demek bu uzun ve geniş fırsatı heba etmiş bu “siyasi kimlik” formları. Araştırma biraz detaylandırılsa, başımıza gelen felaketlerden sorumlu tutulduklarını bizzat bu kimlikleri benimseyenlerden duyma ihtimalimiz olduğuna da bahse girerim.

Metropoll’ün araştırmasında daha az seçenek var dolayısıyla saflar biraz daha ayrışmış gibi görünüyor. Gene de Yöneylem’in araştırmasına da yansıyan direnci ve bu direncin talep ettiği siyasi dinamiği görmek mümkün.

Peki kime oy veriyor dindar muhafazakârlar? Yani onların gönüllerini almakla mı iktidar bloku dağıtılacak? Bir miktar konsolidasyon sağlanmış gibi gerçekten de. Ama o konsolidasyon siyasi iktidarın dilindeki/eylemindeki yoğunlukla örtüşmüyor. AKP’ye oy verenlerin yüzde 68,8’i dindar muhafazakâr, yüzde 21,9’u laik-modern olduklarını söylüyorlar. Bu ikinci grup kimsenin umurunda değil anlaşılan. CHP’ye oy verenlerin yüzde 13’ü dindar-muhafazakâr olduklarını kaydediyorlar, yüzde 80,5’i de laik-modern. İYİP’e oy verenlerin yüzde 26,2’si dindar, yüzde 65’i laik-modern. Hah şimdi anlıyoruz: CHP ve İYİP “laik-modern” taifeyi cepte görüyorlar demek. Herkes kendisinde en az olanın peşinde. Kaçanı kovalayarak seçim kazanacaklarını düşünüyorlar. Bunun için de kendilerinden kaçanın, kaçmak için öne sürdüğü bahaneyi bertaraf edecek siyasi söylem atraksiyonları “yaratıyorlar.” Yani, yerlici-millici bir iktidarla rekabet ederken onun içindeki en aşırıların söylemlerini benimsemenin kendilerini merkez yapacağını sanıyorlar. Bunun ne denli büyük bir yanılgı olduğunu gene aynı araştırmadaki bir veriden aktarayım.

Değerler ve yargılar

Metropoll sormuş: “Aşağıdakilerden hangisi sizin için daha önemlidir?”

Üç yıldır süren ekonomik buhran ortamında bile yüzde 59,7 özgürlüğüm demiş, yüzde 55,2 ekonomik durumum, dinim-mezhebim diyenlerin oranı yüzde 28,3, milletim-etnik kökenim diyenler yüzde 21,1, doğduğum-yaşadığım yer şıkkını işaretleyenler yüzde 19,6, siyasi görüşüm diyenler de yüzde 11,8. “Ömer’in adaleti” ve “helalleşme” dili ilk iki sıradaki değeri es geçip mevzuya üçüncü en önemli değerden başlıyor yani.

Dahası var: Laiklerin dinsiz olduğu görüşüne karşı çıkanların oranı yüzde 90, Aleviler ile evlenilmez görüşüne muhalefet edenlerin oranı yüzde 87, Kürtlerin bölücü olduğu genellemesine itiraz edenlerin oranı yüzde 84, dindarlar gericidir ifadesini satın almayanların oranı da yüzde 79. İYİP’in HDP alerjisinin bir karşılığı var mıymış seçmende? Peki hangi seçmendeymiş o karşılık? İYİP, AKP ve MHP teşkilatlarının oluşturduğu kalabalığın yalnızca bir bölümü kadarsa ya? Yüzde 16’nın o da belli ki mevcut iktidar söylemiyle üretilmiş radikalizmini anaakımlaştırarak mı siyasi merkeze talip oluyor İYİP? CHP, ahalinin yalnız yüzde 10’unun laikler dinsizdir diye düşünmesinden mi korkuyor bu kadar?

Bir de şu eşitlik mevzuu var muhalefet partilerinin ağızlarını yakacakmış gibi kaçtıkları. Aynı araştırmadaki önemli bir veriye dayanarak gönül rahatlığıyla “korkmayın, eşitleneceğiz deyin” demek istiyorum: Hiç gerek yok öyle yüzyıllar öncesinden adalet devşirmeye ya da helalleşeceğiz diyerek çözmemiz gereken meseleleri yeni tür apolojetizmlerle sözüm ona hafifletmeye çalışmaya. Metropoll verisine göre “dindarların özgür ve zengin olması beni rahatsız eder” diyenlerin oranı yalnız yüzde 12,2. Laiklerin özgür ve zengin olmasından rahatsızlık duyacağını söyleyenlerin oranı yüzde 6,2, Kürtlerin özgür ve zengin olmasından rahatsızlık duyacağını söyleyenlerin oranı yüzde 6,7 ve nihayet Alevilerin özgür ve zengin olmasından rahatsızlık duyacaklarını söyleyenlerin oranı da yüzde 4,7. Toplumun belki de yüzsüzce bağırdıkları için en çok duyulan radikal sınırlarından gelen sesleri anaakımlaştırarak mı kuracaklar yeni siyasi merkezi bu siyasi partiler? Mümkün mü? Siyasi merkezi böyle kurulan bir ülke yaşanabilir bir ülke olur mu ki?

Ne yapmalı?

Peki ne yapmak lazım siyasi muhalefeti, Cumhur’dan başka kimseye yararı olmayan Cumhur’la cumhurlaşarak yarışma kolaycılığından vazgeçirmek için? Benim cevabım: Sıkıcı olmaktan korkmayarak, sürekli tekrar ederek olur. Bu cevabın da bir sebebi var.

Mezunu olduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne yönelik en büyük eleştirilerden biri mezunların fazla “akademik” olmasıydı. Bizim okuldan 1990’ların ikinci yarısında mezun olup da haber merkezlerinde çalışmış birçok arkadaşımız, başta editörleri olmak üzere pek çok kişiden bu eleştiriyi duymuştur. Nasıl haber yazılacağını mevcut haberciliği eleştirerek öğretmişlerdi hocalarımız, mevzu buydu aslında. Bir olaya haber değeri kazandıran şey nedir, sorusunun birkaç cevabı vardı. O cevapları kafamda önemlerine göre tasnif ettiğimde ilk sırada herkesi ilgilendirmesi geliyordu. “İlginç olması” diye bir nitelik daha vardı, kafamdaki listede sonlara yerleştirmiştim. Ama o dönemin Reha Muhtar’lı bülteni bu haberlerden mürekkep bir tür kumpanya gibiydi. Bu iki haber türü arasındaki ilişkiyi çok bilinen şu klişeyle özetleyebiliriz: “Köpek adamı ısırdıysa haber değildir, adam köpeği ısırdıysa haberdir.” Çünkü köpeğin adamı ısırması vaka-yı adiyedendir, adamın köpeği ısırması ise nadirdir ve bu nedenle ilginçtir, o zaman haberdir. Fakat gazetenizi köpekleri ısıran adamlara ilişkin haberlerle doldurursanız, yüz yıl sonra arşiv karıştıran bir tarihçi “Şu dönemde bu toplumda salgın bir hastalık ya da moda çıkmış, adamlar köpekleri ısırmaya başlamışlar” diyebilir (2). Hayatın olağan akışına uygun olmayan hikâyeler çok konuşulur ama kaide oluşturmazlar.

İlk kategorideki haberler kamusal işlerimizle ilgilidir, (tüm gerçek köpekleri tenzih ederek söylüyorum), o kategoride köpeklerin bizi nasıl ısırdıklarını öğreniriz. Ama hep olagelirler, o yüzden ilginç değillerdir, siyasetinizi bu türlü haberler üzerine kurarsanız muhtemelen “sıkıcı” biri olursunuz. Haber değeriniz yüksektir, insanlar dünyayla ilişkilenirken sizi dikkate alırlar, ama ortalıkta çok konuşulmazsınız, çünkü size gülünmez ya da şaşırtıcı değilsinizdir, eğlendirmez, güldürmezsiniz insanları. Ama siyasetinizi, adamın köpeği ısırdığı türden haberler üzerine kurarsanız herkes sizi konuşur. Sık sık sizden bahsedilir.

İnsanlardan ülkeyi idare etmek üzere oy, dolayısıyla güven talep eden bir siyasetçiyseniz ama adınızdan köpeği ısıran adam örneğindeki gibi, kurduğunuz sunturlu cümleler, ortaya koyduğunuz sert tavırlar, hatta “öteki”nizle ilişkinizi nasıl da en kalın çizgilerle kestiğinizi ifade eden göstergeler vs. üzerinden bahsedilmesini, bu yolla gelen bilinirliği bir nevi onaylanma olarak görüyorsanız, yolunuz uzun. Önce bütün toplumun sizin kadar radikalleşmesini bekleyeceksiniz. Yok gerçekten iktidar istiyorsanız, radikalleşmek pahasına adınızdan söz ettirmek yerine toplumun cidden nasıl bir yaşam ve gelecek istediğine bakarak yönünüzü tayin edebileceğiniz onlarca kestirme yol var. Twitter’da trend topic olmanızı sağlamazlar ama biraz emek ve akıllıca, mutlaka mütekabiliyet esasına dayalı müzakere ve taviz siyasetiyle uzun soluklu ve güvenilir bir vasat yaratabilirsiniz. Sıkıcı olursunuz elbette, ama bu özelliğiniz insanlara güven verir.

Peki biz ne yapabiliriz: Sıkıcı taleplerimizle muhalefeti bunaltmalıyız ki şu eğlendirici hallerinden vazgeçip memleket işlerini ciddiye almaya başlasınlar. Animasyonlarla, videolarla oyalanmayı bırakıp masa başlarında asgari müştereklerde buluşmaları için sıkıştırmalıyız onları. Yoksa her biri kendine en yakın bulduğu sınıra doğru uzaklaşacak. Memleket şu halde olmasa yolları açık olsun derdik. Ne olacak yani? Ama şimdilik elimizde bu partiler var. Dolayısıyla, el mahkûm uğraşacağız kendileriyle. Hele şu badireyi bir atlatalım, elbet hep beraber sıkılmanın daha ayakları yere basan, bu kadar yorucu olmayan yollarını da buluruz.

  1. Küçük bir not: Kamusal siyasi tartışmada önemli bir rolü olan kamuoyu araştırmacılarından hangisiyle konuşsam siyasi partilerin, araştırma sunumlarının en başında yer alan “Bu pazar seçim olsa” hangi partiye ve hangi başkan adayına oy verirdiniz sorularına verilen cevaplardan gerisini okumadıkları, ilgilenmedikleri şikâyetlerini duyuyorum. Yani bizzat bu araştırmaları yapanlar da araştırmaların etkilediği tartışmaların sınırlarından rahatsızlık duyuyorlar. Siyasetçilerin de kamusal tartışmanın diğer aktörlerinin de bu araştırmaların devamını dikkate almadan yaptıkları her mülahaza bizi hiçbir sorunumuza işaret etmeyen saçma sapan polemiklere hapsediyor. Görünen o ki, hem iktidar ve muhalefet blokları içinde ve arasında tüm siyasi tartışmanın bu iki soruya sıkışması bizatihi yine siyasi partilerin bile isteye yaptıkları bir tercihi ele veriyor. Bu tercihin içeriği ve sebebi sebebi ise elbette iktidarı ve ana akım muhalefeti oluşturan bu partilerin seçkinlerinin ve teşkilatlarının Türkiye’nin ihtiyaçları ve geleceği doğrultusunda kendilerini de içeren bir değişime direnme konusunda gösterdikleri kuvvetli dayanışma.
  2. Gazete arşivine bakarak bir dönemin havasını yakalamaya çalışan öğrencileri uyarırım bu konuda. Çünkü gazeteler köpekleri ısıran adamlara, adamları ısıran köpeklerden daha çok yer verme eğilimindedir. Birçok gazetenin birçok sayfası toplumu değil, o topluma hakim kültürel ve siyasal hegemonyanın marjinlerini, patlak verdiği yerleri, dolayısıyla sınırlarını tarif eder. Toplumsal/siyasal/kültürel atmosfere ilişkin izlenim edinmek istiyorsa öğrenci, tekrar eden o gazetelerde en çok ilgisini çeken haberlerin etkisinden kurtulmalı, onları ancak en çok tekrar edenlerle ilişkilendirerek ele almalıdır. Bu sayede o sınırların neden sınır olduğunu anlar ve ancak bu yolla genel atmosfer hakkında bir izlenim elde edebilir.

Not: Farkındayım bu yazı öncekilerden bile uzun oldu. “Özlemiştir” deyin, mazur görün. Bu vesileyle Medyascope’a teşekkür ederim.

Ayşe Çavdar’ın yazısını Kaya Heyse seslendirdi:

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus