Ayşe Çavdar yazdı: Ortak bir şeyleri kalmayanların ortaklığı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünyanın hemen her kıtasında bir ya da birkaç sağ-popülist lider tiranlıklarını çoktan ilan ettiler ya da ilan etmeye hacet duymaksızın tadını çıkartıyorlar. Geriye kalanlar da ülkeleri, toplumları, hatta belki de tüm dünyayı kıyamet anlatılarında betimlenenlere benzer bir sona hazırlayan bu çılgınları durdurmanın yollarını arıyor. Sağ popülizm hakkında öyle bir külliyat var ve bu külliyat öyle çok tekrarlarla dolu ki ilerde bir gün arşiv karıştıran sosyal bilimciler, “Bu kör gözüne parmağım problemi çözemeyenler de kendilerine toplum/millet vs. demeselermiş keşke” diyecekler. Eğer dünya erimez ya da donmaz da dönmeye devam eder, insanlık da kendini yok etme arayışında bir sonuca ulaşamazsa şu içinden geçtiğimiz döneme yalnız ortak değil, tanık olanları da esefle anacak, henüz portakalda çekirdek bile olmayan gelecek kuşaklar.

Başlığın ödünç olduğunun farkındasınız, Alphonso Lingis’in “Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı” (Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yayınları, 1997) kitabından bozarak yaptım. Kendine özgü, delişmen bir romantik olarak tarif edebileceğimiz Lingis’in insanları ortaklaştıran şeyin birlikte ürettikleri ya da tükettikleri şeyler değil, ölüm ve onu mümkün kılan doğum olduğu önermesiyle uğraşacağım biraz. Mevcut siyasi, ekonomik ve toplumsal manzaradan yansıyan hissiyatın her birimizi tam da bu uç sınırlarda düşünmeye mecbur ettiğini ve bu mecburiyetin gerektirdiği işi hep beraber yapmadan da o manzaranın nesnesi olmaktan kurtulamayacağımızı öne süreceğim. Fakat müsaade edin, bu iddianın sebeplerini de söyleyeyim.

Alphonso Lingis

Durun ya! Aslında söylememe gerek yok. Bilmeyenimiz, şahdamarının üzerinde bir basınç hissetmeyenimiz var mı? Asgari ücretin sözde yüzde 50 zam gördüğü günden önceki gece tam da bu zamanın gerektirdiği türde bir kahraman olan Başaran Aksu’nun tek satırlık twitinin altına yazılanları görmeyen kaldı mı? Hepsini birlikte görünce insan uçsuz bucaksız bir fay hattının orta yerinde kalmış gibi sarsılıyor. Vaziyetin bu olduğunu bilmeyenlerle, kalbinde bir bıçak gibi hissetmeyenlerle hangimizin ne ortaklığı olabilir Allah aşkına? Başaran Aksu’nun sorusu şuydu: “İşçi arkadaşlar, şu an aldığınız maaşları paylaşır mısınız? Metal, tekstil, sağlık, kimya vb. işkolu fark etmez.” Verilen cevaplarda zikredilen rakamların çok büyük bir bölümü açlık sınırının altındaydı. İnsanlar işlerinin yanı sıra çalışma koşullarını da sayıp döküyorlardı. Aralarında sekiz saat çalışan yok. Uzun saatler, az öğün, tuhaf iş tanımları, zor koşullar… Anlaşılan “Gençler iş beğenmiyor” diye yakınanlarla ortaklaşacağımız hiçbir şey yok.

Ertesi gün, tarihin sözde en yüksek zammı yapılarak yeni asgari ücret açıklandı. Hemen ardından, EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz iki twit yazdı. Şöyle diyordu:

“İşyerlerinden gelen bilgiye göre; patronlar asgari ücret zammını gerekçe göstererek işten atmakla tehdit ediyorlar. Asgari ücretten yasadışı kesinti de gündemde. Yeni mücadele talebimiz: İşten atmalar yasaklanmalı. İşten atma tehdidinde bulunanlara ağır yaptırım uygulanmalı.” Gelen tepkilerin ardından ertesi gün bir ek de yaptı: “Bir büyük tekeller/patronlar var bir de küçük esnaflar. Dolayısıyla ‘asgari ücretlilerin işten atılması yasaklansın’ derken elbette yanına küçük esnafın devlet tarafından desteklenmesi talebini de eklemek gerekir. Zira kriz dönemlerinde büyük balıklar küçük balıkları yutar.”

Gençleri iş beğenmemekle suçlayanların sözcüsü konumundaki idarenin böylesi bir düzenlemeye gitmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Onun yerine asgari ücretten alınan bazı vergileri ve buna bağlı olarak Asgari Geçim İndirimi uygulamasını kaldırdılar. Kayıtlı ücreti asgari ücretin üzerinde olanlar söz konusu vergi indirimlerinden yararlanmadıkları için, Asgari Geçim İndirimi almaya devam edecekler. Oysa asgari ücrete ciddi bir zam geleceğini öngören işverenler, hatta kısa çalışma ödeneği uygulamasının sona ermesinden hemen sonra, çalışanlarını resmi olarak işten çıkartıp el altından “İstersen kayıtsız çalışabilirsin” diye “tedbir” almaya başlamışlardı bile. Üniversite mezunu, kurumsal iş tecrübesi de olan ama bu yolla işten atılıp geri alındıktan sonra kayıtsız çalışmaya başladığı için açıklanan asgari ücreti bile alamayacağını, haliyle sigortası da olmadığını söyleyen bir genç kadın, başına gelenleri anlattıktan sonra tam olarak şöyle ifade etti kendini posta kutuma bıraktığı kısa notunda: “O kadar üzgünüm ki, uyuşmuş durumdayım, ağlayamıyorum bile.”

Gördüğünüz gibi asgari ücrete yapılan sözde tarihi zam bütün yurtta sevinçle karşılandı. Herkesler her nerede sıkışıp kalmışlarsa orada yutkunarak mutluluğunu ifade etmekte. Şahdamarlarının tam üzerine konuşlanmış bıçağın baskısının biraz daha arttığını hissettiler. Doğalgazı kısıp, ayaklarına bir kat daha çorap geçirmeleri, istedikleri tek bir şeyi bile alamadıkları çocuklarını oyalayacak yollar bulmaları gerekiyordu. Bu nedenle çok ilgilenmediler muhalefet partilerinin Twitter aracılığıyla paylaştıkları memnuniyetsizlik ya da “Biz söyledik, siz yaptınız” mesajlarını okuma işiyle. Liranın -belki de Ay’a yaptığı- sert inişi hakkındaki esprilerden bir-ikisini okuyup acı acı gülümsediler. Hepsi bu…

Gevşek ittifak

Asgari ücret kararının açıklanacağı son toplantı yapılırken ana akım muhalefet partilerinin genel başkan yardımcıları da toplanmış uzlaşabilecekleri konuları arıyorlardı. Afili ve de gerekli bir konuda uzlaşmışlardı nihayet. Siyasi Etik Yasası çıkartacaklar seçimi kazandıklarında. Buna göre, eğer iktidara gelirlerse milletvekilleri, üst düzey kamu görevlileri ve bakanlar iki yılda bir mal beyanında bulunacaklar; siyasetçiler yetkilerini kayırmacılık amacıyla kullanmaları halinde siyasetten men gibi büyük cezalara çarptırılacaklar. Ayrıca Merkez Bankası’nın bağımsızlığı garanti altına alınacak, Serbest Piyasa Kurulu ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu gibi üst kurullar da siyasi baskıdan arındırılacak. Biliyorsunuz, güçlendirilmiş ya da iyileştirilmiş parlamenter sisteme dönüş konusunda zaten anlaştılar. Mevcut ana akım ittifak, yani CHP ve İYİP’in yanı sıra DEVA ve Gelecek partileri ile Demokrat Parti ve Saadet Partisi’nden mürekkep. Toplum karşısında herhangi bir müşterek taahhütte bulunmayı mümkün olduğunca erteleme stratejisiyle kendi aralarındaki bağları gevşek tutmayı tercih eden bu oluşum en önce bu konuda söz birliği etmişti. Yani ilk hedefimiz Gelişmiş Parlamenter Sistem, ileri! Buna itiraz eden AKPMHP’li olsun! Hiç sözüm yok. Üç aşağı beş yukarı kime sorsanız, hatta artık sokaklarda 13 yaşındaki çocukların bile bizatihi acı çekerek öğrendikleri derslerden dolayı hemfikir oldukları konular bunlar. Ama ortaklık gene de gevşek çünkü bu altı siyasi parti bir şekilde seçimi çoktan kazandıklarını düşünüyor ve güç paylaşımını nasıl yapacaklarını bilemedikleri için hakiki ve ayakları hepimizi ortaklaştıran şeylere değen bir siyasi dil üretemiyorlar. Zurnaya zırt dedirtemeyengiller ittifakı diyebiliriz bu gevşek siyasi oluşuma.

Kahredici bir krizden geçiyoruz, herkesin boğazında sıra sıra yumrular, şahdamarının üzerinde bir bıçak ama ittifak gevşek. Çünkü bu koşullar altında nasılsa kazanabileceklerini düşündükleri, henüz ilan edilmemiş bir seçim var önlerinde. Neyle karşı karşıya olduklarını pek iyi bilmedikleri, biliyorlarsa da umursamadıkları anlaşılıyor. Bunun sebebi de muhtemelen karşı karşıya oldukları şeye çok yakından bakmaları. Zihniyet yakınlığından söz ediyorum. Şu koşullar altında bile, her alanda apaçık sebep olduğu sefalete rağmen oylarını korumaya devam eden muktedir ittifaka yönelik hiç de saklayamadıkları esef yüklü hayranlığın sebep olduğu bir yakınlık bu. “Vay be, adam yapıyor” diye geçiriyor olmalılar içlerinden. Öyle olmasa, yüksek perdeden, kimi zaman haykırarak içi bomboş şeyler söylemek yerine oluşturdukları gevşek ittifakın içini dolduracak hamleler yapar, kendi aralarındaki bağları sıkılaştırırken, topluma da üzerinde ortaklaşabileceği bir umut verirlerdi. Yapmıyorlar.

Sorumluluk/suçluluktan sığınma/savrulmaya

Lingis’in bizi, insanları, toplulukları, toplumları bir arada tutan şeyin eninde sonunda istisnasız herkesin yalnız öldüğü (Heidegger’den öğrenmiş bunu); ölümün, herkesin yapayalnız karşılamak zorunda kaldığı bilgisi olduğu yolundaki önermesini hatırlatan vaziyet de bu. “Fakat,” diyor Lingis kitabın ilk sayfasında, “Hastanelerde geçirdiğim uzun saatler boyunca, hayatta olanların ölenlere eşlik etme ihtiyacını düşündüm. Bu, yalnızca elinden geleni yapan doktorlar ve hemşireler değil, artık hiç çare kalmadığı halde kalbinin derinliklerinde, mukadderat vuku bulana kadar, ölmekte olanın yanında kalması gerektiğini bilenler için de geçerli. Olabilecek en zor şeydir ama herkes bilir böyle bir durumda yapılması gerekeni. Sebep, ölmekte olanın ebeveyn ya da sevgili ya da kişinin hayatını birlikte yaşadığı biri olması da değildir. Yandaki yatakta ya da odada, yalnız başına ölmekte olan birinin yanında olmak gerektiğini herkes bilir. Bu, yalnızca bireysel ahlakın önemli bir kaidesi midir? Kendi adıma, insanları hastanelerde ya da köprü altlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendi kuyusunu kazmaktan başka bir şey yapmadığını düşünmeye başladım.” (Kitabın Türkçesi yanımda olmadığından kafasını gözünü yararak da olsa kendim çevirmeye çalıştım.)

Ardından ne zamandır insanların birbirlerini şu ya da bu şekilde, uzakta bir yerlerde ölenlere duyarsız kalmakla suçladıklarını hatırlatıyor Lingis. O uzak yerler, hakkında eskisinden daha çok bilgiye, olaylar henüz soğumadan, yani biz henüz müdahale edebilecekken öğrenebildiğimiz için eskisi kadar uzak değiller. Öte yandan bir şeylere müdahele etme gücümüz giderek çekiliyor damarlarımızdan kan gibi. Bu nedenle ve haklı olarak birbirimizi bize, zihnimize yaklaşan ve gündelik meselimize dahil olan o insanlara ne olduğu konusunda daha fazla sorumluluk ve suçluluk hissediyor, belki de eşzamanlı olarak, yaşamaya devam edebilmek için o sorumluluğu ve suçluluğu inkâra sığınıyoruz. Kim bilir?.. Bu sorumluluk/suçluluk inkârı bizi, kendimizin ve bize en çok benzeyenlerin dertleriyle daha çok ilgilenmeye, aradaki suçluluk hissini böylece geçiştirmeye yöneltiyor olabilir. Bu çağda muhafazakârlaşmak tam olarak bu demek. Formel siyasi yelpazede kendinizi nerede gördüğünüzden bağımsız bir hal bu.

Salgının başından beri buna bir de en yakınlarımızın bile, bu amansız, ciğer söken hastalığa yakalanırlarsa yanında olamayacağımız bilgisi ve tecrübesi eklendi. Başımıza gelirse yapayalnız ölmekten de ödümüz kopuyor. Lingis’in toplumun, topluluğun, kolektifin üzerine kurulduğunu söylediği o en temel yerden alıyoruz en derin yaramızı öyleyse. Fakat bu, hepimizin, üzerine hüzünlenmekten korkmaksızın düşünürsek, çare bulamasak da anlam verebileceğimiz ve böylece içine düştüğümüz dehşetten kendimiz hakkında da yeni bir şeyler öğrenebileceğimiz bir devasa sorun. Hepimizi kendi çaresizliği içinde muhafazakârlaştıran; sığınmaya, savunmaya uğraşırken savrulma halinden de onun hakkında yine hep beraber düşünerek, yalnız ölmemenin ve kimseyi yalnız başına ölüme terk etmemenin yollarını arayarak çıkacağız.

Ütme siyaseti

Sözünü ettiğim gevşek ana akım muhalefet ittifakının sorunu bu kadar hazin bir gidişattan doğan etik sorgulamalar ya da ahlaki normlardan kaynaklanmıyor. Aslında sorunun bizatihi kendisi tam olarak bu. Önlerindeki masada duranın bir müşterek ölüm-kalım meselesi olduğunu inkâr ederek başlıyorlar tüm tartışmalarına belli ki. Çünkü meseleyi böylece teşhis ederlerse, kendilerinin ve benzerlerinin ikbalini öncelikli olmaktan çıkarmak zorunda kalacaklar. Ayrıca krizi fırsata çeviriyorlar 20 yıldır iyice belledikleri dersi hayata geçirerek: Hazır milletin şah damarı üzerine böylesi keskin bir bıçak dayanmışken, uzattığımız ipe sarılmaktan başka çareleri kalmamışken bildiğimizi okumaktan neden vazgeçelim? Bu esnada, kendilerini birbirlerine dayatmaktan da geri durmuyorlar elbette. Herkes bir diğerini kendine benzetmeye çalışmakla meşgul.

İktidar hayatlarımızı, geleceğimizi, çocuklarımızın ve onların çocuklarının hayatlarını değersizleştiriyor. Dünya pazarına ucuza okutacak hepimizi. Neyimiz var neyimiz yoksa dünya haddini bilmeyen birkaç miras yedinin elinde mezata düşmüş halde. Aman ha oturup birkaç kişi iki lafın belini kırmayalım sokak başlarında diye korkunç görünümlü inzibatlarla çevriliyor hayatlarımız. Ya hu kendi hakkımızdaki istatistik bile saklanıyor bizden. Sinirden gülüyoruz, yoksa neşemiz yerinde değil. Bu her türlü taahhütten korkan, birbirleriyle ve ortak dertlerimizle bağları gayet gevşek ittifakın tarafları ise tıpkı iktidarı oluşturan ittifakın tarafları gibi, 1970’lerin başından beri bizi tam da şu bulunduğumuz yere hapseden zihniyetin öz evlatları (sözü kısa kesmek için miladı oraya koydum, Tarihi Çağlar Cetveli’ni bir kez daha gözden geçirmek değil niyetim). Kiminin ağzı iyi laf yapıyor; kimi iyi üniversitelerde okumuş; öbürünün devlette memuriyet tecrübesi olmuş; kimi evin ihmal edilmiş, hakkı yenmiş çocuğu; bir diğeri mahalledeki ağabeylerinin kavgasından korkup soluğu caminin bahçesinde almış… Nuh diyor, peygamber demiyorlar. Birbirlerine ya da topluma doğru bir adım attıklarında aldıkları cevabı görüp “Aman Allah alemin enayisi biz miyiz, hele bir geri çekilelim, bakalım kim ne yapıyor” duruşu alıyorlar. Hepsi aynı mahallenin, yakın akraba çocukları. Birbirlerini de, birbirlerinin zaaflarını da çok yakından biliyorlar. Oynadıkları oyunda birbirlerini ütmeyi, mahalledeki yangını söndürmekten daha kıymetli buluyorlar belli ki. Birbirlerine o kadar çok benziyorlar ki, yenişmeleri mümkün değil. Çünkü her biri, diğerinin hamlesini daha evvelsi günden görüyor.

Seyirci olarak gördükleri bizlerin ortaklaştığı şeyler ise çaresizlikten, mahcubiyetten, yorgunluktan, bıkkınlıktan, korkudan ve kendi kaderine terk edilmişlikten ibaret. Diğerlerini ütenin her şeyi alacağı bir oyunun kimseye heyecan vermemesinin bir sebebi de bu. Bu gevşek ittifak kimsenin kimseyi ütmesinin gerekmediği bir oyun kuracak hayal gücüne sahip değil. Fırsatını yakalamışken her şeyi almak isteyenin kumarbaz iştahıyla donanmış her biri. Şahdamarındaki bıçağın baskısıyla inleyenleri de kendilerine tezahürat yapıyor zannediyorlar.

Belki, diyorum, sahneye onlara benzemeyen birileri çıkar, “Bu ne saçma sapan, ne ayıp bir oyun; hiç mi sıkılmadınız bunca senedir hep aynı oyunu oynamaktan; ne tuhaf insanlarsınız?” diye yüzlerse onları, akılları başlarına gelmeye başlar. Biz de mahalleyi on yıllardır boş beleş bir oyunla meşgul eden cüssesi iri, yüreği zayıf bu eski oyunculara benzemeyen; bu oyunu oynamayı reddeden; ölmekte olanın ne olduğunun farkında olacak kadar edep sahibi ve halden anlayan birilerini mi arasak artık? O birileri de, eğer yakınlardalarsa bir ses etseler, geciktikçe şu oyunculardan bir farkları kalmayacağını anlasalar keşke. Her şeyi unuturuz da, bizleri şahdamarımızın üzerine keskin bir bıçak dayanmış halde kendi aralarındaki edepsiz oyunu izlemek zorunda bırakanları unutmayız.

Ayşe Çavdar’ın önceki yazıları:

Hayaller, gerçekler ve vazgeçmeyenler

Krallar, istatistikler ve Mahruze Teyze

İyi haberlerin adresi – Sıkıcı veriler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus