Gürkan Çakıroğlu yazdı: İran-Turan ve Kürtler

Siyonistlere rahmet okutan revizyonist Siyonistler yani Likud, can havliyle pençelerini geçirmeye çalışıyor Ortadoğu’nun dört bir yanına. Gazze’de yaptıkları soykırım, bunca yıllık zulümlerine kılıf olarak kullandıkları “mağduriyet edebiyatını” ellerinden aldı. Netanyahu’nun kibri ve küstahlığı yanına kâr kalmayacak; böyle giderse eğer, akıbeti Mussolini gibi olacak. Zira Yahudiler Siyonistlerden, Siyonistler ise revizyonistlerden ibaret değil. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yerle yeksan olmak üzere; tabii Türkiye ve İran hata yapmaz, Kürtler tuzağa düşmez ise.

İran-Turan ittifakını Kürtlerin önderliğinde hayata geçirmeliyiz

Ne mi yapmalıyız? 500 yıllık çekişmeyi ve 100 yıllık çatışmayı bir kenara bırakıp, Turan-İran ittifakını Kürtlerin önderliğinde hayata geçirmeliyiz. Bunu başarabiliriz. Bu anlamda Ortadoğu halkları Abdullah Öcalan ve Kürt siyasal hareketine çok şey borçlu. Öcalan, “Kürtleri ulus devlet üzerinde esir almak istiyorlar, buna müsaade etmeyeceğiz” diyeli 30 seneyi geçti. Ve adam dediğini yaptı. Öcalan, bir yandan Türkiye özelinde devletin çeteleşmesine ve asimilasyon politikalarına itiraz ederken, diğer yandan da bölgede nihai amacı BOP olan emperyalist oyuna itiraz etti. Ve ettiği için esir alındı.

Likud, BOP kapsamında başarıya ulaşmak ve Büyük İsrail’i inşa etmek adına bir yandan Balkanizasyon politikası ile Kürtleri ve Azerileri ulus devlet ve ilkel milliyetçilik havucu ile isyan ve savaşa teşvik ederken, diğer yandan da yine ulus devlet ve ilkel milliyetçilik sopası ile Ankara ve Tahran’ı Kürtlere ve Azerilere karşı zulüm ve zorbalığa teşvik etti. Tavşana kaç tazıya tut diyerek, kardeşi kardeşe kırdırdılar. Ve maalesef kardeşlerin kimisi bilinçli (ihanet) kimisi bilinçsiz (gaflet) bu zokayı yuttu. Türkiye geç de olsa bu açmazı idrak etti ve Kemalist paradigmayı terk ederek Öcalan’ın paradigmasını kabul etti. 22 Ekim bir davet, 27 Şubat ise bir icabettir.

İlkel milliyetçilik sadece Türklere sirayet eden bir sakatlık olmayıp, Kürtler arasında da gayet tabii olarak yaşam alanı bulmuştur. Bahçeli’ye SDG’yi terörize eden söylemlerinden dolayı kendi açılarından ve anlaşılabilir olarak kızanlar; 22 Ekim ve 27 Şubat olmasaydı eğer, bugün Halep’te ve hatta Fırat’ın doğusunda neler olurdu diye bir düşünsünler isterim. Zira Allah korusun TSK ile YPG’nin, yani Türkler ile Kürtlerin olası savaşının kaybedeni hepimiz, kazananı ise sadece ama sadece Likud olacaktır.

Ulus devlet sadece Türkiye’yi siyaseten kör ve kötürüm bırakıp, korkularının esiri haline getirmemiş, İran’ı da aynı yerden zehirlemiştir. Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerin yanında duramaması ile İran’ın Karabağ’da Azerilerin yanında duramaması arasında fark yoktur. Her iki durum da parçalanma paranoyasından ileri gelen sığ ve sakat duruşlardır. Bu vaziyeti aşmanın yolu Türkiye’nin Kürtleşmesi, İran’ın ise Türkleşmesinden geçmektedir. Türkiye için 1921 ve 1926 tarihli Ankara Antlaşmaları ne ise İran için de 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay Antlaşmaları odur.

Biz Türklerin bölgeye dair sevabımız kadar günahımız da çok; Şah ile Sultan’ın cengi sadece Türkleri değil İslam alemini de kati şekilde böldü. Türkiye-İran husumeti veya rekabeti, adına her ne derseniz deyin; geçmişte kalması gereken ve bugün için reel politikte yapıcı anlamda hiçbir karşılığı olmayan bir haldir. Şah ile Sultan’ın harbi itikat değil, iktidar odaklıydı. Yani itikadi olarak Sünnileştirme veya Şiileştirme gibi “misyonerlik” çabalarının sadece bugün değil dün de toplumsal olarak bir karşılığı yoktu. Tarih hapishanemiz, devlet tımarhanemiz olmasın. Yazık!

Ankara’nın da Tahran’ın da zahirde emperyalist emellerle mücadele etmesi mühim ama her iki başkentinde batınına baktığınızda netice olarak itiraz ettiklerine hizmet ettiklerini görüyorsunuz. Her iki rejim de 1925’de kuruldu, her iki rejim de tüm değişikliklere rağmen 1925’in paradigması ile hareket ediyorlar ve her iki rejimin de temel sorunu hukuk ve demokrasi yoksunluğu. Bir taraf Kürtçeyi yasaklarken diğer taraf Türkçeyi yasaklamış; bir taraf Kürt köylerini zorunlu iskana tabii tutarken diğer taraf Türk köylerini zorunlu iskana tabii tutmuş. Türkiye’de 1960 ve 1980, İran’da ise 1953 ve 1979 istikameti değiştiren darbe veya devrimler olmadılar, olamadılar.

Türkiye’de devlet din haline gelmiş, İran’da ise din devletleşmiş. Bu netice temelde liderlerden veya rejimlerden dolayı olmayıp, toplumlar arasındaki Sünni-Şii farkından kaynaklıdır. Lakin her iki halde de hem devlet hem de din zarar görmüştür. Ve her iki ülkede de camilerin devlet dairelerinden farkı kalmamış, İslam farklı şekillerde de olsa kurumsallaşmış, devlet ise yozlaşmıştır. Filler tepinmiş, olan yine çimenlere olmuştur.

Günümüzde İran’da geleneksel milliyetçilik, Türkiye’de ise modern milliyetçilik iktidarda olup; her ikisi de ilkel aşamaları aşamamış, demokratik milliyetçiliğe inkılap edememiştir. Neden Türk üst, Kürt alt kimlik olsun? Ya da neden Fars üst, Türk alt kimlik olsun? 22 Ekim bu anlamda Türkiye için büyük bir şanstır. Benzer bir çıkışın İran’da da olması gerekmektedir. Türkiye Diyarbakır’ın, İran ise Tebriz’in hakkını teslim etmelidir.

iran
Gürkan Çakıroğlu yazdı: İran-Turan ve Kürtler

İran’da 1979, neticeleri itibari ile nasıl ki 1925’in düzenini değiştiremedi ise Türkiye’de de 2002 aynı şekilde 1925’in düzenini değiştirememiştir. Humeyni Velayet-i Fakih üzerinden Şah’ın hiçbir zaman yapamayacağını yapmış, Şiiliğin muhalif damarını törpüleyip, Şiileri devletleştirmiştir. Farklı şekilde de olsa aynısını Erdoğan Türkiye’de yapmış, Atatürk’ün dahi yapamadığını yaparak dindar muhalefeti törpülemiş, dindarları devletleştirmiştir.

Türkiye’nin Kürtleşmesine, İran’ın ise Türkleşmesine ihtiyaç var

Dini devletten korumak kâfiydi eskiden, artık siyasetten de korumak gerek. Geleneksel veya modern milliyetçilik fark etmez, ilkel olanı demokratikleştirmek gerek. Zengezur’a razı gelmemek, onu Tebriz ile aşmak; Lozan’a razı gelmemek, onu Misak-ı Milli ile aşmak gerek. 1000 yıllık devlet aklından, 600 yıllık imparatorluktan bahsettikten ve üç kıtaya, yetmiş iki millete hükmettiğini iddia ettikten sonra kalkıp da Sam Amca’nın açtığı yolda, gösterdiği hedefe göre hareket edemezsin. İran Türkiye’nin veya Türkiye İran’ın antagonisti değildir. Protagonist ise ne Türkler ne de Farslardır, protagonist artık Kürtlerdir. İran’ın da Turan’ın da ihtiyacı olan hukuk ve demokrasidir. Bunun için de Türkiye’nin Kürtleşmesine, İran’ın ise Türkleşmesine ihtiyaç vardır. Ve maalesef zaman giderek daralmaktadır.

İran’daki protestoların haklı nedenleri var, Kürtler Suriye’de haklı olarak direniyorlar ve terörsüz Türkiye sürecine olan inancını haklı nedenlerle kaybediyor insanlar. İran’ın ayakta kalmak için dayatmalara veya devrime değil evrime, Suriye’nin bir arada kalmak için üniter değil federal yapıya ve Türkiye’nin de Türkiye yüzyılı için Kürtlere, Kürtçeye ve Kürtlerin de devleti olmaya ihtiyacı var.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.