Halep’teki çatışmalar bitti ama Türkiye’de çözüm sürecine etkileri sürüyor. Ruşen Çakır “Hangi Öcalan” başlıklı yayında, Halep krizi üzerinden Abdullah Öcalan’ın çağrıları, Devlet Bahçeli ve Hakan Fidan’ın açıklamaları, SDG–Mazlum Abdi tartışmaları ve İsrail faktörünü ele alıyor. Öcalan ne istiyor, kim uymuyor? Halep süreci Türkiye’de barışı nasıl etkiliyor?
Suriye’nin Halep kentinde SDG ile Şam yönetimi arasındaki çatışmalar sonlandı fakat Türkiye’de etkileri sonlanmadı. Ruşen Çakır, bu durumun Türkiye’deki çözüm sürecinin önünde çok büyük engel olduğunu belirtti, “Halep’teki olaylar aslında bize Türkiye’deki sürecin Suriye’ye ne kadar bağlı olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bu olayın farklı açılardan değerlendirmesine baktığımızda ‘Hangi Öcalan?’ sorusunu doğrulayacak bir kafa karışıklığına tanık oluyoruz” dedi.

Ankara’nın da Kandil’in de Öcalan’ı kendisine referans aldığını söyleyen Ruşen Çakır, “Herkes karşılıklı olarak Öcalan’ın söylediklerinin uygulanmasına izin verilmediğini söylüyor” diye devam etti.
“MİT ile Fidan ve Bahçeli’nin açıklamaları uyuşmuyor”
Bahçeli’nin “Mazlum Abdi isimli terörist Siyonizm’in yandaşı, PKK’nın kurucu önderliğine saygısız ve sadakatsiz” sözlerini hatırlatan Çakır, “Bahçeli’nin anlatısında şu var: Öcalan bir şey istiyor ama SDG, Mazlum Abdi bunu yapmıyor. Benzer bir şeyi Hakan Fidan da söylemişti. Fidan, ‘Ada’dan gelen mesajlar var, onlara yazılan direkt mektuplar var, verilen talimatlar var. Buna bile bir direnen akıl var. Demek ki başka bir yerden başka talimatlar geliyor, başka duruş var’ demişti. Burada da kast edilen İsrail” dedi.
Çakır, Halep’teki çatışmaların kızıştığı zaman Milli İstihbarat Teşkilatı’nın “Halep’teki olaylar sırasında gerek Mazlum Abdi gerek İlham Ahmed ile çok yoğun ve yapıcı bir diyalog geliştirildi. Fakat Kandil buna yanaşmadı” bilgisinin yer aldığını hatırlatarak, “Şimdi o açıklamayla, Hakan Fidan ve Devlet Bahçeli’nin söyledikleri birbiriyle uyuşmuyor” diye konuştu.
“Suriye, Öcalan’ın elindeki en güçlü kart”
Ruşen Çakır şöyle devam etti:
“Kandil’de dün bir açıklama yayınladı. Aslında Türkiye’nin çözüm süreci konusunda memnun kalacağı bir açıklamaydı. Sürecin risk altında olduğunu vurgulayan bir açıklama. Onlar da diyorlar ki, ‘Halep’te Türkiye destekli Şam yönetimi Öcalan’ın yaptığı çağrıların hayata geçirilmesine izin vermiyor.’ Hangisi doğru? Hangi Öcalan doğru? Şimdi benim gördüğüm kadarıyla Abdullah Öcalan, Bahçeli’nin ve Hakan Fidan’ın dediği gibi SDG’ye kayıtsız şartsız Ankara’nın istediği çizgiye gelmelerini söylemedi. 30 Aralık’ta yaptığı, verdiği yeni yıl mesajında da çok dikkatli bir dil kullandığını fark ettim. Daha önce sızan birtakım görüşmelerde de SDG yetkililerine, doğrudan onlara önce kendi emniyetlerini düşünmelerini söylediğini biliyoruz. Zira Suriye meselesi gerçekten en kritik nokta ve gerek Kandil’in gerek İmralı’nın yani Öcalan’ın elindeki en güçlü kart.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Suriye’de Halep’te yaşanan olaylar, çatışmalar sonlandı ama Türkiye’ye etkileri sonlanmadı. Çok ciddi bir şekilde Türkiye’de çözüm sürecinin – ki bir süredir askıda gibi duruyor – önünde ciddi bir engel oluşturmuşa benziyor ve Halep’teki olaylar aslında bize Türkiye’deki sürecin Suriye’ye ne kadar bağlı olduğunu bir kere daha gösterdi. Ve bu olayın farklı açılardan değerlendirilmesine baktığımızda bu yayının başlığına çıkarttığım “Hangi Öcalan?” sorusunu doğrulayacak bir kafa karışıklığına tanık oluyoruz. Herkes kendisine Öcalan’ı referans alıyor. Herkes derken Kandil de, Ankara da Öcalan’ı referans alıyor ve herkes karşılıklı olarak Öcalan’ın söylediklerinin uygulanmasına izin verilmediğini söylüyor. Biraz karışık olduğunun farkındayım ama önce bir MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dün grup konuşmasında Halep konusunda söylediklerini bir dinleyelim sonra devam edelim.
Devlet Bahçeli: “SDG ve YPG yanlış üstüne yanlış yapmıştır. Halep oradaysa arşının Şam’da olduğu netleşmiştir. Trump ise ayaküstü bunları satmıştır. Şu gerçeği tekrar vurgulamakta yarar olacaktır. PKK’nın örgütsel varlığı feshedilmiş, silahlar bırakılmıştır. Bu terör örgütünün uzantısı olan SDG ve YPG’nin de akıbeti aynı olmalıdır. Bizim için yegâne geçerli olan İmralı’nın 27 Şubat çağrısı barışa ve kucaklaşmaya davettir. Üstelik bölücü terör örgütünün bütün yapılarını bağlamaktadır. SDG ve YPG bundan bağımsız değildir, olması da mümkün değildir. Görünen gerçek aynısıyla şöyledir: Özellikle Mazlum Abdi isimli terörist siyonizmin yandaşıdır, İsrail’in kuklasıdır. PKK’nın kurucu önderliğine saygısız ve sadakatsizdir.”
Şimdi Devlet Bahçeli, Mazlum Abdi’yi PKK’nın kurucu önderliğine saygısız olmakla suçluyor. Ne günlere kaldık diyebilirsiniz ama böyle. Yani Bahçeli’nin anlatısında şu var: Öcalan bir şey istiyor ama SDG ve Mazlum Abdi bunu yapmıyor. Benzer bir şeyi Hakan Fidan da söylemişti. Şimdi onun ‘‘İmralı’’ ya da ‘‘kurucu önder’’ dediğine Hakan Fidan ‘‘ada’’ diyor ve Öcalan adını telaffuz etmemek için bulunan şeyler bunlar. Hakan Fidan şöyle diyor: ‘‘Adadan gelen mesajlar var. Onlara yazılan direkt mektuplar var. Verilen talimatlar var. Buna bile bir direnen akıl var. Demek ki başka yerden başka talimatlar geliyor. Başka duruş var.’’ Burada da kastedilen İsrail. Aynı şekilde Bahçeli’nin dediği gibi Hakan Fidan da benzer bir çizgide; Öcalan bir şey söylüyor ama Mazlum Abdi ve arkadaşları bambaşka bir şey yapıyorlar çünkü İsrail’den güç alıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde tam da Halep olaylarının kızıştığı bir dönemde bizim daha önceki yayınlarda bahsettiğimiz, benim hafta sonu yazımda bahsettiğim bir bilgi notu var. Millî İstihbarat Teşkilatı’nın verdiği uzun bir bilgi notu. Ben bunu gazeteci Nevzat Çiçek’ten gördüm, okudum. Ve orada da şu söyleniyor: ‘‘Halep’teki olaylar sırasında gerek Mazlum Abdi gerek İlham Ahmed’le çok yoğun ve yapıcı bir diyalog geliştirildi. Fakat Kandil buna yanaşmadı’’ diyor. Şimdi o açıklamayla Hakan Fidan’ın ve Devlet Bahçeli’nin söyledikleri birbiriyle uyuşmuyor. Yani onlar, Bahçeli ve Fidan doğrudan SDG yönetimini, Mazlum Abdi ve yanındakileri suçlarken MİT’in bilgi notunda Kandil suçlanıyor. Peki Kandil ne yapıyor? Kandil de dün bir açıklama yayımladı. Uzun bir açıklama. Aslında Türkiye’de çözüm süreci konusunda şahinlerin memnun kalacağı bir açıklama. Sürecin risk altında olduğunu vurgulayan bir açıklama. Orada da onlar başka bir şey söylüyorlar. Diyorlar ki, ‘‘Reber Apo’’ diyorlar Öcalan’a, ‘‘10 Mart mutabakatının uygulanması açısından çatışmaların olmamasını, sorunların çözümü doğrultusunda adımlar atılmasını istemiş; Kuzeydoğu Suriye Özerk Yönetimi’ne petrol, sınır kapıları ve bazı konularda adım atılması yönünde mesajlar iletmiştir. Ama buna rağmen Halep’te bütün bunlar oldu’’ deyip sert bir açıklama yapıyorlar. Yani onlar da diyorlar ki, ‘‘Halep’te Türkiye destekli Şam yönetimi, Öcalan’ın yaptığı çağrıların hayata geçirilmesine izin vermiyor.’’
Hangisi doğru? Hangi Öcalan doğru? Şimdi benim anladığım kadarıyla dışarıdan bakan birisi, bakmaya, anlamaya çalışan birisi olarak benim gördüğüm kadarıyla Abdullah Öcalan, Bahçeli’nin ve Hakan Fidan’ın dediği gibi SDG’ye, Suriye’deki Kürt hareketine, YPG, PYD artık hangisi derseniz, çok sayıda isim var, onlara kayıtsız şartsız Ankara’nın istediği çizgiye gelmelerini söylemedi. 30 Aralık’ta yaptığı, verdiği yeni yıl mesajında da çok dikkatli bir dil kullandığını fark ettim. Daha önce sızan birtakım görüşmelerde de SDG yetkililerine doğrudan onlara önce kendi emniyetlerini düşünmelerini söylediğini biliyoruz. Zira Suriye meselesi gerçekten en kritik nokta ve gerek Kandil’in gerek İmralı’nın yani Öcalan’ın elindeki en güçlü kart. Bu kartı Bahçeli’nin ve Hakan Fidan’ın istediği gibi hızla Ankara’nın lehine kullanmak ya da ellerinden çıkartmak istemiyorlar. Şu haliyle bakıldığı zaman kritik bir yerde kilitlenmiş gibi gözüküyor. Tamam, Halep bitti ama devamı gelir mi? Gelirse ne olur? Bu sorular çok ciddi bir şekilde duruyor ve açık açık İsrail’le iş birliği yapmakla suçlanıyor Suriye’deki Kürt hareketleri. Ama bu arada biliyoruz ki Şam, İsrail’le Suriye’nin güneyi hakkında Türkiye’nin bilgisi dâhilinde anlaşma imzaladı ve bu anlaşmayı imzalar imzalamaz Halep operasyonu başladı. Bu da bir not olarak kenarda duruyor.
Peki ne olabilir? Bence bunun en hızlı ve kestirme yolu bir şekilde SDG yönetimiyle Türkiye’nin açık, aleni olarak ve mümkünse Türkiye’de görüşmesi ve bir şekilde bu kişilerin, Mazlum Abdi, İlham Ahmed ya da bir başkası ama mümkünse Mazlum Abdi’nin Öcalan’la doğrudan görüşmesinin sağlanması gerekir. Bunu aylardır söylediğimi biliyorum. Başkaları da söylüyor. Eğer burada gerçekten İmralı, Kandil ve Rojava dedikleri Kuzeydoğu Suriye arasında bir eş güdüm sağlanması isteniyorsa bunun yollarını Türkiye pekâlâ açabilir. Şu haliyle baktığımız zaman bunun geciktirildiğini ve bu geciktiği ölçüde de Türkiye’de süreç hakkında olumsuz düşünenlerin sevindiğini görüyoruz. Şu an itibarıyla açıkçası süreç konusunda güvercinlerin suskun ve karamsar, şahinlerin ise geveze ve son derece mutlu olduklarını görüyoruz. Ama tekrar söylüyorum, geri dönülmesi mümkün olmayan bir yere gelmiş olan Türkiye’de bu sürecin bir şekilde bir formülle, birtakım formüllerle yürütülmesi elzem. Bunun yolu bir şekilde bulunacaktır diye hem umuyorum hem de tahmin ediyorum. Ama Halep olayı bize gösterdi ki bu iş hiç de kolay olmayacak.
Evet, bugünün ithafı bir büyük şaire, aynı zamanda eğitimciye ve benim için çok önemli olan birisine: Tevfik Fikret’e. Benim için neden çok önemli? Tevfik Fikret, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” demiş birisi. Türkiye’de birçok açıdan özgürlükçü perspektifi, modernleşme perspektifini edebiyatta ama aynı zamanda eğitimde dile getirmiş, çok kişiyi etkilemiş, özellikle edebiyatçıları etkilemiş bir isim. Ve aynı zamanda benim de hayattaki en büyük şanslarımdan birisi olan, belki de birincisidir bilemiyorum, Galatasaray Lisesi’nin önde gelen bir ismi. Hem mezunu hem öğretmeni hem de müdürü. Tevfik Fikret bizim için, Galatasaray Lisesi için ama tüm Türkiye için, Mustafa Kemal Atatürk için de hep bir saygı duyulan, esinlenilen bir isim. Hayatı çok zorlukla geçmiş. Çok erken yaşta, 47 yaşında hayatını kaybetmiş ama onun içerisine çok şey sığdırmış. Öncelikle şair ama aynı zamanda öğretmen ve eğitimci diyelim. Okulun müdürlüğünü de yapmış. Tevfik Fikret’in okulda, demin gördünüz, girişte önce bir büstünü görürüz. Diğer okulun yöneticileri de peş peşedir. Ve aynı zamanda Tevfik Fikret’in bir salonu vardır. Bizim büyük toplantı salonumuzun adı Tevfik Fikret Salonu’dur. Bu salonda çok zamanımız geçti. Orada sinema gösterileri olurdu, değişik etkinlikler olurdu. Mesela 70’li yılların başlarında birtakım solcu şairlerin orada böyle masayı yumruklayarak şiirler okuduğunu hatırlıyorum. Nihat Behram’ı hatırlıyorum yanlış yapmadıysam. Ataol Behramoğlu’nu hatırlıyorum.
Ama en önemlisi biz kendimiz tiyatro kulübü olarak orada oyunlar oynadık. Ben dâhil şu anda Türk sinemasının önde gelen isimlerinden Reha Erdem, Kutluğ Ataman birçok kişi orada tiyatro oynadık. Ve geçenlerde, geçenler dediğim birkaç yıl önce orada öğrencilerin katıldığı çok güzel bir sohbet de yaptım. En son cumartesi günü oradaydım. Kulüp aynı zamanda biliyorsunuz Galatasaray Lisesi’nin kurduğu bir şeydir. 25. yılımı doldurduğum için divan üyesi oldum ve yine Tevfik Fikret Salonu’nda bir tarafta başkan, bir tarafta divanın eski başkanı İrfan Bey, en solda da şimdiki başkan Aykut abi çok sayıda 25 yılını dolduranlara plaketlerini verdiler. Divan üyesi olduk. Divan üyesi olunca ne oluyor? Divan toplantılarına katılıyorsunuz. Mutluluk verici bir şeydi, ta ki akşam Süper Lig’de Fenerbahçe’ye net bir şekilde kötü bir oyunla yenilene kadar. Güzel başlamıştı cumartesi günüm, kötü bitti. Ama Tevfik Fikret Salonu’na yıllar sonra bir kere daha bu vesileyle gitmiş olmak ve Tevfik Fikret’i bir kere daha saygıyla anmak vesilesine neden oldu. Evet, kendisini gerçekten büyük bir saygıyla ve minnetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.





