Yener Orkunoğlu yazdı: ABD’nin tiyatral mikro militarizmi ve Venezuela-İran’a karşı güç gösterisi

Daha önce kaleme aldığım “Her askeri başarı, siyasal ve hukuki bir zafer değildir” başlıklı yazımda ileri sürdüğüm bir varsayımı düzeltmek istiyorum. Şöyle yazmıştım:

Maduro ve eşinin kaçırılması, Maduro’nun ihanete uğradığını gösteriyor. Bilindiği gibi ABD, Maduro’nun başına 50 milyon dolarlık ödül koymuştu. Bir devlet başkanının evinden kaçırılabilmesi, hem gizli servislerin hem de ordunun satın alındığını göstermektedir. “

Ancak güvenilir bir kaynaktan farklı bir şey öğrendim: İhanet söz konusu değil. ABD, Venezuela’nın komünikasyon altyapısını çökertmiş; ancak gizli servislerin ve ordunun bu süreci engellememesi eleştirilmektedir.

ABD, askeri güç gösterileriyle gerilemesini maskelemeye çalışırken Venezuela ve İran üzerinden Çin’i çevreleme stratejisini derinleştiriyor.

Bu yazımda Fransız düşünür Emmaunel Todd’un, ABD’nin yürüttüğü askeri operasyonları açıklamak için kullandığı, “Tiyatral Mikro Militarizm” kavramını açıklamaya çalışacağım. Fakat önce düşünür hakkında biraz bilgi vereyim.

Antropolog, demograf ve tarihçi olan Emmaunel Todd, ana akım jeopolitik düşüncenin oldukça dışında duran, ancak öngörülerini tarihsel verilerle destekleyen provokatif bir düşünürdür. 1976 yılında SSCB’nin çöküşünü bebek ölüm hızındaki artışa dayanarak önceden tahmin etmesiyle ün kazanmıştır.

2001 yılında yayınladığı “Amerikan Düzeninin Çöküşü” adlı kitabında ABD’nin gerileme sürecine girdiğini ileri sürdü. Ancak ABD hegemonyasının çok güçlü göründüğü o yıllarda çok geniş yankı uyandırmadı. Ne var ki, zamanla öngörülerinin doğrulandığı kabul edilmeye başlandı. Nitekim Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, liberal demokrasinin ve kapitalizmin nihai zaferini ilan eden, Francis Fukuyama gibi bir liberalizm hayranı bile ABD sisteminin siyasal açıdan çürüdüğünü ve ABD hegemonyasının sonunun geldiğini yazabiliyor.

Emmaunel Todd, 2024 yılında Almanca’ya çevrilen “Batı’nın Çöküşü” adlı kitabında ise, Amerika’nın gerileyişini çok kapsamlı açılardan yeniden irdeliyor. Ancak sadece ABD’nin değil, Batı’nın da çöküş içinde olduğunu çok çeşit faktörlere (sanayisizleşme, eğitim düzecinin düşmesi, Protestan dininin çürümesi vb.) dayandırarak açıklıyor. Bu konuları gelecekteki yazılarımda ve kendi YouTube kanalımda ayrıca ele alacağım.

Aynı kitapta Todd, ABD ve Batı’nın yaptırımlarına rağmen Rusya’nın neden ekonomik ve askeri güç açısından güçlendiğini, NATO’nun Ukrayna’da Rusya karşısında neden yenildiğini açıklıyor ve nihayet NATO’nun dağılacağını ileri sürüyor. Kısacası, Batı dünyasının girdiği yapısal kriz hakkında çok kapsamlı analizler sunuyor.

Emmanuel Todd’un yönteminin ilginç bir yanı var, çünkü analizlerini, geleneksel ‘siyasal bilim’in ötesine taşıyarak, antropolojiye ve ‘tarihsel demografi’ metoduna dayandırıyor. Yani bir toplumdaki, bebek ölüm hızına, okuryazarlık oranına ve aile yapısına bakarak, o toplumun yapısını anlamaya ve geleceğini görmeye çalışıyor.

Onun ilginç kavramlarında biri, Tiyatral Mikro militarizm kavramıdır. Bu kavramla neyi kast ediyor. Bunu açıklayalım.

Tiyatral mikro militarizm

Todd, Tiyatral Mikro militarizm kavramı ile ABD’nin aslında zayıflamakta olan gücünü gizlemek için başvurduğu askeri stratejiyi tanımlıyor. Todd’a göre bu olgu, küresel bir gücün gerçek endüstriyel ve demografik kapasitesini yitirmesine rağmen, askeri müdahalelerle “hâlâ güçlü olduğu” illüzyonunu sürdürme çabasıdır.

ABD, mikro müdahalelerde bulunuyor. “Mikro” ifadesi, ABD’nin büyük güçlerle savaşa girmekten kaçınıp, küçükleri hedef almasını anlatır. Örneğin, ABD, Rusya veya Çin gibi kendisine gerçekten meydan okuyabilecek büyük güçlerle doğrudan çatışmaya girmekten kaçınmakta, bunun yerine Irak, Afganistan, Libya, Venezuela, İran vd. gibi daha küçük ve izole edilmiş hedeflere yönelmektedir. Bu sınırlı ve parçalı galibiyetler, süper güç imajını taze tutma amacı güdüyor.

Mikro-militarizmin temel amacı, ABD’nin ekonomik ve sanayi alanındaki gerilemesini gizlemektir. Bu tür askeri hamleler, rasyonel bir dış politikanın ürünü olmaktan çok, hegemonik statünün kaybından duyulan endişenin “sahnelenmiş” dışavurumlarıdır. Todd’a göre mikro-militarizm, bir imparatorluğun görkemli yükselişinden ziyade, narsisistik bir gerilemenin işaretidir.

ABD, artık gerçek küresel hegemonya kurmak için gerekli olan ekonomik ve endüstriyel güce sahip değildir. Bu nedenle, hâlâ “vazgeçilmez” olduğunu dünyaya kanıtlamak için, zayıf rakiplere karşı askeri operasyonlar düzenliyor. Bu operasyonlar gerçek bir jeopolitik zaferden ziyade, dünya kamuoyuna yönelik bir “tiyatro” niteliği taşıyor.

Özetle: Emmanuel Todd için mikro-militarizm, ABD’nin gerçek gücünün azalışını maskelemek, müttefiklerini kendine bağlı tutmak ve dünya üzerindeki psikolojik üstünlüğünü korumak için sergilediği “sahneye konulmuş” askeri saldırganlık stratejisidir. Fakat bu uzun sürede, geri tepecek olan bir stratejidir

Güç gösterisi olarak askeri operasyonlar

Todd’a göre ABD, artık üretmeyen, aksine dünyanın geri kalanının üretimine bağımlı ve sürekli ticaret açığı veren bir “tüketim imparatorluğu”dur. Sanayisi gerileyen ABD, dünyaya ürün satan bir ülke olmakta çıkmıştır. Ürün satamadığı için, “güvenlik” sattığını iddia ederek, güç gösterisine başvuruyor. Dünyanın “korunmaya ihtiyacı olduğu” fikrini yayarak, devletleri kendi hegemonyasına boyun eğmeye zorluyor.

Bu askeri hamleler, stratejik bir gereklilikten ziyade sembolik gövde gösterileridir ama genellikle karşı tarafta daha büyük direnç odakları (Rusya veya Çin gibi) yaratır. ABD’nin tavrı, Çin ve Rusya’yı daha sıkı bir ittifaka zorluyor.

ABD’nin Orta Doğu’daki hamleleri ise, Todd için tam bir mikro-militarizm örneğidir. ABD, esas olarak, artık bölgeyi dönüştürme gücüne sahip değildir. Sadece küçük ölçekli operasyonlarla “buradayız” mesajı veriyor. Bu müdahaleler kalıcı barış getirmez aksine yerel dengeleri bozar ve kaosu derinleştirir.

Venezuela-İran’a müdahalenin arka planı: Çin faktörü

ABD’nin Venezuela ve İran politikalarını sadece “itaat” veya “petrol” üzerinden okumak eksik bir yaklaşımdır; zira bu süreçlerin merkezinde aslında Çin’in çevrelenmesi stratejisi yatmaktadır.

Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak, enerji güvenliğini sağlamak için ABD yaptırımları altındaki İran ve Venezuela ile derin stratejik bağlar kurmuştur. Pekin, bu ülkelerden indirimli petrol alarak, hem kendi ekonomisini finanse etmekte hem de “Petro-Yuan” üzerinden doların küresel hâkimiyetine meydan okumaktadır.

Venezuela ve İran, Çin açısından önemli enerji koridorlarıdır. Venezuela petrolünün yaklaşık yüzde 80’inin Çin’e gitmesi, Washington için Monroe Doktrini’nin fiilen ihlali ve Çin etkisinin arka bahçesinde kalıcılaşması demektir. ABD, bu iki ülkeye müdahale ederek aslında, en güçlü sistemik rakibi olan Çin’in ucuz enerji kaynaklarını kesmeyi ve onu küresel enerji piyasasında savunmasız bırakmayı hedeflemektedir.

İran’ın hedef olmasının nedeni, esas olarak nükleer silahlar meselesi de değildir. Asıl mesele, İran’ın Rusya ve Çin arasındaki ticaret koridorunun, dolayısıyla Avrasya Entegrasyonunun (BRİCS) en kritik halkası olmasıdır.

Özetle; Caracas ve Tahran, Washington ile Pekin arasında, 21. yüzyılda, yeni biçimler alan “Küresel Soğuk Savaş”ın enerji cepheleridir. ABD için Venezuela ve İran’daki bu rejimlerin değişmesi, Çin’in lojistik ve finansal can damarlarından birinin daha koparılması anlamına gelir.

Ancak her iki ülkede de rejim değişikliği öyle kolay değildir. Bu tür bir değişim ABD’nin kara hareketini gerektirir. Oysa kara hareketi, ABD için yeni bir Vietnam bataklığına saplanmak demektir.

Daha önceki İsrail-İran savaşında İran’ın yenileceğini iddia eden kuş beyinli yorumcuların görüşlerini eleştirmiştim. Bu yorumcular, CIA’nın yaydığı, “İran düştü- düşecek” şeklindeki propagandasının bilinçli veya bilinçsiz aletiydiler. İran’ın köklü bir tarihe ve kültüre dayanan bir ülke olduğunu vurgulayarak, “Dünün çocuğu olan İsrail karşısında dize gelecek bir ülke değildir”, demiş yaygın görüşlere karşı durmuştum. Yıllardır Batı medyası, -buna Türkiye’deki bazı medya kanalları da dâhil- CIA’nin yönlendirdiği propagandanın etkisiyle, İran’a karşı psikolojik savaş yürüterek, İran hakkında olumsuz haberler yayıyorlar.

Karşı protestolar ve İran yönetimine destek eylemleri

İran’daki protestoların ana nedeni para biriminin değer kaybıdır. Amerikalı ekonomist Michael Hudson’un da vurguladığı gibi, bu kriz tesadüfi değildir. İMF, Dünya Bankası ve ABD’nin yaptırımları bu sürecin arka planında önemli rol oynuyor.

İran’da, CİA, MOSSAD ve MI6 gibi gizli servislerin yıkıcı faaliyetlerde bulunduğu biliniyor. Bu gizli servislerin kullandığı piyonların yıkıcı eylemlere başlaması, İran’daki tansiyonu yükseltti. ABD ve İsrail’in kışkırtması sonucu, ekonomik protestolar giderek İran yönetimine karşı silahlı eylemlere evrildi.

Dijital savaş

Ülkedeki durumun daha da kötüleşmesini istemeyen İran yönetimi, kendisine karşı protestolar sırasında interneti ve dijital (sosyal) medyayı kesti; CİA, MOSSAD ajanlarının birbirleriyle ve yurtdışı iletişimlerini engelledi. Ancak Elon Musk, kaçak internet erişimini sağlayan uydusu Starlink’i devreye sokarak hem protestocuların koordine olmasına yardım etmeye çalıştı, hem de dünyaya X platformundan protestocuların videolar ve mesajlar yaymalarını olanaklı kıldı.

Ne var ki, Starlink uydusunu kullanabilmek için, Starlink terminalleri (çanak anten ve modem) gereklidir. ABD hükümetinin de desteğiyle yasadışı yollardan, kaçakçılık ağları vb. üzerinden, binlerce Starlink terminali İran’a sokuldu. Starlink terminalleri, uyduları bulmak için GPS sinyallerine ihtiyaç duyar. İran’ın GPS sinyallerini bozarak, terminallerin çalışmasını zorlaştırdı. İlk etapta Starlink uydusunun sağladığı iletişim engellendi. Bunun üzerine İran yönetimine karşı protestolar da geriledi.

Ancak İran yönetimi, TV üzerinden ABD ve İsrail’in İran’ı karıştırma çabalarına karşı, halkın destek olması çağrısında bulundu. Milyonlarca İranlı bu çağrıya uydu. Birçok kentte çok büyük katılımlar oldu. Tahran, tarihinin en büyük ABD proteste mitingine tanık oldu, 1,5 milyon insanın katıldığı miting İran halkının doğrudan ABD ve İsrail’e verdiği bir mesaj niteliğindedir.

Sonuç

ABD, İran’daki protestolara yönelik müdahaleler nedeniyle askeri seçenekleri gündemde tutuyor. Ancak hangi stratejinin uygulanacağı ABD içindeki görüş ayrılıklarına bağlıdır çünkü ABD’de strateji uzmanları ikiye bölünmüş durumda. Bir kesim, Ortadoğu ve Avrupa’daki askeri taahhütleri sonlandırıp tüm diplomatik ve ekonomik kapasiteyi Pasifik’e kaydırmayı savunan “Önce Çin” yaklaşımı; ikinci görüş ise ABD’nin küresel liderliğini sürdürmesi için her bölgede varlık göstermesi gerektiğini savunmakta. Bu görüşe göre, bir bölgeden çekilmek rakiplere alan açar; dolayısıyla Çin ile mücadele, dünya genelindeki ittifakları korumaktan geçer.

Bu iki stratejik yaklaşımdan hangisinin ağır basacağı, yalnız ABD’nin değil, 21.yüzyılın küresel güç dengelerinin de seyrini belirleyecektir ve bizim için de ayrı bir tartışma konusudur.

  • Görsel yapay zekâ aracılığıyla üretildi

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.