Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile olası bir savunma ittifakına dâhil olabileceğine ilişkin uluslararası basında çıkan haberler, Ankara’nın değişen küresel ve bölgesel güvenlik dengeleri karşısında yeni arayışlara mı yöneldiği sorusunu gündeme getirdi. Henüz imzalanmış bir anlaşma yok ancak ortaya çıkan tablo, NATO, Avrupa Birliği ve Ortadoğu hattında Türkiye’nin nasıl bir konum almak istediğine dair önemli ipuçları barındırıyor.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında bir süredir perde arkasında yürütülen savunma görüşmeleri, son günlerde uluslararası basında yer alan haberlerle birlikte daha görünür hale geldi.
Reuters’ın aktardığına göre üç ülke, yaklaşık bir yıldır üzerinde çalışılan üçlü bir savunma anlaşması taslağı üzerinde müzakerelerini sürdürüyor ancak Ankara, İslamabad ve Riyad hattında henüz imzaya dönüşmüş bir mutabakat bulunmuyor.
Pakistan Savunma Üretimi Bakanı Raza Hayat Harraj, Reuters’a yaptığı açıklamada, anlaşma taslağının yaklaşık 10 aydır hazır olduğunu ve üç ülkenin de metin üzerinde değerlendirmelerini sürdürdüğünü söyledi.

Harraj, söz konusu taslağın, geçen yıl duyurulan ikili Suudi Arabistan–Pakistan savunma anlaşmasından bağımsız olduğunu vurguladı ve nihai aşamaya geçilmesi için üç ülke arasında tam mutabakat gerektiğini belirtti.
Ancak Türkiye cephesinden daha temkinli bir dil kullanılıyor.
15 Ocak’ta yerli ve yabancı gazetecilerin katıldığı yıl sonu değerlendirme toplantısında konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, görüşmelerin yapıldığını doğrulamakla birlikte, “herhangi bir anlaşmaya imza atılmadığını” söyledi.
Fidan, Ankara’nın hedefinin dar bir ittifaktan ziyade, bölge ülkelerini kapsayan daha geniş bir “güvenlik işbirliği platformu” olduğunu vurguladı:
“Bölge ülkelerinin birbirlerinin güvenliğine taahhütte bulunmaları gerekiyor. Bölge ülkelerinin hepsi birbirinden emin olduktan sonra sorunun yüzde 80’i zaten çözülmüş oluyor. Körfezdeki ülkeler birbirinden emin olmalı, diğer ülkeler birbirlerinden emin olmalı. Ve geniş yelpazede bu platformun ortaya çıkmasından sonra ben sorunun büyük oranda çözülmüş olacağını düşünüyorum.”
Türkiye-Pakistan ve Suudi Arabistan neden aynı masada?
Olası savunma hattı, askeri ve siyasi açıdan birbirini tamamlayan üç aktörü bir araya getiriyor.
- Suudi Arabistan, petrol gelirleri, G-20 üyeliği ve İslam dünyasındaki sembolik ağırlığıyla öne çıkıyor.
- Pakistan, Müslüman ülkeler arasında nükleer silaha sahip tek devlet konumunda.
- Türkiye ise NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, Avrupa ile Asya arasında stratejik bir geçiş noktası.
Reuters’a konuşan Harraj’a göre taslak anlaşma bölgesel güvenlikte artan belirsizlikler ve son iki yılda tırmanan krizler karşısında bir koordinasyon arayışının ürünü. Bloomberg ise Türkiye’nin dört ay önce imzalanan Suudi Arabistan–Pakistan savunma paktına katılmak üzere girişimlerde bulunduğunu, sürece yakın kaynaklara dayandırarak yazdı.
Forbes’un yorumunda ise daha geniş bir çerçeve çiziliyor: Ortadoğu’da güvenlik artık tek bir şemsiye altında değil; katmanlı, çoklu ve portföy mantığıyla şekilleniyor. Askeri işbirlikleri yalnızca güvenlik değil, aynı zamanda ticaret, savunma sanayii ve siyasi mesajlar içeriyor.
“İttifak” mı, “platform” mu?
Türkiye’den gelen açıklamalar, bu sürecin henüz bir “ittifak” aşamasında olmadığını net biçimde ortaya koyuyor.

Hakan Fidan, bölgedeki kronik sorunların temelinde ülkeler arasındaki güvensizliğin yattığını söyleyerek, Ankara’nın önceliğinin bu güvensizliği aşacak bir platform kurmak olduğunu dile getirdi.
Fidan’ın özellikle “ittifak” yerine “platform” ifadesini tercih etmesi, Ankara’nın NATO dışı bağlayıcı bir savunma taahhüdüne mesafeli durduğuna işaret ediyor.
Bu yaklaşım, Türkiye’nin Pakistan ile zaten derinleşmiş askeri ilişkileri ve Suudi Arabistan ile son yıllarda hız kazanan savunma sanayii işbirlikleriyle birlikte okunabilir. Ankara, Riyad’la SİHA’lardan deniz kuvvetlerine uzanan bir savunma hattı kurarken, Pakistan’la da uzun süredir ortak tatbikatlar ve savunma projeleri yürütüyor.
AB krizi ve “mini ittifaklar” tartışması
Bu savunma arayışının zamanlaması, Avrupa Birliği’nin (AB) içinden geçtiği krizlerle de örtüşüyor. Kıdemli diplomasi muhabiri Barçın Yinanç, T24’teki “Sevim koş! AB dağılıyor, Pakistan’la Suudilere kefil oluyoruz” başlıklı yazısında, Avrupa’daki sarsıntıların Türkiye’de bazı çevrelerde sevinçle karşılanmasını eleştiriyor.
Yinanç’a göre AB’nin yaşadığı krizler Türkiye için “beter olun” denilerek izlenecek bir tablo değil. Türkiye’nin önünde duran soru, bu belirsizlik ortamında Ankara’nın nasıl bir strateji izleyeceği.
Yinanç, büyük güç rekabetinin sertleştiği bir dönemde orta ölçekli ülkelerin mini ittifaklara yönelme eğiliminin arttığına dikkat çekiyor. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile savunma arayışı da bu bağlamda okunabilir. Ancak burada kritik bir eşik var: Türkiye bir NATO üyesi ve hâlen NATO’nun nükleer şemsiyesi altında.
NATO riski ve nükleer tartışma
CHP İstanbul Milletvekili Namık Tan, iktidarın İsrail’den algıladığı nükleer tehdidi, Suudi Arabistan üzerinden Pakistan’ın nükleer kapasitesiyle dengelemeyi hedefliyor olabileceğine dikkat çekmişti. Ancak Yinanç’a göre, Türkiye’nin NATO benzeri bir karşılıklı savunma taahhüdü içeren bir pakta dahil olması, müttefikler nezdinde ciddi sorunlar yaratabilir.
Böyle bir senaryoda, Pakistan ya da Suudi Arabistan’ın sürükleneceği bir çatışmada Türkiye’nin otomatik olarak devreye girmesi, NATO’nun Türkiye’ye yönelik yükümlülüklerini de tartışmalı hale getirebilir. Bu da Ankara’nın elindeki en güçlü savunma mekanizmasından fiilen dışlanması riskini beraberinde getirir.
“Nükleer kefalet” gerçek mi?
Ortadoğu Enstitüsü Türkiye Programının kurucu direktörü ve Medyascope programcısı Gönül Tol ise daha temkinli bir okuma öneriyor.
Tol’a göre, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan savunma düzenlemesi kamuoyunda iddia edildiği gibi NATO benzeri, nükleer koruma sağlayan bir anlaşma değil.
İki ülke arasında çıkarların örtüştüğü kadar ayrıştığı alanlar da bulunuyor. Pakistan’ın Yemen savaşına katılmaması ya da Suudi Arabistan’ın Hindistan’la yakın ilişkileri bu sınırları gösteriyor.
Ben Suudi Arabistan-Pakistan arasındaki savunma paktının düşünülen gibi NATO benzeri, Pakistan'ın Suudi Arabistan'a nükleer koruma sağladığı bir anlaşma olduğunu düşünmüyorum. İki ülke çıkarlarında ortaklaşma olduğu kadar ayrışma da çok. Mesela Pakistan, Suudi Arabistan'ın… https://t.co/yMlo2zvU0r
— Gönül Tol (@gonultol) January 12, 2026
Tol, bu anlaşmayı daha çok İsrail’e yönelik “yalnız değiliz” mesajı olarak yorumluyor. Ankara’nın sürece ilgisini de benzer bir sinyal verme çabası olarak değerlendiren Tol’a göre Türkiye, yeni bir güvenlik mimarisinden ziyade, bölgesel dengelere yönelik stratejik bir pozisyon almak istiyor.
Asıl soru: Türkiye nereye yaslanıyor?
Ortaya çıkan tablo, Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan hattındaki savunma arayışının henüz somut bir ittifaka dönüşmediğini ancak güçlü bir jeopolitik mesaj içerdiğini gösteriyor. Ankara açısından asıl tartışma, Batı’dan kopuşu normalleştirmek değil; Avrupa ve NATO içindeki yerini nasıl güçlendireceği.
Barçın Yinanç’ın da vurguladığı gibi, Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik miyop bakışının değişmesi için Ankara’nın atacağı adımlar hayati önem taşıyor. Aksi halde Avrupa’daki krizleri gerekçe göstererek alınacak alelacele kararlar, Türkiye’yi daha kırılgan ve öngörülemez güvenlik düzeneklerinin parçası haline getirebilir.








