Arif Keskin ile söyleşi: Suriye’de yaşananlar bölgedeki dengeleri nasıl değiştirecek?

Suriye’de yeni dönem ne anlama geliyor? Suriye’de yaşananlar dengeleri nasıl değiştirecek? Ruşen Çakır, araştırmacı yazar Arif Keskin ile birlikte ABD–SDG ilişkilerinde kopuş iddialarını, İsrail’in Suriye stratejisini, İran’ın geri çekilmesini ve “Terörsüz Türkiye” sürecinin Suriye gelişmelerinden nasıl etkilendiğini değerlendirdi.

Suriye’de geçici Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ateşkes ilan edildiğini açıkladı. Şara, “Suriye’nin kuzeydoğusunda ateşkes ilan edildi. Mazlum Abdi ile planlanmış bir toplantımız vardı ancak hava koşulları nedeniyle yarına ertelendi. SDG ile ilgili tüm sorunlar giderilecektir” dedi.

Araştırmacı yazar Arif Keskin “Suriye’de yaşananlar bölgedeki dengeleri nasıl değiştirecek?” sorusunu cevapladı. Keskin, sürecin bu kadar kısa sürede tamamlanmasını beklemediğini ancak ortaya çıkan tablonun uzun süredir birikmekte olduğunu söyledi:

“Bu kadar hızlı olabileceğini düşünmüyordum ama SDG’nin ‘direneceğiz’ söylemleriyle de bunun uzun süreli bir çatışmaya dönüşmeyeceği kanaatindeydim. Beklentimin de ötesinde bir hız oldu. Hayatını Suriye’ye adamış birçok insan için de şaşırtıcıydı. Neredeyse 24 saat içinde ciddi alan kayıpları yaşandı.”

arif keskin ve ruşen çakır

ABD-SDG ilişkisi

ABD’nin SDG’ye verdiği desteğin IŞİD’le mücadele çerçevesinde şekillendiğini hatırlatan Keskin, bugün gelinen noktada bu ilişkinin ciddi biçimde zayıfladığını vurgulayarak, “Pratikte ortaya çıkan tablo şu, Amerika’nın SDG’ye ihtiyacı kalmadı. IŞİD artık eski gücünde değil ve bu ilişkiyi ayakta tutacak bir kart olmaktan çıktı. ABD’nin odağı İran’a kaydı” diye konuştu.

İran’ın yaşananlardan kısa vadede memnuniyet duyabileceğini ancak jeopolitik olarak bu tablonun Tahran’ın lehine olmadığını savunan Arif Keskin, İran basınındaki sessizliğe de dikkat çekti:

“Kısa vadede ‘bakın Amerika SDG’yi sattı’ diyerek propaganda yapabilirler ama uzun vadede bu tablo İran’ın arzuladığı bir tablo değil. İsrail güçleniyor, Suriye istikrarsız kalıyor ve bu İran’ın bölgesel etkisini sınırlıyor.”

Arif Keskin, İsrail’in Kürtler açısından bir “stratejik ortak” olarak görülmesine dair beklentileri değerlendirdi. Bu yaklaşımın gerçekçi olmadığını, İsrail’in temel önceliğinin devletlerle ilişki kurmak olduğunu belirten Keskin, “İsrail açısından temel mesele kendisine karşı bir yönetimin olmamasıdır. Eğer Şam İsrail’e meydan okumuyorsa, Suriye’nin toprak bütünlüğü İsrail için daha önemli hale gelir. SDG’nin beklediği türden bir İsrail müdahalesi bana göre baştan itibaren iyimserlikti” dedi.

“Terörsüz Türkiye süreci olumsuz etkilenebilir”

Suriye’de yaşananların Türkiye’de yürütülen çözüm sürecine etkisini yorumlayan Arif Keskin, sürecin tamamen bitmeyeceğini fakat ciddi şekilde zorlanacağını söyledi:

“Suriye, PKK ve bağlantılı yapılar için kırmızı çizgiydi, kurtarılmış bölge olarak sunuluyordu. Orada yaşananlar, tabanı ikna etmeyi zorlaştıracak. Bu durum süreci tamamen bitirmez ama olumsuz etkileyebilecek bir potansiyel barındırıyor.”

Türkiye kazançlı mı çıktı?

Ruşen Çakır’ın, Türkiye’nin Suriye’de yaşananlardan kazançlı çıkıp çıkmadığı sorusuna Arif Keskin, Ankara’nın özellikle Esad’ın devrilmesinden sonra avantaj elde ettiğini ancak bunun mutlak bir kazanç olmadığı yanıtını verdi. Keskin sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ankara’nın kazançlı çıktığını söyleyebiliriz. SDG’yi besleyen ekosistemin zayıflaması Türkiye’yi güçlendirdi. İran’ın geri çekilmesi de Türkiye’nin bölgesel önemini artırdı. Ama bu kazanç, herkesin düşündüğü gibi sorunsuz bir kazanım değil.” 


Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Suriye’de hızlı bir şekilde bütün dengeler değişti. Şam yönetimi bütün ülkeye hakimiyetini ilan etti. Hızlı gelişti. Beklenmeyen birtakım gelişmeler oldu ya da bu kadar hızlı yaşanması beklenmeyen gelişmeler oldu. Ne oldu? Neden oldu? Bundan sonra ne olabilir? Bunları araştırmacı yazar Arif Keskin’le konuşuyoruz. Arif Bey, merhaba.

Arif Keskin: Merhaba, iyi yayınlar Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Sizinle hep İran konuşuyoruz ama bu konulara da çok hakimsiniz. Şimdi öncelikle şunu söylemek, sormak istiyorum. Bu kadar hızlı bir değişim, bütün haritanın değiştiği ve Şam’ın bütün ülkeyi bir şekilde egemenliği altına aldığı bir süreç yaşandı. Fırat’ın doğusunda küçük bir bölgenin durumu birazcık net değil ama onun dışında bir entegrasyonu sağladı gözüküyor. Bu hızı düşünüyor muydunuz? Bu kadar hızlı olabileceği aklınıza gelir miydi?

Arif Keskin: Yani bu kadar hızlı olabileceğini düşünmüyordum ama SDG’nin açıklaması gibi, yani ‘‘direneceğiz, şunu yapacağız’’ şeklindeki o şekilde de olmayacağı kanısındaydım. Yani aslında benim beklentimden çok daha hızlı gerçekleşti. Hatta bu sadece benim beklentimden değil. Yani hayatını Suriye’ye adamış insanlara da baktım. Onlar da diyorlar ki mesela, çok çarpıcı; ‘‘24 saatte neredeyse her şeyi kaybettiler.’’ Bu nedenden dolayı aslında bu şaşırtıcı bir şeydi, hızı şaşırtıcıydı. Ama bu sürecin ortaya çıkması benim açımdan şaşırtıcı değildi. Neden şaşırtıcı değildi? Ruşen Bey, aslında Beşar Esad’ın devrildiğinden sonra ben bu konuda yaptığım yayınlarda, katıldığım konferanslarda da şunu söylüyordum: ‘‘Beşar Esad’ın devrilmesi SDG’nin lehinde olan siyasal ekosistemi aleyhinde değiştirdi.’’ Yani aslında Beşar Esad’ın devrilmesi Suriye ve bölgedeki dengeyi köklü olarak değiştirdi. Neydi temel mesele? Şuydu: Aslında, PYD ve SDG’nin ortaya çıkış sebebi belli bir ihtilafın, belli bir kavganın, belli bir çatışmanın sebebiyle büyüyebildi ve o gücü elde edebildi. Özellikle de Şam’la muhalefet ve Türkiye dahil olmak üzere yani böyle bir ekosistemin içerisinde büyümeyi başardı. Ama Beşar Esad devrildikten sonra bu ekosistem dağıldı. Yani muhalefet zaten iktidara geçti. İran orayı terk etti. Rusya orayı terk etti ve o ortada olan o çatışma ortadan kalktı. Çatışmanın ortadan kalkması belli noktalarda SDG’nin ve PYD’nin o beslenme kaynaklarını, jeopolitik anlamda söylüyorum, değiştirdi. İkinci en önemli husus şuydu: İran zayıfladı. İran Orta Doğu’dan çekildi ve gitti. Doğal olarak İran’ın zayıflaması ve Suriye’den çekip gitmesi Suriye’nin tümünün anlamını değiştirdi. Üçüncü olarak en önemlisi, Suriye’yi yöneten ciddi şekilde İran karşıtıydı, Hizbullah karşıtıydı. İran’ın direniş ekseni olarak bilinen o şeyle mücadele ederek oraya geldiklerini düşünüyorlardı. O nedenle aslında onun varlığı İran’ın Lübnan’a, İran’ın Filistin’e daha önce Suriye üzerinden etkisini ciddi şekilde sınırlandırıyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin ve Arapların özellikle Şara’yı desteklemesi ve bunun hemen akabinde Şara’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmesi, orada üst düzeyde, iyi bir şekilde karşılanması; ayrıca İsrail’le olan ilişkilerini daha farklı bir düzeye getirme arayışı ve en önemlisi — biraz sonra bunların daha ayrıntısını söylerim — bana göre ayrıca İsrail’in Orta Doğu’da konumu da değişti. Çünkü kanımca İsrail güvenlik problemi olan bir ülke olmaktan çıktı. Eskiden biz İsrail’i bekası kuşkulu bir ülke olarak nitelendiriyorduk ama şu anda İsrail, İran gibi bir ülkeyi bile tokatlamış bir ülke. Neredeyse yedi sekiz cephede çatışabilen bir kapasite gösteriyor. Bugün Orta Doğu’da İsrail’e meydan okuyabilecek herhangi bir ülke olmadığını zaten net olarak görüyoruz veya doğrudan İsrail’i yaşamsal olarak tehdit edebilen herhangi bir ideolojik güç, herhangi bir jeopolitik hat da söz konusu değil.

Ruşen Çakır: Burada bir şey sorabilir miyim? İsrail demişken çok kritik bir durum var. Biliyorsunuz İsrail’in Kürtleri bölgede, sadece Suriye’de değil, İran’da, Türkiye’de belki Irak’ta da bir stratejik ortak olarak gördüğü, görebileceği gibi bir teori var, yaklaşım var. Ve bunu hatta satın alan çok sayıda Kürt grup ya da şahıs da var. Özellikle Kürt milliyetçilerinin, yurt dışında yaşayan Kürt milliyetçilerinin büyük bir kısmı İsrail desteğine güvenerek birtakım beklentiler içerisine girebildiler. Ama mesela Süveyda’daki olaylar sırasında müdahil olan, Dürzilerin lehine müdahil olan İsrail burada hiçbir şey yapmadı. Açıklama bile yapmadı, tavır da almadı. Bu sizce önemli bir şey mi? Ben çok önemsiyorum açıkçası. Çünkü en azından Kürtlerin tahayyülündeki İsrail’i görmedik burada.

Arif Keskin: Yani zaten asıl onu söylemeye çalışıyorum. Yani aslında buradaki temel mesele neydi Ruşen Bey? Aslında İsrail açısından Suriye’deki temel mesele ona karşı olan bir yönetimin olmaması veya ona karşı olan bir yönetim olup da İran gibi başka bir ülkenin gelip Suriye üzerinden bir şey yapmaması anlamına geliyor. Bu bağlamda bakıldığı zaman eğer Suriye’deki yönetim böyle bir çizgiye girmeyecekse, bana göre Suriye’nin toprak bütünlüğü İsrail açısından jeopolitik olarak daha önemli olabilir. Çünkü o hattın sağlam kalması açısından hem Suriye’nin içerisine girmiş durumda, ayrıca askeri olarak hava, kara, deniz yok etmiş durumda. Yani doğal olarak Suriye’nin de zaten böyle bir meydan okuması söz konusu değil. Bu bağlamda İsrail’in, SDG’lilerin onların beklediği bir noktaya gireceğini düşünmek bana göre iyimserlikti. Ayrıca biz şunu da biliyoruz; İsrail’in temel bir tezi vardı, özellikle Ben-Gurion olarak temel bir tezi vardı. Arap olmayanlarla, diyelim ki mesela Türkiye ile, İran’la; Arap olmayanlarla daha çok devlet öncelikli bir stratejik şeyleri vardı. Ama bu son dönemde, son yıllarda özellikle de bu Arap Baharı, halk ayaklanması sonraki süreçte örgütlere yönelebileceği veya azınlıklarla ilgilenebileceği bir tartışma da vardı İsrail’de ve bazılarına göre aslında bölgedeki azınlıklar İsrail’in gerçek müttefikidir ve bu nedenden dolayı İsrail aslında bu bölgedeki azınlıklarla birlikte hareket etmesi lazım. Bu Kürtler de olabilir; İran’daki mesela Kürt, Arap, Beluç ve hatta Türkler bile, böyle bir iddia vardı. Ama şöyle bir duruma bakalım Ruşen Bey. Bir defa İsrail’in bunu yürütebilecek bir kapasitesi var mı? İkincisi, en önemlisi, bu İsrail açısından pratikte ne kadar faydalı olabilir? Üçüncüsü ve en önemlisi, sahadaki var olan çelişkiyi nasıl çözebilir? Sahadaki en önemli çelişki, İran’ı örnek vererek vereyim: Bugün İsrail’e en fazla yakın olan, onu en fazla destekleyen Pehlevilerdir ve Pehlevi’nin desteklediği o hattır. Onlar da aşırı İran milliyetçisi; onlar da zaten herhangi bir şekilde ayrılıkçılığı bile reddediyorlar. Bakın onlar o kadar hassas ki, Mahsa Amini’nin protestolarında “Kadın, Hayat, Özgürlük” sloganı var ya, o sloganı bile söylemek istemiyorlar. Onu bile dillendirmek istemiyorlar. Onu bile kabul etmek istemiyorlar. Bu, İran toprak bütünlüğüne ve özellikle de İran, Fars kimliğine ne kadar bağlı olduğunu gösteriyor. Böyle bir çelişki İsrail’i nereye itiyor? İsrail’i başka bir alana itiyor. İsrail’in aslında temel meselesi başta kendi çevresinde bir güvenlik kuşağı oluşturmak. Ama izleyeceği bu yol, izleyeceği bu süreç kendi çevresindeki güvenlik kuşağını oluşturmamakla birlikte kendi çevresinin dışında kalan devletlerle, ülkelerle veya ona jeopolitik olarak düşmanlık gütmeyen mesela Türkler gibi, İranlılar gibi, onları da düşmanlaştırabilecek bir şey barındırıyor. Yani bu aslında İsrail açısından en uygun olan şey; devletlerle diyaloğa girip ve devletler üzerinden meselesini halledebilmektir. Yani bu bağlamda eğer devlet buna elverişliyse oraya doğru yöneliyor ve bana göre aslında yanlış okumaları buradan kaynaklanıyor. Şöyle de bir durum var. Mesela İsrail basınında okuduğumuz zaman hep şu söyleniyordu: Bir defa o örgütlerin her şeyine biz garanti olabiliyor muyuz? Onlar daha önce bir sürü şey yapmışlar, onların bir sürü düşmanlıkları var, bir sürü hasımları var. Onları destekleyerek o hasımlarını da biz satın alıyoruz. Mesela ben Türkiye’ye geldiğimde, Türkiye’de bu denli Amerikan karşıtlığı, İsrail karşıtlığı görmüyordum. Ama şu anda çok yüksek bir Amerikan ve İsrail karşıtlığı var ve bu doğrudan bu algıyla ilişkilidir. Şimdi mesela İran’da Amerikan ve İsrail karşıtlığı yok ama orada da azınlıklara doğru yöneldiği takdirde orada da İsrail karşıtlığı farklı bir zeminde oluşabilir.

Ruşen Çakır: Peki, biraz da Amerika’dan bahsedelim. Şimdi ABD’nin Kürtlere Suriye’de verdiği desteğin en temel gerekçesi, en azından duyurulan ve sahada görülen, IŞİD’le mücadele. Bu yıllardır süren bir mücadele. Önce Rakka’nın alınması mesela çok tarihi bir olaydı biliyorsunuz, IŞİD’in başkenti. Daha sonra cezaevleri ya da esir kampı — artık nasıl derseniz — bunların SDG tarafından kontrol edilmesi… SDG’nin elindeki en büyük kart IŞİD’le mücadele ve bu yüzlerce belki binlerce kişinin orada tutulması meselesiydi. Şimdi bu olayda ABD başından itibaren sürece dahil, Tom Barrack defalarca toplantı yaptı ve gelinen nokta ABD’nin istediği bir nokta. Yani Kürtlerin istemediği bir şeyi ABD, Şam’la beraber kabul etti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kürtlerle işinin Suriye’de en azından bittiği anlamına mı geliyor sizce? 

Arif Keskin: Şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nin niyeti nedir, ne planlıyor? Ama pratikte ortaya çıkan bir tablo var ve bu ilişkinin bundan sonra kolay düzelmeyeceği anlamına geliyor. Hatta şunu söyleyeyim; bunun İran’a da etkisi olacağı çok açık. Çünkü hatırlıyoruz mesela İran’da da PJAK çok istekliydi, özellikle de Trump’ın açıklamasından sonra sürece dahil olmak üzere çok istekliydi ve bu bize çok büyük bir şeyi gösteriyor. Niyeti nedir, ne hedefliyor? Ama pratikte bir kırılmanın, bir dönüşümün açık şekilde göstergesidir. Çünkü bana göre Amerika Birleşik Devletleri’nin biraz önceki o çizdiğim jeopolitik dönüşüm çerçevesi içerisinde SDG’ye ihtiyacı kalmamıştır. Yani IŞİD bağlamında o kart artık onu ayakta tutabilecek, bu ilişkiyi sürdürebilecek bir kart değil. Çünkü IŞİD eski gücünde, eski baskınlığında değil; o dönem çok farklı bir tabloyla karşı karşıyaydı. Bugün aslında Amerika Birleşik Devletleri açısından bana göre öncelikli olan İran’daki giden süreçtir ve enerjisini İran’daki sürece ayırmak istiyor. Enerjisini oraya ayırmak istediği takdirde Suriye gibi veya başka alanlardaki odağını azaltması gerekiyor veya en azından onu belli bir noktaya götürebilmesi gerekiyor. Yani bu bağlamda bakıldığında Amerika’nın öyle bir isteği de yok. Ayrıca Trump zaten başından beri söylüyordu; “Bizim orada ne işimiz var? Biz orada niye bulunuyoruz, ne gerek var?” diyordu. Bir de başka bir şey daha var; zaten Şam yönetimiyle görüşüyorlar. Şam yönetimi zaten kendisi “Ben bunları yapabilirim” diyor. Ayrıca farklı ülkeler de zaten böyle bir şeyde bulunuyorlar. Yani bu anlamda SDG sadece IŞİD’e dayanarak Amerika ile ilişkilerinde bir varlık sebebi üretemez. Makro dengelere baktığımız takdirde Amerika’nın enerjisi başka bir yere yönelmiş durumda. Bu bağlamda bana göre hem İsrail’in hem Amerika’nın belli bir şey yapmaları gerekiyor. Bakınız Ruşen Bey, hatırlıyorsunuz Trump “İran’a saldıracağım” demişti eğer protestocuları öldürürse. Ama Trump onu yapmadı. Gelen haberler çok farklı bir yorumu mümkün kılıyor. Bütün Arap devletleri Trump’ı arıyor ve bu müdahaleden vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hatta bazı şeylere göre Arap devletleri bundan vazgeçirmeye çalışıyorlar. Eskiden Arap devletleri Amerika’ya ‘‘Al para vereyim, İran’ı vur’’ diyorlardı ama şimdi Amerika İran’ı vurmak istiyor, bunu engellemek istiyorlar. Bunun bir nedeni de doğrudan Suriye ile ilintili. Doğrudan yükselen İsrail ve İsrail’in özellikle Suriye performansı, Amerika’nın Suriye performansı, Suriye’de toprak bütünlüğünün bölünmesi, onu desteklemesi, farklı bir saldırgan olarak İsrail’in görünür olması ve bu bağlamda Arap devletlerinin de muhtemel İran gittiği takdirde kendilerinin de İsrail bağlamında güvende olmayacaklarını düşünmeleri… Şimdi Amerika’nın bu bağlamda ne yapması lazım? Bu bağlamda Türkiye’den Araplara dahil onlara belli bir derecede “Rahat olun, bunun sizinle bir ilgisi yoktur” demesi lazım. Bakınız Ruşen Bey, aslında bizim analize dahil etmemiz gereken bir şey vardı. O süreci siz de çok iyi izlediniz. Hatırlıyorsunuz Suriye ile Türkiye arasında ciddi bir ihtilaf vardı; 98’den sonra bu ilişkiler değişmeye başladı. Şimdi ben o zaman Araplarla görüştüğümde Araplar bana net olarak şunu söylüyorlardı: “Bizim Suriye ile ihtilafımız var ama Türkiye Suriye ile ilişkilerini iyileştirirse bizimle de iyileştirir.” Suriye aslında onlara göre bir laboratuvardır. Yani Araplar Suriye’deki bölünmeyi, Suriye’de İsrail’in yaptıklarını, Amerika’nın yaptıklarını kolayca o iç savaş mantığı içerisinde evet, belli bir şey yapabilirlerdi ama iç savaş bittikten sonra Suriye’nin bir Arap ülkesi olma noktasında ciddi hassasiyet gösteriyorlar. Şimdi böyle bir dönemde Amerika’nın ve İsrail’in Suriye politikası, onların İran bağlamında muhtemel girişimlerini engelleyebilir. Bu anlamda söylüyorum; hem Türkiye’nin jeopolitik kaygılarını belli bir derecede gidermek hem de Arap dünyasının engellemelerini kaldırmak açısından, İsrail’in yükselişi bağlamında Arap dünyasına en azından belli bir güven sunması açısından Suriye’deki bu değişime göz yumdu.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda Türkiye’ye değindiniz ama biraz daha açalım. Şimdi Suriye’de yaşananlarda Türkiye’nin doğrudan dahli olduğunu biliyoruz, birçok açıdan biliyoruz. Çok yakın ilişki içerisinde zaten. Bir diğer husus da bu süreçte eş-Şara kadar, belki ondan daha fazla herhalde Ankara kazançlı çıktı Suriye konusunda ve dolayısıyla Erdoğan kazançlı çıktı diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Arif Keskin: Doğrudur. Yani Ankara’nın kazançlı çıktığını zaten söyleyebiliriz. Ankara Beşar Esad’ın devrilmesinden sonra zaten kazançlıydı ama şu anda bu kazancını daha da artırdı ve belki de daha fazla kazanabileceği bir şey olarak gözüktü. Ama şöyle bir durum var, özellikle de Türkiye’deki belli, Suriye konusunda hassas olan şeyler şunlar: Diyorlar ki, aslında eski Suriye’ye geri dönüş mümkün değil. Çünkü Türkiye’de belli bir grup var, Suriye’yi bir Arap Cumhuriyeti olarak görüyorlar. Herhangi bir şekilde kültürel haklar bile tanınmasını istemiyorlar. O bağlamda bu kazancın tam bir kazanç olmadığını, eskiden kaybedilenin bütünüyle onarılması olarak yorumluyorlar onlar. Ama benim kişisel olarak da düşüncem, zaten Beşar Esad devrildikten sonra SDG’yi besleyen ekosistemin zayıflaması nedeniyle Ankara’nın daha kazançlı çıkacağı çok açıktır ve özellikle de bu sadece Suriye ile de sınırlı kalmayacak. Suriye’nin önümüzdeki süreçte ne şekilde seyredeceğini bilmiyoruz ama şu anda Türkiye’nin oradaki kazancının sadece Suriye ile sınırlı kalmayacağı çok açık. Bunu ben daha önce yazdım da söyledim de. Aslında İran’ın geri çekilmesi, Orta Doğu’da zayıflayıp geri çekilmesi Türkiye’yi güçlendirebilir potansiyel olarak. İsrail’i güçlendiriyor, Suudi Arabistan dahil olmak üzere Arap ülkelerini ciddi oranda güçlendiriyor. Şimdi diğer taraftan da İran’a yönelik çok yoğun bir baskı var. Bu çok yoğun baskının neyle sonuçlanacağı, ne kadar süreceği belli olmadığı zaman Türkiye’nin önemi daha da artıyor. Ve bunu biz Suriye’deki kazanıma eklediğimiz takdirde farklı bir şeyle söyleyebiliyoruz.

Ruşen Çakır: Burada İran demişken tam sizin esas alanınıza gelelim. Geçen sizinle yaptığımız İran programında da bir şekilde gündeme getirmiştik. Şimdi İran rejiminin birçok sorunu var ve bu sorunlardan birisi de etnik sorunlar. Kürtler burada bir güç ve Kürtlerin içerisinde de PKK’nın kolu olan PJAK bir güç. Bunu biliyoruz. Bu yaşananlar, Suriye’de PKK çizgisindeki YPG/PYD’nin bu şekilde büyük bir darbe alması İran rejimini memnun mu etmiştir kendi Kürt sorunu bağlamında, yoksa tedirgin mi etmiştir?

Arif Keskin: Yani aslında ben bu süreçten sonra İran basınını bir taradım. Ruşen Bey, zaten İran basınını tam göremiyoruz, sınırlı haber ajanslarını görme şansım var; neredeyse bir haber bile yok ya. O kadar kendileriyle meşguller ki Suriye’de olup biteni haber siteleri çok az görüyor, net görmüyor. Ama burada iki önemli şey var. Bir defa konjonktürel olarak mutlu olabilir ama jeopolitik olarak mutsuz diyebilirim. Neden bunu söylüyorum? Şöyle diyelim; hatırlıyorsunuz belli bir süre önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran’a gideceği konuşuluyordu. O zaman İran basını topyekûn şöyle söyledi: “Bunlar Suriye’de başarısız oldular, şimdi bize geliyorlar.” Yani bir yönüyle de aslında şunu söylüyorlar: “Biz çıktık, İsrail orada güçlendi. Suriye bölünecek ve Suriye istikrar yüzü görmeyecek ve Türkiye’nin de orada başarılı olma şansı yoktur.” Hatırlıyorsunuz, Beşar Esad devrildikten sonra Hamaney açıklama yaptı; “Zaten orası istikrar yüzü görmez” dedi. Orada isim vermeden ‘‘Bazı ülkelerin de başarılı olma şansı yoktur’’ dedi. Ama bu tablo, İran’ın o uzun sürede baktığı zaman arzuladığı bir tablo değil. Çünkü onlar “Biz çıktık, onlar görsünler” diyorlar. Ama konjonktürel olarak baktığımız takdirde, özellikle Amerika’yla bir şeye giriştiği takdirde ve buradaki bazı silahlı örgütlerin buraya dahil olabileceğini düşündüğümüzde, bunu konjonktürel olarak lehinde düşünebilir. Şu anlamda da bir propaganda üretebilir: Mesela şu anda söylüyorlar, özellikle yurt dışında yaşayan İran yönetimine yakın kişiler; “Bak görüyorsunuz Amerika SDG’yi nasıl sattı, sizi de Pehlevileri de aynı o şekilde satacak.” diyorlar. Yani bir yönüyle de bir propaganda şeyine de girişebilir. Yani Amerika’nın güvenilmez olduğu, destekleyip sonra yüzüstü bıraktığı şeklinde bir propaganda olabilir. En önemlisi bu silahlı örgütlerin eskisi kadar öz güvenli olamayacaklarını ve eskisi kadar öz güvenli olamadıkları için daha ihtiyatlı davranacaklarını veya en azından kolayca pazarlık malzemesi olabileceklerinin bilinci o öz güvenlerini bana göre ciddi oranda kıracak. Bana göre psikolojik olarak da onları çok olumsuz etkileyecek. Çünkü şöyle bir durumları vardı; sanki vazgeçilmez olarak düşünüyorlardı kendilerini. “Eğer Orta Doğu’da bir şey olacaksa hep bize muhtaçlar, biz olmadan zaten bunu yapamazlar” diye bir psikoloji ve bilinçleri vardı. Ve bu, tırnak içinde, belli bir kibre dönüşmüştü. Ama şimdi bu süreç onların “Biz vazgeçilmeziz, Orta Doğu’da her yerde bize ihtiyaç var” şeklindeki o bilincini yıkacak ve bu öz güveni sarsacak. Daha dengeli, daha ihtiyatlı ve eskisinden daha farklı olabilirler. Şöyle de düşünelim; şu anda bu süreçten sonra özellikle de İran’ın Türkiye’ye ihtiyacı var, Amerika’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var. Hatta önümüzdeki süreci bilemiyoruz. Belki Türkiye ile İran arasında farklı bir güvenlik iş birliğine de sebebiyet verebilir; bunlar da doğabilir bu sürecin bir sonucu olarak. Çünkü Türkiye’nin Orta Doğu’da kazanan taraf olarak gözükmesi, özellikle İran’ın şu andaki durumu nedeniyle o kötü şey için daha farklı bir kapı da aralayabilir. Yani bu anlamda bana göre çok ağır bir sürece giriyorlar.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak şeyi sormak istiyorum. Hep bölgeyi konuştuk, diğer ülkeleri konuştuk. Türkiye’yi sormak istiyorum. Bu yaşananlardan sonra Türkiye’de başlatılan süreç için, devletin tabiriyle “Terörsüz Türkiye” süreci, kimileri diyor ki “Zaten yoktu”, kimileri “Artık yürümez” diyor, kimileri de “Tam tersine önü açıldı” diyor. Siz hangi kanıdasınız? Çünkü Suriye’de yaşananlarla çok bağlantılıydı bu süreç.

Arif Keskin: Doğrusu bu sürecin şu tarafını söyleyebilirim. Süreç nereye gider, ne olur çok karmaşık. Ama şu var: Bu grup, yani özellikle PKK ve Türkiye’deki bu süreci destekleyen DEM Partisi, bu süreçte en önemli unsurlardan birisi olarak Suriye üzerinde bir propaganda yapıyorlardı. Orayı kırmızı çizgileri ve kurtarılmış bir bölge olarak sunuyorlardı. Hatta bana göre tabanlarına Suriye’deki kazandıklarını korumayı vadediyorlardı. Bu açıdan bakıldığında en azından kendi tabanlarına anlatma konusunda, onları ikna etmekte ciddi oranda zorlanacaklar. Çünkü ne diyorlardı? “Onları koruruz, şunu yaparız” diyorlardı ama koruyamadılar. Şimdi koruyamadıkları takdirde bu “Terörsüz Türkiye” sürecinde tabana yeni bir şey vermeleri, yeni bir şey söylemeleri gerekiyor. Bu anlamda ne şekilde cereyan eder, onu tam olarak söyleyemiyorum, yani süreci sekteye uğratır anlamında söyleyemiyorum ama süreci olumsuz etkileyebilecek bir potansiyeli var. Bu sadece bununla da ilgili değil; bana göre İran’da yaşananların da sürece potansiyel etkisi var. Aslında temel mesele şudur; bana göre “Terörsüz Türkiye” projesinin belki de en zayıf yönü, PKK’nın sanki sadece Türkiye’de varlığı varmış gibi bir süreç işliyor olması. PKK dört ülkede örgütlü ve bu nedenle bunların hepsinde yaşananlar doğrudan bu süreci etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir.

Ruşen Çakır: Evet. Arif Bey, noktayı koyalım. Son olarak bir şey söylemek ister misiniz? Nasıl toparlayalım?

Arif Keskin: Yani ben sürecin PYD, YPG ve SDG’nin geri dönülmez bir biçimde zararına olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok sağ olun Arif Bey, çok teşekkürler. Evet, araştırmacı yazar Arif Keskin’le Suriye’de yaşananların neden yaşandığını ama en önemlisi bölgedeki dengeleri nasıl değiştirdiğini ve değiştirebileceğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.