Mümtaz’er Türköne ile söyleşi: Yoksa çözüm süreci bitti mi?

Suriye’deki son gelişmeler, Türkiye’deki Kürt meselesini ve olası yeni çözüm sürecini nasıl etkiliyor? Yoksa çözüm süreci bitti mi? Ruşen Çakır,  Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ile bu soruları değerlendirdi. Türköne, “Bugüne kadar süreci tıkayan en büyük engel ortadan kalktı ve çözüm süreci esas olarak şimdi başlıyor” dedi.

Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’de yeniden gündeme gelen çözüm sürecinin geleceğine dair tartışmaları da beraberinde getirdi. Ruşen Çakır, Suriye sahasında yaşananların Türkiye’deki süreci bitirip bitirmediğini Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ile yorumladı. Türköne, bugüne kadar Türkiye’deki çözüm arayışlarının Suriye’ye endeksli yürüdüğünü, sürecin barometresinin sahadaki askeri gelişmelere göre yükselip alçaldığını söyledi:

“Ben sürecin aslında bir problemi ve engeli aşarak şimdi başlayacağı kanaatindeyim. Bugüne kadar Suriye’ye endeksli bir süreç takip ediyorduk. Şimdi bu problem ortadan kalktı. Ortadan kalkan problem askeri ve güvenlikle ilgili bir problemdi.”

“PKK’nın geri dönüşü yok”

Suriye’deki gelişmelerin ardından, PKK’nın şiddete geri dönmesinin artık mümkün olmadığını öne süren Türköne, “PKK’nın geri dönüşü yok. Şiddete tekrar başvurma ihtimali söz konusu değil. Bundan kazanacakları hiçbir şey yok. Bölgesel dengeler içinde şiddeti besleyecek ilişkiler kurma imkânları da kalmadı” dedi.

çözüm süreci bitti mi?
Yoksa çözüm süreci bitti mi?

Abdullah Öcalan’ın geçmişte yaptığı uyarılara değinen Türköne, Öcalan’ın ABD ve İsrail’e bel bağlanmaması yönündeki uyarılarının bugün gelinen noktada doğrulandığını vurguladı:

“1946’da Mahabad’da, 1975’te Barzani’de, 2017’de referandumda Kürtler bırakıldı. Bugün Suriye’de yaşananlar bunun dördüncüsü. Bu açıdan bakarsak Abdullah Öcalan haklı çıktı.”

“Kürt siyaseti şimdi tabanını yönetiyor”

Ruşen Çakır’ın, Kürt siyasetinin bu süreçte neden sessiz kaldığına dair sorusuna Türköne, “Bu şaşkınlıktan değil, Kürt siyaseti şu an tabanındaki hayal kırıklığını yönetmek zorunda” yanıtını verdi. Türköne, şöyle devam etti:

“Kürt siyasetinin şu an açıklama yapmamasının sebebi sürpriz yaşamaları değil. Kendi tabanlarındaki hayal kırıklığını yönetmek zorunda olmaları. Söyleyecekleri şeyler Türkiye’de gerginlik yaratacak şeyler olmayacak.”

“Artık konuşulması gereken demokrasi ve hukuk”

Mümtaz’er Türköne, Suriye faktörünün ortadan kalkmasıyla birlikte Türkiye’de çözüm sürecinin ilk kez doğrudan demokrasi, hukuk ve anayasal haklar zeminine oturduğunu belirterek, “Artık askeri ve bölgesel mütalaalar devre dışı kaldı. Elimizde demokrasi, temel haklar ve hukuk kaldı. Hukuk ve demokrasi tartışıldığı zaman bu iktidarın işine gelmiyor” diye konuştu.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Suriye’de yaşanan büyük altüst oluşun ardından gözler, bir yandan Suriye’ye, diğer yandan da Türkiye’ye çevrildi. Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’de yeniden gündeme gelen çözüm sürecinin geleceğine dair tartışmaları da beraberinde getirdi. Şu anda Türkiye’deki en önemli soru, “Çözüm süreci ne olacak? Bitti mi, yoksa hiç mi başlamamıştı?’’ sorusu. Bunları Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne ile konuşuyoruz. Mümtaz’er, merhaba.

Mümtaz’er Türköne: Merhabalar Ruşen. 

Seninle yaptığımız yayınlara bayağı ara verdik. “Bunlar bozuştular, onun için konuşmuyorlar” diye yorum yapanlar oldu. Ya da Suriye ile ilgili bir şey söylediğimiz zaman, “Mümtaz’er’e sor bakalım, o ne düşünüyor?” diyorlar. Evet, ben de Mümtaz’er’e soruyorum. Suriye’de olup bitenlerden sonra değişik teoriler var, görmüşsündür. Birincisi, “İşte asıl şimdi başlıyor süreç” diyenler var. İki, “Zaten süreç diye bir şey yoktu. Artık hiç olmayacak” diyenler var. Üç, “Sürecin, bölgesel sorunlardan kaynaklandığı teorileri boşa düştü” diyenler var. Ben sürecin bölgesel sorunlardan kaynaklandığını düşünen birisi olarak, o değerlendirmeye göre boşa düşmüş oluyorum. Sana doğrudan sorayım. Yoksa süreç bitti mi? 

Türköne: Ben de sürecin, bir problemi, bir engeli aşarak şimdi başlayacağı kanaatindeyim. Bugüne kadar Suriye’ye endeksli bir süreç takip ediyorduk; Suriye’deki gelişmelere göre barometresi yükselen, alçalan bir süreç gözlüyorduk. Şimdi bu problem ortadan kalktığına göre, ortadan kalkan problem de askerî, stratejik bir problem. Yani iki tarafın kendi çıkarları konusundaki çatışmaları ve uzlaşmalarıyla ilgili bir problem. O yüzden bence, sürecin önündeki en önemli askerî engelin, güvenlikle ilgili engelin, yani Suriye üzerinden sadece Suriye’ye değil, Türkiye’ye de yansıyan bir güvenlik probleminin kalkmasıyla, herkesin eteğindeki taşı dökmesinden sonra, sürecin kendi doğal mecrasında, Türkiye’de Kürt sorununu çözmek adına bunun çerçevesi, adı, tanımı içindekiler neyse, bunlar yapılacak. Yalnız şöyle bir nesnel tespitle başlamak lazım meseleye. Çünkü sürecin dışında, Türkiye’de kotarılmaya çalışılan, yönetilmeye çalışılan sürecin dışında çok farklı bir etken, çok farklı bir aktör devreye girdi Suriye’de. Bir Kızılderili atasözü vardır; sen de bilirsin. O atasözü, “Bir derede balıklar birbiriyle kavga ediyorsa, oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir” der. Şimdi Suriye’de olan, aslında bu atasözünü hatırlatıyor. Neticede, İngiliz aklı hakikaten bu konuda ciddiye alınması gereken bir akıl. Pakistan ile Hindistan arasındaki Keşmir sorunu, tek başına bu uzun bacaklı İngiliz’in mirasını hatırlama konusunda önemli bir örnek. 

Suriye’de sorun çözülmedi. Aslında Suriye’de, doğrudan doğruya dışarıdan yapılacak müdahalelere, iç dengelerle oynayacak satranç masasındaki hamlelere açık bir düzen tesis ediliyor. Eşzamanlı olarak, birden Halep’e bir harekât düzenleniyor; Fırat’ın doğusu, batısı yeni şekle bürünüyor. Eşzamanlı olarak Gazze planı devreye giriyor. Muhtemeldir ki Suriye ile ilgili bu tartışmalar sona erdikten sonra, bu sefer de İran meselesi gündeme girecek. Şimdi şöyle bakmamız lazım: Netice Türkiye’nin eseri değil, netice Kürtlerin de eseri değil; netice büyük oyuncuların eseri. Yani Amerika’nın, İngiltere’nin hazırladığı, düzenlediği plan, program her neyse, Türkiye mutlaka kendi ağırlığını koydu, terazide ağırlığını hissettirdi ki böyle bir sonuç alındı. Ama hayal âleminde yaşamadığımıza göre, ortaya çıkan sonuçta, Suriye’de herkesi tatmin edecek, herkesin güvenli bir şekilde yaşamasını temin edecek bir düzen tesisinden çok uzaktayız. Daha epeyce bir mesafe alınması gerekiyor bu konuda. Şimdi, Suriye ile ilgili, büyük oyuncuların tasavvuruyla ilgili, bizim de içinde savrulduğumuz, bir şekilde rol aldığımız büyük resimle ilgili, arzu edilen, istenilen netice ortaya çıktı. Öyle anlaşılıyor. Şimdi başa kaldık kendi Kürtlerimizle. Türkiye Cumhuriyeti Devleti baş başa kaldı. Muratları her neyse mutlaka bir şeyler yapmak zorundalar. Burada da yine başlangıç noktası olarak şunu tespit etmemiz lazım; PKK’nın geri dönüşü yok. Tekrar şiddete başvurma ihtimalleri diye bir şey söz konusu değil, çünkü bundan kazanacakları hiçbir şey yok. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, burada taraf olan devletti, Türkler değildi. Onların da yan gelip, kulaklarının üzerine yatıp süreci unutmak, yok saymak gibi bir niyeti olamaz. Çünkü bu ülkenin kimyası gibi sıklıkla tekrarlanan ‘’milli birlik ve beraberlik’’ için bir fırsat olarak önlerinde duran meseleyi bir şekilde yönetmek zorundalar. Bu anlamda, bütün firelerinden arınmış, bütün yüklerinden kurtulmuş bir şekilde, çözüm sürecini artık Türkiye sınırları içinde yol alacak bir süreç olarak değerlendirebiliriz diye düşünüyorum. 

Kızılderili atasözünden bahsettin. Devletin hangi birimiydi bilmiyorum, muhtemelen Milli İstihbarat Teşkilatı’dır, medyadaki herkese yollamıyorlar ama, kendisine yollanan birisinden edindiğim bir arka plan notu var. Ne olup bittiğine dair dün yayınlanan bir şey. İlk maddesi şu: ‘’Suriye’de son bir haftadır yaşananların bir boyutunun ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecini baltalamak üzere bir girişim olduğu değerlendirilmektedir” diyor Ankara. En son maddede de şunu söylüyor: “Türkiye, riskleri dikkate alarak gelişmeleri yakından takip etmekte, gerek askerî, gerek istihbari, gerekse diplomatik açıdan her türlü senaryoya karşı hazırlığını yapmakta ve başta Suriye’deki gelişmeler olmak üzere, ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecini sabote edecek girişimlere karşı da önlemlerini almaktadır.” Yani Ankara’nın okuması, Suriye’de yaşananların en önde gelen nedenlerinden birisinin bu olduğu yolunda. 

Dün Mazlum Abdi’nin açıklama yaptığı bir video vardı; görmüşsündür diye tahmin ediyorum. O da, “Birtakım kirli güçlerin bu savaşı tahrik ettiğini ve kendilerinin bunu en az hasarla atlatmak için ellerinden geleni yaptıklarını” söylüyordu. Yani Ankara’nın da, Mazlum Abdi’nin de olayı birilerinin üstüne atma tavrı var. Belki Ahmet eş-Şara da benzer bir şey söyleyecektir. Ama bir taraftan da bakıyoruz ki, Suriye’de Kürtlerin en çok bel bağladığı iki dış güçten birisi ABD, bir diğeri de İsrail ve bu iki güç, hiçbir şekilde Kürtlerin beklediği herhangi bir şeyi yapmadı. Zaten Kürtlerin, SDG’nin bir anlamda anlaşmaya razı olması, muhtemelen, cumartesi günü Barzani’nin himayesinde yapılan Mazlum Abdi-Tom Barrack, yani Amerika Birleşik Devletleri görüşmesinde belli oldu. Şimdi burada ilginç bir durum var. Bundan önceki beklentilerin ve birtakım değerlendirmelerin tamamen değiştiği bir sürece giriyoruz ve sonuç olarak Ankara buradan kazançlı çıkıyor. Yanılıyor muyum? 

Türköne: Kesinlikle doğru. Fakat birdenbire, aniden olan bir şey olduğunu sanmıyorum ben. Çünkü tablo çok açık ve netti. Kürtler, yani SDG, kuzeydoğu Suriye’de nüfuslarının çok fevkinde bir avantaja, güce sahipti ve maksimalist bir yaklaşımla bu gücü muhafaza etmek üzere stratejiler ve taktikler geliştiriyordu. 10 Mart Mutabakatı’na önce imza vermeleri, sonra bunun sürüncemede kalması, Amerika’nın, İngiltere’nin, İsrail’in, Türkiye’nin bunu değerlendirmesi, hep bu minval üzereydi. Fakat geldiğimiz noktada, muhtemeldir ki gerçekçi, reel politiğe uygun hesap yapan, strateji yapan SDG kurmay heyeti de buradan, ellerindeki askeri güçten, Tişrin’deki petrol bölgelerindeki hâkimiyetlerinden, Suriye’de kurulacak statü için kendilerine avantajlı bir konum elde etmeye çalışıyorlardı. Yani bunu bir pazarlık kozu olarak kullanıyorlardı. Yoksa başından itibaren Suriye’de o bölgelerin SDG’ye bırakılmayacağı, bu tür bir düzenin elindeki askeri güçle devam etmeyeceği sanıyorum Amerikalılar, İngilizler tarafından da kendilerine ifade edilmişti. Şimdi olan, beklenmeyen gelişme şu: Ben Mazlum Abdi grubunun, SDG grubunun bunu öngördüğünü, uzun zaman verdikleri tepkilerden anlaşıldığı kanaatindeyim. Amerikalılar, 1946’da Mahabad Cumhuriyeti’nde, 1975’te Molla Mustafa Barzani’yi ortada bırakırken, en son 2017’de Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumunda Kürtleri sattı. Şu anda Suriye’de gerçekleşen şey, sadece bunun bir tekrarı. Bunu dördüncüsü olarak kayda geçirmek lazım. Bugün, bu uzun bacaklı İngiliz hikâyesi Amerika’yı ifade ediyor. Herkesin hesabı var ve bu hesaba uygun araçlar, aparatlar geliştiriyor, bunu uyguluyor, sonunda da işine yaramadığını düşündüğü anda da yüz üstü bırakıyor. Bu Kürtlerin başına dördüncü defa geldi bu açıdan bakarsak. 

Türkiye, Amerika için, İsrail için, İngiltere için bölgede çok ciddi bir muhatap. Türkiye’nin taleplerinin, önceliklerinin dikkate alınması da normal. Mesela 2016’da ve 2019’daki Barış Pınarı ve Fırat Kalkanı harekâtlarını unutuyoruz. Türkiye’nin kendisine göre bir stratejisi var. Fırat’ın batısında Kürt varlığı, Kürt askerî gücü istemiyor. Bunun için savaştı orada. Bütün bunların hepsini yan yana getirip, toplayıp, çarpıp, bölüp karekökünü alıp, bundan bir netice çıkartmaya kalktığımız zaman, karşımızdaki manzara sürpriz değil. Burada sanıyorum senin o verdiğin, bir kamu diplomasisi atağıdır. Eskiden ‘’psikolojik harekât’’ deniliyordu. Şu sıralar çok yaygın. Devlet Bahçeli’nin açıklamasıyla, Ömer Çelik’in açıklaması mantık olarak aynı, benzetmeler bile aynı. Devlet Bahçeli’nin açıklamasını okumuşsundur. O açıklama, Bahçeli’nin bugüne kadar yaptığı açıklamalardan farklı bir dile, farklı bir muhakemeye sahip ve farklı bir analiz süzgecinden geçtiği belli olan bir açıklama. Bir ortak dil kullanılıyor. Halep’teki olay başlar başlamaz, Türkiye’de muhalif medya bile, muhtemelen devlet tarafından üretilen mesajları, dili, analizleri tekrarlamaya başladı hep birlikte. Bunda garipsenecek çok bir şey yok. Bütün hepsi Suriye ile ilgili bazı hatırlatmalardı. Mesela, dikkat edersen, Mazlum Abdi birdenbire teröristbaşı oldu. “Teröristbaşı Mazlum Abdi,” deniliyor. SDG ile ilgili olarak telaffuz edilen terör örgütü lafı, daha önce sadece YPG için, PYD için kullanılırdı. Şimdi bütün bunların hepsinin toplamı ve bundan çıkacak olan netice, Suriye’de fiili olarak çok hassas dengeler üzerine kurulu bir düzenin tesis edilmekte olduğunu gösteriyor. Şara’nın 8 maddelik, Kürtlere yönelik, Kürt dili, Kürt kimliği ile ilgili sözleri önemli. Önemsiz olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü Kürtler, Suriye’de bugüne kadar tanınmamış bir toplumdu. Bir de, Suriye Kürtlerinin, Türkiye Kürtlerinin bir parçası olduğunu hatırlamamız lazım. Suriye Kürtleri, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki Kürtlerden farklıdır. Bunların statüleri, kimlikleri, vatandaşlık hakları konusunda çok ciddi engeller, problemler vardı. İç savaş başladığında Esad hemen mevzua el attı ve bazı sözler verdi. 

Netice itibariyle, Suriye’de Haseke bölgesi ile sınırlı bir Kürt varlığı kalacak ki bu çok önemli. SDG buradan çok daha avantajlı bir şekilde bir sonuç çıkartabilirdi belki, ama olmadı, yapamadılar. Bu konuda kendi aralarında tartışırlar, suçu birilerine atarlar, Türkiye’ye atarlar, Kandil SDG’ye, SDG Kandil’e, Kandil’in müdahalelerine atabilir. Ama dediğin gibi, Abdullah Öcalan haklı çıktı. 

Tam onu soracaktım. Şöyle bir husus var: Bir dönem Öcalan’ın ilk yaptığı görüşmeler, notlar bir şekilde sızıyordu ve buralardan çok şey öğrendik, haberleştirdik, tartıştık. Ama bundan özellikle Kürt hareketi çok rahatsız oldu ve rahatsızlıklarını dile de getirdiler, şahsen bana da getirdiler ve kestiler bunları. Ben bu sabahki yayında da bunu anlattım: O zamana kadar yapılan değerlendirmelerde Öcalan hep, “İran, İsrail kapınızı çalıyor, değil mi? Çalıyor. Hep böyle yaparlar, sonunda sizi bırakırlar. Onlara güvenmeyin” diyor. Bunu defalarca söylüyor. Sonraki görüşmelerde çok daha kritik şeyler söylediğini tahmin ediyorum, ama elimizde bir şey olmadığı için en fazla akıl yürütüyoruz. Eğer hakikaten bunlar bir şekilde elimize geçmiş olsaydı, sızmış ya da sızdırılmış olsaydı, orada belki çok daha somut bir şekilde Suriye ile ilgili söylemlerini de görecektik. 

Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasındaki ‘’her türlü kültüralist talep’’ dediği olayın şu anda Suriye’de yaşandığını görüyoruz. Şu anda artık özerkliği, adem-i merkeziyeti, hiçbir şeyi dile getiremeyen bir SDG ve Mazlum Abdi var. Bu, aslında Öcalan’ın bir şekilde uyardığı ve belki de yeni çözüm sürecine bu nedenle aktif bir şekilde katıldığı bir durumdu. Yani artık Kürtlerin bölgede iyice hamisiz kalacağı, kimsenin Kürtlere çok fazla bir yatırım yapmayacağı gerçeğiydi. Sen de söyledin, şu anda PKK ne yapacak? O silahları nereden bulacak? Herhangi bir şekilde sürdürmek istiyor diyelim. Maddi imkânları nereden bulacak? Lojistik desteği nasıl sağlayacak? İran bir yere kadar. Ama onun dışında, mesela Suriye’deki işbirliğinin getirdiği çok muazzam bir fırsat alanı vardı Kandil’in önünde. Bunu çok ciddi bir şekilde kullandılar. Şimdi, herhâlde hepsi birden Öcalan’ın dediğine gelmek zorunda. Çünkü kendi gücüne güvenmekten başka bir çaresi yok ve kendi gücü de, birçok açıdan bakıldığı zaman çok sınırlı.

Türköne: Evet, bu kesinlikle doğru. Bir de hatırlarsan, Abdullah Öcalan’ın bu ikazlarına, Bahçeli de senkronize bir şekilde bir antiemperyalizm retoriğiyle ilerlemişti. İki taraf da dışarıdan yapılacak müdahalelere dikkat çekmişti, o konuda uyarmıştı. Şimdi PKK için şiddetin de bir anlamı yok. Bölgesel dengelerin oluştuğu yeni düzen içinde o şiddeti besleyeceği ilişkiler geliştirme imkânı da yok. Ben aslında Kürt siyasetinin, özellikle Kürt siyasi aktörlerinin durumu son derece nesnel bir şekilde değerlendirdiklerini ve Suriye’deki gelişmelerden sadece tabanlarının, halkın duyduğu rahatsızlıktan rahatsız olduklarını düşünüyorum. Çok daha büyüğünü, çok daha fazlasını beklemiyorlardı. Sadece, ellerinde masaya sürecekleri pazarlık kozlarının çok fazla olduğunu düşünüyorlardı, ama bir işe yaramadı. Doğrusunu istersen, ben şu saatten sonra Suriye’de kurulacak düzenle ilgili kısa vadede çok umutlu değilim. Bir de, bu 14 maddelik anlaşmada, ordunun bölgesel asayişle ilgili bireysel katılımı çok önemli bir madde orada. Fakat yerel asayişle ilgili Haseke vilayetine atanacak vali ile ilgili, yerel görevlilerle, sivil görevlilerle ilgili düzenlemelerin hâlâ Suriye’de Kürtler için bir hareket alanı, bir mevzi olarak işe yarayacağını düşünüyorum. 

Evet, Şara hükümeti, Şam hükümeti Suriye’nin genelinde Kürt meselesini çözdü; özellikle Rakka’yı ve Deyrizor’u, barajı geri alarak bunu sağladı. Fakat Suriye, elde ettiği şeyi kendi askeri gücüyle başaramadı. Dışarıdan gelen desteklerle, Türkiye’nin destekleriyle başardı. Suriye’nin önünde hâlâ Dürzîler ve Nusayriler ile ilgili sorunlar var. Ve orada bir anayasal düzene geçiş konusuna, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bu politikayı belirleyen, oluşturan ve yürütenlerin iyimserliği ile yaklaşamıyorum. Onlar kadar iyimser olamıyorum. Suriye’de dikta rejimine doğru bir gidiş var. Uluslararası güçler, Şara’nın önündeki engelleri tek tek kaldırıyor, önünü temizliyor. Yani Türkiye’nin bile kendisinin üretemediği demokrasiyi Suriye’nin üretmesini bekleyemeyiz. Dışarıdan ihraç edilecek veya Suriye’nin dışarıdan ithal edeceği bir demokrasiyi üretmesini bekleyemeyiz. Orada çok ciddi sıkıntılar var. Demokrasiyi burada ideal bir yönetim biçimi olarak değil, insanlar arasındaki problemleri çözen bir düzen olarak, bir siyasal rejim olarak düşünmemiz lazım. 

Zaten dikkat edersen, Ahmet eş-Şara’nın yaptığı açıklamaların hemen hemen hepsinde çok güçlü bir Suriye merkezi otoritesi meselesi var. Ama asla bir ‘’demokrasi’’ tabirini dile getirmiyor. Doğrudan onu çağrıştıracak şeyler de yok. Yani hakların, hukukların gözetileceğini söylüyor, ama, bunun kuralının ya da omurgasının demokrasi üzerinden inşa edileceğini söylemiyor. 

İstersen Suriye’yi başka bir yayına saklayalım. Gazeteciler, senin eski dostun Feti Yıldız’ı Meclisin kapısında görmüşler. Feti Yıldız çok net konuşmuş: “Suriye’deki gelişmelerin sürece etkisi olumlu olur. Engel kalkmış görünüyor. Komisyonun çalışmaları bu ay içinde bitecek.” 

Türköne: Evet, ben de bunu okudum. Şu açıdan söylediği doğru. Suriye’yi doğrudan doğruya Türkiye’deki sürecin endekslendiği ana mecra olarak görenler için, oradaki mesele nihai sonuca bağlandı. O yüzden, Türkiye’de birçok şeyi düşünürken, tasarlarken, planlarken, konuşurken Suriye faktörünü artık düşünmeyeceğimize göre, baş başa kaldık. Muhtemelen, Türkiye’de sürecin 15 aydır teklemesinin, bir türlü mesafe alamamasının en önemli sebebi de Suriye idi. Suriye’deki gelişmelerin neticeye bağlanmasını bekliyorlardı belki de, ki kuvvetle muhtemel öyleydi. Şimdi mesela eve dönüş yasası, af yasası, Kürtlerin, özellikle teröre bulaşmamış olanların tekrar yuvaya dönüşü, eve dönüşü gibi mevzuların gündeme gelmesi lazım. Eğer süreç diye bir şey varsa, başka türlü de yürümez zaten. Anayasa’nın 42. maddesi, 66. maddesi, 137. maddesi gibi maddeler etrafında dönen tartışmalara geri dönülmesi lazım. “Tartışma’’ diyorum, ‘’çözüm’’ demiyorum. Hiç olmazsa bunların tartışılması lazım. O yüzden, masada oturan taraflar şimdi çok daha net, önünde ne olduğunu görür vaziyette pozisyon alacaklar. Bu açıdan ben sürecin üzerindeki yüklerin azaldığı kanaatindeyim. Bu, Kürtlerin çok hoşuna gidecek bir tablo değil elbette, ama o yüklerden arınmış bir şekilde süreci konuşmak, tartışmak ve bir çözüm aramak, Komisyon’la kaldığı yerden devam etmesi, sonrasında bu yasal düzenlemelerin yapılması ve onların sonrasında da anayasal tartışmaların yapılması muhtemeldir. Burada sadece kaybettiğimiz bir şey var. Bunun muhasebesini analizciler, bu işle profesyonel anlamda ilgilenenler yapacaktır. Türkiye kendi Kürtlerine karşı, Kürtlere karşı kırıcı bir dil kullandı, bunu yapmayabilirdi. Bu operasyonlar devam ederken bile, Kürtlerle arasındaki duygusal mesafeyi koruyabilirdi. Burada kırılan, dökülen, incinen zihinler olmuştur muhtemelen. Bunların da çok kısa zamanda düzelmesi lazım. Fakat şu çok net bir şey ve bunu söylememiz lazım. Kürtlerin yapabileceği hiçbir şey yok; yani Kürt siyasetinin yapabileceği hiçbir şey yok. 

Tam onu soracaktım. Mesela bu kadar Suriye meselesi yaşandı, çok kritik yerlerden geçildi. Birtakım açıklamalar yapmış olsalar da, Kürt hareketinden, kamuoyunun dikkatini çekecek herhangi bir çıkış görmedik. Yine Öcalan’ın İmralı heyetine söylediklerinden, o kısa açıklamanın dışında elimizde hiçbir şey yok. Belki bir taraftan ne diyeceklerini bilmiyorlar ya da sanki daha çok, yanlış yapmaktan korkuyorlar. Kendilerinin burada esas aktör olmadığını her geçen gün böyle kritik olaylarda gösteriyorlar. Ama mesela Selahattin Demirtaş dışarıda olsaydı, bu partinin başında olsaydı, muhakkak bir şeyleri anlatırdı. Öyle değil mi, yanılıyor muyum?

Türköne: Söylediğin tamamıyla doğru. Ben şöyle hissediyorum: Kürt siyasetçiler, özellikle reel politiği, nesnel şartları iyi değerlendirenler herhangi bir sürprizle karşılaşmadılar; özellikle Amerika, İsrail bağlamında bir sürprizle karşılaşmadılar. Zaten Mazlum Abdi’nin Suriye’de başından beri o yapıcı yaklaşımları, biraz zamana oynaması, biraz başka ihtimallerin belirmesine bel bağlamasına bakarsak, Kürt siyaseti çıtayı çok yüksek bir yere koymadı. Şu anda herhangi bir açıklamada bulunmamalarının sebebi, duydukları şaşkınlık; hayâl kırıklığından ziyade, kendi tabanlarındaki, Kürt kamuoyundaki hayâl kırıklığını yönetme mecburiyetinden kaynaklanıyor. Yani tabanlarındaki rahatsızlığı yönetmek gibi bir şeyle karşı karşıyalar. Yoksa Selahattin Demirtaş dışarıda olsaydı, muhtemelen onun yapacağı şey de aynı olurdu. Şu anda, DEM Partili politikacıların söyleyebileceği şey, Amerika’ya, İngiltere’ye, İsrail’e kırgınlık ifade etmek yerine, kendi tabanlarına durumu açıklamak; bir şekilde tolere etmek üzere mesajlar geliştirmeleri lazım. Ben, gelecek olan mesajların da bir gerginlik yaratacak, Türkiye’de ortamı gerecek, şiddet çağrılarını içerecek mesajlar olmayacağını, bunun kesinlikle olmayacağını, tam tersine, durumu yumuşatacaklarını düşünüyorum. 

Evet. Nasıl toparlayalım, Mümtaz’er? “Çözüm süreci esas şimdi başlıyor” diyorsun. Son bir soru: Zaten bölgesel mesele değildi; bütün mesele, Erdoğan’ın, Kürtleri, DEM Parti’yi anayasa için kendi yanına çekme meselesiydi. Artık süreç denen şey neyse, bu çizgide izleyecek gibi bir yaklaşım var. Böyle mi? Yani olayın sınırı bu mudur? 

Türköne: İktidarın kendi çıkarlarını koruyabilmesi için, bu Suriye olayları öncesindeki gerginliğin devam etmesi lazımdı. Şimdi meselenin doğrudan doğruya Kürtlerle Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasında demokrasi, anayasal haklar, hukuk gibi bir çerçevenin içine sıkışmış olması, iktidarın işine gelecek bir şey değil. Kürt sorunu oturup konuşulacak. Bunu AK Parti üstlenmese bile Cumhuriyet Halk Partisi üstlenecek. Bu ayın sonunda Kürt sorunu üzerine bir toplantı yapıyor Cumhuriyet Halk Partisi. Bu, sorunun çözümü için çabaların devam edeceği anlamına geliyor. Bu süreç devam edecek. Bu süreç devam ettiği sürece, askerî mütalaalar, bölgesel denklemle ilgili mütalaaların hepsi sadedin dışına çıktığı için doğrudan doğruya elimizde demokrasi, temel haklar düzeni, hukuk gibi argümanlar kalacak. Hukuk ve demokrasi tartışıldığı zaman, bu, iktidarın işine gelmiyor. Geleceği öngörmek babında şunu söylemek mümkün: Evet, üzerimizdeki yük kalktı. Konuşurken, herkesin farklı bir yerden gelecek mesajlara dikkatlerini vermesine gerek kalmayacak artık. Birbirimizin yüzüne bakacağız, birbirimizin ne dediğini anlamaya çalışacağız. Çözüm süreci Türkiye için hâlâ çok değerli bir fırsat. Bütün bu gelişmelerin olgunlaştırdığı, önümüze koyduğu bir fırsat. Tarafların bu fırsatı değerlendirmek için, neticede mutlaka sonuç alıcı adımlar atacağını düşünmek, bunu beklemek, bunu ummak en doğrusu. Bunun aksi gerçekçi olmaz. Bu, Kürtlerin de, devletin de çıkarlarına, hesaplarına aykırı olur. 

Çok teşekkürler Mümtaz’er. Demek ki süreç konuşmaya devam ediyoruz, daha da edeceğiz, düşmanlar çatlasın diye. Ama düşman derken de bayağı var sağlı, sollu. En ufak bir şeyde ânında başıma üşüşüyorlar. Ne diyeyim, Allah hepimize kolaylık versin. 

Türköne: Yiğit adamın düşmanı bol olur Ruşen. Hiç gocunma. 

Çok sağ ol, Mümtaz’er. Evet, ‘’Suriye’de yaşananlar çözüm sürecini bitirdi mi?’’ sorusu etrafında Mümtaz’er Türköne ile konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.