Ruşen Çakır, çözüm sürecinin yalnızca siyasi aktörler arasında değil, toplumda nasıl karşılık bulacağı sorusunu hukukçu Vahap Coşkun ile değerlendirdi. Coşkun, çözüm sürecinin toplumsal meşruiyetinin sağlanmasında en belirleyici unsurun Meclis’te oluşacak ortaklaşma olduğunu vurguladı.
Kamuoyu süreci ikna etti mi?
Çözüm sürecinin gidişatını Ruşen Çakır’a değerlendiren Vahap Coşkun, sürecin başından bu yana ciddi bir “toplumsallaştırma” eksikliği yaşandığını belirtti. Coşkun, aradan aylar geçmesine rağmen iktidarın ve iktidara yakın çevrelerin sürecin neden gerekli olduğu konusunda kamuoyunu ikna edecek bir dil kuramadığını anlattı:
“Toplumsallaştırılması noktasında ciddi bir halkla ilişkiler sorunu var. Aradan 15 ay geçmesine rağmen iktidar, iktidara yakın medya ve sivil toplum bu sürecin neden Türkiye için hayati olduğu konusunda sahaya inmiş değiller.”
Vahap Coşkun, bu eksikliğin toplumda “Ne gerek var?” itirazlarını güçlendirdiğini, fakat kamuoyunun ikna edilebileceğini belirtti, “Bu süreç Türkiye’nin geleceği açısından neden önemli, neden gerekli, neden hayati? Bu sorulara odaklanan bir dil itirazları azaltabilir. MHP örneğini düşünün. Bir yıl önce söylenenlerle bugün söylenenler arasında fark var. Demek ki topluma anlatabiliyor” dedi.
“Ortaklaşma olmadan meşruiyet zor”
Vahap Coşkun çözüm sürecinin toplumsal meşruiyetinin sağlanmasında en belirleyici unsurun Meclis’te oluşacak ortaklaşma olduğunu söyledi. Sürecin yalnızca iktidarın omuzlarında yürütülmesinin siyasi maliyeti artıracağını ve toplumsal kabulü zorlaştıracağını vurgulayan Coşkun şöyle devam etti:
“Eğer beş partinin uzlaşmasıyla bir taslak parlamentonun önüne gelirse, bu muhalefetiyle iktidarıyla ortak bir metin olur. Böylece kimse tek başına siyasi bir maliyet üstlenmez ve bunu topluma anlatmak çok daha kolay hale gelir. Eğer ortaklaşma olmazsa, muhalefet bu işin içine girmezse, o zaman bu metni topluma anlatmak son derece zorlaşır. Toplumsal meşruiyet böyle bir ortamda sağlanamaz.”
Coşkun, Suriye sahasında yaşanan gelişmelerin Türkiye’deki Kürt toplumunda yarattığı kırılmalara dikkat çekerek, “Türkiye’de bazı kesimlerin kullandığı dil, Kürtlerin duygusal ve psikolojik kırılmalarına yol açıyor. Bundan kaçınmak gerekiyor. Suriye’deki yetkililer bile daha dikkatli bir dil kullanıyor. Suriye sahasında büyük bir Kürt nüfusu var. Onları dikkate alan, daha nötr ve dikkatli bir dil herkesin hayrına olur” dedi.
Deşifre: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Vahap Coşkun’la devam edelim. Vahap, merhaba.
Vahap Coşkun: Merhaba. İyi günler.
Ruşen Çakır: Çok hızlı bir şekilde Suriye’de çok şeyler değişti. Olay henüz noktalanmadı. Sen de benim gibi çok yakından takip ediyorsun diye düşünüyorum. Bir çatışma ihtimali var. Küçük çaplı çatışmalar yaşanıyor ama büyük bir çatışma ihtimali var. Ya da büyük ihtimalle diyelim ve temenni o ki çatışma olmadan Şam’la SDG anlaşsın. Her hâlükârda Suriye olayı bir şekilde Türkiye’nin, Ankara’nın en azından gündeminden düşüyor gibi görüyoruz. Ama öncesinde şöyle bir şey sorayım. Demin Burak Bilgehan’a da sordum. Ezkaza — temenni etmiyoruz ve çok düşük ihtimal olsa da — Suriye’de bir çatışma, Şam’la SDG arasında çatışma olması halinde bu Türkiye’yi doğrudan etkiler değil mi?
Vahap Coşkun: Evet, kesinlikle etkiler. Aslında Ruşen abi, bu çözüm sürecinin başından beri sürekli olarak dile getirilen bir nokta vardı. Çözüm süreci Suriye’deki gelişmelerle yakından bağlantılıydı. Hatta Suriye’deki gelişmeler sürecin başlamasındaki asıl amillerden bir tanesiydi. Şimdi Suriye’de bir karar noktasına gelindi. Bu meselede ya taraflar diplomasi masası üzerinde anlaşmayı başaracaklar ya da çatışmalar tekrar devam edecek. Bir çatışma olması halinde bunun Türkiye’deki süreci kaçınılmaz bir şekilde etkileyeceği açık. Çünkü Türkiye bu sürecin başından itibaren yasal birtakım değişiklikler yapmak için de bu PKK’nin tamamıyla silah bırakması gerektiğini ifade etti. Ve PKK derken sadece PKK’den de bahsetmedi. Aynı zamanda SDG meselesinin de bir şekilde çözüm yoluna girmesini kastetti. 10 Mart Anlaşması bu anlamda taraflara hem Türkiye’ye hem Suriye’ye bir imkân sağlıyordu. Yani 10 Mart Anlaşması gerçekleşmiş olsaydı, entegrasyon tamamlanmış olsaydı bu Suriye’de istikrarın oluşmasını sağlayacaktı. Aynı zamanda Türkiye’de çözüm sürecinin devamını beraberinde getirecekti. Şimdi eğer taraflar arasında bir çatışma olmaz, arabulucular özellikle sahadaki en büyük belirleyici olan ABD’nin koordinatörlüğünde bir anlaşmaya ulaşılabilirse bu Türkiye’deki çözüm sürecini rahatlatır. Ama eğer bir çatışma olursa burada süreç de çok ciddi manada bir sıkıntıya girer. Çünkü o durumda artık bu çatışmanın nereye evrileceği, nereye gideceğine dair bir beklenti içerisine girer herkes. Yine bu bağlamda özellikle belirtilmesi gereken hususlardan bir tanesi hem AK Parti hem MHP, SDG meselesinin de hâllolmasından sonra ancak yasal düzenlemelere gidileceğini ifade etmişlerdi. Dolayısıyla bir çatışma olması halinde bu yasal düzenlemelere gitme durumu da masadan kalkabilir. O nedenle süreç buradaki gelişmelerle çok yakından irtibatlı.
Ruşen Çakır: Peki, şimdi biliyorsun bu sürecin başından itibaren çok sayıda yayın yaptık, seninle de yaptık ve süreç konuşurken dönüp dolaşıp Suriye konuştuk. Kimilerine göre Suriye burada esas olaydı, sürecin olmasına. Kimilerine göre aslında Suriye alakalı değildi vesaire şu bu. Ama ben şahsen Suriye’nin, Suriye başta olmak üzere bölgesel meselelerin siyasi iktidarın bu süreci önermesinde temel motivasyonlardan birisi, belki de en ağır basanı olduğunu düşünenlerdendim. Şimdi bu mesele bir şekilde çözülmüş ya da çözülmekte; yani en azından Ankara’yı kaygılandıran bir olay olmaktan çıkıyor gördüğümüz kadarıyla. O zaman süreç bitiyor mu?
Vahap Coşkun: Yani Suriye sahası Ankara’nın tatmin olacağı bir şekilde biterse, sonuçlanırsa aslında Türkiye’de süreç daha yeni başlıyor diyebiliriz. Çünkü bugüne kadar sürecin bir nevi altyapısı döşendi ama süreç için gerekli olan yasal düzenlemeler herhangi bir şekilde yapılmadı. Dolayısıyla eğer Suriye sahasında taraflar tekrar masaya dönerse o zaman Ankara’nın süreci yasal çerçeveye kavuşturmak için bütün mazeretleri de ortadan kalkmış olacak. Dolayısıyla süreç o anlamda biten bir şey değil, aslında yeni başlayan bir durum. Zaten anlaşma yapıldığının duyurulmasından sonra hatırlayacaksınız Feti Yıldız bir açıklama yapmıştı. Bunun önemli bir gelişme olduğunu, Türkiye’deki süreci de olumlu bir şekilde etkileyeceğini söylemişti ve kendi çalışmalarının da ay sonuna kadar tamamlanacağı yönünde bir açıklama yapmıştı. O nedenle Suriye sahasının bir şekilde çözüme kavuşturulması Türkiye’deki sürecin bitişini değil, aslında başlangıcını bence simgeler.
Ruşen Çakır: Şimdi burada şöyle bir mesele var. Demin Burak Bilgehan’la konuştuğumuzda da o çıktı. Şimdi PKK, örgüt Türkiye’de en azından kırsal kesimde bir şey yapamıyor. Uzun bir zamandır etkili bir şey yapamıyor. Belki en son TUSAŞ saldırısında gördüğümüz gibi birtakım olaylar yapabiliyor. Suriye meselesi de hâlloldu. Yani ben öyle dedim Burak’a; sonuçta Erdoğan’ın terörsüz Türkiye dediği olay fiilen hayata geçti sanki. Burada iktidarın nasıl bir beklentisi var sence? Yani şu anda Suriye defteri de kapandıktan sonra bir terör tehdidi algısı nereden kaynaklanıyor olabilir?
Vahap Coşkun: Yani bu tabii buradaki sorunu nasıl tanımladığınızla da yakından ilintili bir şey. Yani buradaki sorun bir Kürt sorunu, bir Kürt meselesi ve bu Kürt meselesinde PKK önemli noktalardan bir tanesi ama tek nokta değil. Önemli faktörlerden bir tanesi ama tek faktör değil. Dolayısıyla burada aslında daha geniş perspektifli bir şekilde muhtemelen bakmak söz konusu. Yani Kürt meselesini de eğer çözmek istiyorsanız bu Kürt meselesinin en önemli noktalarından bir tanesi olan silahlı çatışma durumunu bitirmeniz, orada bir sulh sağlamanız, o insanların bir şekilde eve ve topluma dönmelerini gerçekleştirmeniz gerekir. Ondan sonra Kürt meselesinin diğer boyutları siyaset sahnesinde net bir şekilde tartışılır. Bu işin genel bir boyutu. Diğer taraftan tabii bu aktörler aynı zamanda siyaset de yapan aktörler ve önemli bir Kürt nüfusu var. Bu önemli Kürt nüfusu Türkiye’de hem geçmiş seçimlerde hem de gelecek seçimlerde belirleyici olacak durumda. Dolayısıyla bu sorunu bir şekilde çözmek iktidar açısından aynı zamanda Kürt seçmenlerle yeniden bir bağ kurmak, Kürt seçmenlerle yeniden bir hikâye kurmanın da yollarından bir tanesi olabilir. O nedenle hem isterseniz kısa vadede seçim bazlı olarak düşünün hem uzun vadede Türkiye’nin daha güçlü, daha istikrarlı bir yapısının oluşturulması bağlamında düşünün, bu Kürt meselesinin çözülmesi gerekiyor. Bunun da ilk adımı, iktidarın yapmış olduğu mimariye göre ilk adımı bu silah meselesinin ortadan kalkması. Şimdi PKK orada kaldığı müddetçe yani bu sorun bir anlaşmayla, bir hukuki çerçeveyle bitmediği müddetçe bu her zaman bir şekilde bir sorun olmaya devam edecektir. O nedenle ben bunun burada bırakılmayacağını düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Burada şimdi sen yeni bir araştırma hazırladın, Kürt araştırmaları için. Hukuki zorunluluklar üzerine kapsamlı bir şey. Şimdi komisyonun ortak raporunu bekliyoruz, sen de söyledin. Bir şekilde ay sonuna kadar hazırlayacaklarını söylediler. Bayağı olumlu gelişme olduğunu söylediler. Suriye meselesi de hâllolduğuna göre diyelim ki birtakım örgüt üyelerinin topluma entegrasyonu vesaire gibi hususların hayata geçirilmesine birileri karşı çıkabilir mi? Zaten kamuoyunda bir sorun var biliyorsun, ‘‘Ne gerek var?’’ deniyor. Bu hukuki düzenlemeler, entegrasyon, af olmasa dahi istisnai yasalar çıkartılması falan söz konusu biliyorsun. Senin de çalışmanda bunlar var. Nasıl olabilecek, yani nasıl anlatılacak kamuoyuna? Burada hâlâ çok ciddi bir halkla ilişkiler sorunu var sanki. Ne dersin?
Vahap Coşkun: Evet, evet bir halkla ilişkiler sorunu var. Çünkü bu sürecin toplumsallaştırılması noktasında, yani topluma bu sürecin gerekliliğinin anlatılması bağlamında ve en azından toplumdaki itirazların daha asgariye çekilmesi bağlamında ciddi bir halkla ilişkiler sorunu var. Çünkü mesela iktidar, iktidara yakın sivil toplum örgütleri, iktidara yakın medya aradan 15 ay geçmesine rağmen bu sürecin niçin Türkiye için son derece önemli, gerekli, hayati olduğu noktasında sahaya inmiş değiller. O nedenle birtakım zorunluluklarla karşılaşılması mümkün. Ama bu aşılmayacak bir sorun değil. Yani Türkiye’nin geleceği açısından önemine odaklanan bir dil bu sorunu aşabilir. Yani MHP örneğini düşünün. MHP’nin bir sene önce söyledikleriyle şu anda söyledikleri arasındaki farkın ne kadar devasa olduğunu görebiliyorsunuz. Dolayısıyla bunun topluma anlatılmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. Bir de burada şu var: Eğer burada bir uzlaşma çıkarsa Ruşen abi, yani bu beş partinin uzlaşmasıyla bir taslak parlamentonun önüne gelirse o zaman muhalefetiyle ve iktidarıyla üzerinde uzlaşılan bir taslak olacak. Yani herhangi bir kimsenin tek başına siyasi bir maliyet ödemeyeceği, herkesin bir şekilde işin içerisine dahil olacağı bir durum söz konusu olacak. Ben buradaki temel belirleyici hususun ortaklaşma olduğunu düşünüyorum. Yani bu beş parti eğer ortak bir metinle parlamentonun önüne çıkarsa bunu hem parlamentoda çok daha rahat kabul ettirebilirler hem de topluma çok daha rahat anlatabilirler. Ama diyelim ki bir ortaklaşma olmazsa bu metnin üzerinde, muhalefet bu işin içerisine girmezse o zaman bunu topluma anlatmak da son derece zorlu bir hale gelebilir.
Ruşen Çakır: Peki Vahap, şunu sorayım. Tam senin alanını doğrudan soralım. Şimdi birtakım şeylerden bahsedildi. Umut hakkı da olacak, şu da olacak, bu da olacak diye. Ama bir de tabii rapor hazırlanacak ve Meclis’e gidecek. Meclis de birtakım yasalar çıkartacak. Ne bekliyorsun? Nasıl bir şey en iyimser olarak? Bir de tabii bunun bir zaman şeyi de var. Yani 2026 yılı içerisinde birtakım çok önemli, kritik yasalar çıkabilir mi? Düzenlemeler yapılabilir mi? Ve hakikaten biz bir şeyler yaşar mıyız?
Vahap Coşkun: Yani komisyondan gelen bilgiler en azından bu yılın ortalarına kadar birtakım yasaların yapılabileceği yönünde. Çünkü bu ayın sonuna kadar komisyonun ortak bir metin hazırlaması, ondan sonra parlamentoya sunması ve parlamentoda bunun üzerinde bir yasal düzenleme faaliyetine başlaması bekleniyor. Şimdi bu takvim olduğu gibi ilerlerse muhtemelen Mart’ın sonu, Nisan ayının başında bu yasal çerçevenin Meclis’e gelmesi söz konusu olabilir, dediğim gibi en iyimser senaryoda. Burada bu yasal düzenlemeyi yaparken dikkat edilmesi gereken husus, bu yasal düzenlemenin gerçekten bütüncül ve kapsayıcı olması. Bütüncül olmaktan kastım; yani bu dosyayla ilgili, PKK dosyasıyla ilgili olarak bütün herkesi kapsayan bir genişlikte olması. Kapsayıcı olmaktan kastım ise sadece silah bırakmayı değil, aynı zamanda bu kişilerin eve dönmelerini ve toplumsal hayata katılmalarını içeren maddeler de içermesi. Bana göre bu komisyon, eğer böyle bir yasal çerçeve hazırlayabilirse, yani bütüncül ve kapsayıcı bir yasal çerçeve hazırlayabilirse, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmiş olur. Tabii bunun yanında orta vadede Türkiye’nin demokratikleşmesi, Türkiye’de hukuk devletinin tekrardan güçlendirilmesi için yapılması gereken birtakım hukuki ve demokratik adımlara dair bir raporu da hazırlayabilirler. O da parlamentonun önüne bir perspektif sunar. Ama bence öncelikli olarak bu yasal çerçevenin hazırlanmasıdır bu komisyonun öncelikli işlevi. Bunu yaparsa vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
Ruşen Çakır: Peki nasıl toparlayalım? Yani şimdi önemli bir husus hâlloldu gibi ya da en azından herkes memnun olmasa bile Ankara’nın memnun olduğu şekilde hâlloluyor Suriye meselesi. Ve biliyorsun, mesela Öcalan’a giden Meclis heyetinin ağırlıklı konusu Suriye’ydi.
Vahap Coşkun: Evet.
Ruşen Çakır: Sürekli olarak Devlet Bahçeli’nin gündeme getirdiği, Erdoğan’ın gündeme getirdiği Suriye’ydi. Hatta ortak raporun hazırlanmasının da bir tür ön şartının Suriye olduğu söyleniyordu biliyorsun ve bu bir şekilde hâlloldu. Şimdi ne diyoruz?
Vahap Coşkun: Şimdi, yani son hafta içerisinde hem Hakan Fidan’ın yapmış olduğu açıklamada hem KCK’nın yapmış olduğu açıklamada Öcalan’ın yine Suriye’deki SDG’ye birtakım mesajlarının gittiğini ve buna uygun bir şekilde tavır almalarını onlardan istediği söylenmişti. Ama tabii o bir hafta içerisinde saha çok farklı bir şekilde değişti. Bence burada Suriye sahasını değerlendirirken de çok daha dikkatli bir dil kullanmak gerekiyor. Yani Türkiye’de bazı kesimlerin kullanmış oldukları dil Türkiye’deki Kürtlerin duygusal kırılmalarına, psikolojik olarak kırılmalarına sebebiyet veren bir dil. Bundan kaçınmak gerekiyor. Yani Suriye’deki yetkililer bile bu dili kullanmaktan imtina ediyorlar, daha dikkatli bir dil kullanma çabası içerisindeler. O nedenle hem resmî hem de sivil aktörlerin bu Suriye sahasını değerlendirirken daha nötr, daha dikkatli bir dil kullanmaları doğru olacaktır. Çünkü nihayetinde burada Suriye sahasında son derece hassas, oldukça büyük bir Kürt nüfusu var. Onları dikkate alarak bir dil kurmak herkesin hayrına olacak. Bence öncelikli olarak buna dikkat etmek lazım. İkinci olarak da Meclis’in, parlamentonun, parlamentodaki komisyonun kendi önündeki öncelikli bu meseleye odaklanarak bir an önce yasal çerçeveyi hazırlayıp parlamentonun önüne getirmesi lazım. Burada kaybedilecek bir süre yok. Görüyorsunuz kısa süre içerisinde bütün dinamikler değişebiliyor. Bütün dengeler yeniden kurulabiliyor, yeni dengeler kurulabiliyor. O nedenle artık bu işi sürüncemeye bırakmadan bir an önce bu hukuki çerçeveyi hazırlamak herkesin faydasına olacaktır.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Vahap yayınımıza katıldığın için. Çok sağ olasın.








