Transatlantik: Suriye’de ABD faktörü, Grönland’ın belirsiz geleceği

Transatlantik’in bu bölümünde Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Washington’un Suriye politikalarını, ABD-Avrupa hattındaki gerilimleri, bölgesel dengeleri ve Grönland üzerinden şekillenen yeni küresel güç mücadelesini değerlendiriyor.

Suriye’nin yeni lideri Ahmed eş-Şara ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiklerini söyleyen Erdoğan, Şam ile SDG arasında varılan 14 maddelik anlaşmaya değinerek “Devlet içinde devlet kurma peşinde koşan bir avuç taşeron dışında Suriye halkının dünkü anlaşmadan büyük sevinç duyduğu anlaşılıyor” dedi.

Erdoğan özetle şu açıklamalarda bulundu:

“Her ne sebeple olursa olsun kimsenin bunu görmezden gelme, hele hele bu umut iklimini dinamitleme hakkı yoktur. Suriye’nin bereketli toprakları artık acıya, kana ve gözyaşına doymuştur. Bundan sonra yapılması gereken esasen bellidir. İpe un sermenin, ayak diremenin, çeşitli bahanelerin arkasına saklanarak zamana oynamanın kimseye faydası olmaz. Bölgemizde terörün devri tamamen kapanmıştır. Ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasının gerekleri süratle yerine getirilmeli. Hiç kimse bir kere daha yanlış hesap yapmamalıdır.”

Transatlantik: Suriye'de ABD faktörü, Grönland'ın belirsiz geleceği
Transatlantik: Suriye’de ABD faktörü, Grönland’ın belirsiz geleceği

“İktidarın Suriye politikası Kürtlerin onurunu zedeleyen bir çizgide”

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Ankara’da barış söylemi kurulurken Suriye’de bunun tersine bir politika izlenmesinin süreci sabote ettiğini söyledi. Bakırhan, Türkiye’nin, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırıları desteklediğini ve teşvik ettiğini söyleyerek, “Barış parça parça inşa edilemez; bütünlüklü cesaret ister. Ankara’da uzatılan elin Suriye’de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler. Türkiye’de barış nutukları atıp, Suriye’de bunun zıddı bir hat izlemek barışı güçlendirmez, onu içten içe çürütür. İktidarın Suriye’de sürdürdüğü bu politika, yalnızca yanlış değildir; Kürt halkının onurunu zedeleyen, eşitlik ve ortak yaşam duygusunu yaralayan bir çizgidir” ifadelerini kullandı.

Şam ile SDG arasında Haseke anlaşması

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın, Suriye Cumhurbaşkanlığı’na dayandırdığı açıklamaya göre Şam ile SDG arasında Haseke Valiliği’nin geleceğine dair mutabakata varıldı. Anlaşma bu akşam saat 20:00 itibariyle yürürlüğe girecek.

Rudaw’ın aktardığına göre anlaşmanın detayları şöyle:

Anlaşma kapsamında SDG’ye, bölgelerin pratik birleşme mekanizmasına dair detaylı bir plan hazırlaması için dört günlük bir istişare süresi tanındı. Varılan mutabakata göre Suriye ordusu, Haseke ve Kamışlı şehir merkezlerine girmeyecek, şehrin dış kısımlarında konuşlanacak. Kamışlı dahil olmak üzere Haseke Valiliği’nin barışçıl bir şekilde devlet yapısına dahil edilmesine ilişkin takvim ve detaylar daha sonra müzakere edilecek.

Transatlantik: Suriye'de ABD faktörü, Grönland'ın belirsiz geleceği
Transatlantik: Suriye’de ABD faktörü, Grönland’ın belirsiz geleceği

Trump’tan Norveç’e Grönland mektubu

Washington ile Avrupa başkentleri arasında Grönland üzerinden tırmanan gerilim, bu kez Nobel Barış Ödülü tartışmasıyla yeni bir boyut kazandı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’ye gönderdiği mektup, hem ABD’nin Arktik stratejisini hem de çok taraflı kurumlara bakışını yeniden gündeme taşıdı. Trump, “Grönland üzerinde tam ve mutlak kontrole sahip olmadığımız sürece dünya güvende değildir” ifadelerini kullandı.

Erdoğan ve Trump’ın telefon görüşmesinde neler konuşuldu?

ABD Başkanı Donald Trump ve AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan telefonda görüştü. Görüşmede Suriye’deki çatışmalar, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) durumu ve Gazze için kurulan “Barış Kurulu” ele alındı.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile telefonda görüştü. Görüşme, Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Şam hükümeti arasında Haseke Valiliği’nin geleceğine dair anlaşmanın duyurulmasından saatler sonra geldi.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın açıklamasına göre Erdoğan, görüşmede Türkiye’nin Suriye’deki gelişmeleri yakından izlediğini ve ülkenin birlik, beraberlik ve toprak bütünlüğünün Ankara açısından temel önemde olduğunu vurguladı. Görüşmede ayrıca IŞİD ve Suriye hapishanelerindeki IŞİD’lilerin durumu da ele alındı.


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız ve Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la, ağırlıkla Suriye’yi ve biraz da Grönland’ı konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. 

Ömer Taşpınar- Gönül Tol: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Gönül, senin işlerin var, çok kalamayacaksın, onun için seninle başlayalım ve Suriye’yi konuşalım. Ömer’le de Suriye konuşuruz ama Grönland’a Ömer’le devam ederiz. Gönül konuşacak çok şey var Suriye ile ilgili, seninle süreç içerisinde sürekli konuştuk, tartıştık ve mesajlaştık, hep birlikte seyrettik. Bir kere çok çarpıcı, muazzam bir dezenformasyon vardı. Her iki taraf da yapıyordu ama Şam yönetimi ağırlıklı dezenformasyon daha güçlüydü benim gördüğüm kadarıyla. Gazeteci, araştırmacı ya da düşünce kuruluşu çalışanı olsun, Suriye’yi Batı’dan takip edenlerin ezici bir çoğunluğu Şam yönetimi lehine pozisyon aldılar diye gördüm. Senin gözlemin nedir? Sonunda SDG net bir şekilde kaybetti. Zaten Tom Barrack yaptığı açıklamada mealen “Tamam, sizin kullanım süreniz bitti. Artık yola Şam’la devam edeceğiz. Siz de sınırınızı ve bir anlamda haddinizi bilin” dedi. Doğru özetledim mi? 

Gönül Tol: Evet, her iki taraftan da bir dezenformasyon söz konusu. Washington düşünce kuruluşu camiasında Ahmed eş-Şara’nın tarafında olan, SDG’yi, özellikle Esad devrildikten sonra hep Suriye’nin istikrara kavuşması önünde engel gören daha büyük bir kitle görüyorum. Ama evet, iki taraftan da tarafsız bilgi, objektif bilgi edinmek çok zor. O yüzden anlamaya çalışıyoruz. Tabii en çarpıcı taraflarından bir tanesi, Ahmed eş-Şara’ya, Merkezi Suriye Ordusu’na bağlı güçlerin bu kadar hızlı bir şekilde SDG’ye karşı askeri olarak başarılı bir operasyon yürütmüş olmaları. 48 saat gibi bir zamanda neredeyse SDG’nin %80-85 toprağı elinden alınmış oldu. Onun sebeplerini konuşmak lazım. Bence üç sebebi var. Bir tanesi, SDG biliyorsun bir koalisyondu, içerisinde YPG vardı ama YPG’nin dışında Arap milislerden oluşan bir koalisyondu. Şimdi o Arap aşiretlerin, Şam’ın tarafına geçtiğini görüyoruz. Nüfusun yoğunlukla Arap olduğu yerlerin bu kadar hızlı düşmesinin altında, SDG içerisindeki bu Arap aşiretlerin Şam’la çalışmaya karar vermiş olmasını saymak gerekiyor.

İkincisi, Amerika’nın tutumu. Birkaç hafta önceki Halep civarındaki çatışmalarda gördük; Mesela Amerika, SDG’ye verdiği silahların Halep civarındaki çatışmalar sırasında Şam’a karşı kullanılmasını istemedi. Bu, Washington’ın uzunca bir zamandır ve sadece Trump yönetimi tarafından değil, Biden tarafından da verdiği bir sinyaldi. Esad Şam’dayken, SDG’ye “Esad’la uzlaşın” diyordu. Fakat Halep’te takındığı tutum, Amerika’nın nasıl aslında Türkiye ile bu konuda aynı sayfada olduğunu kristalleştiren anlardan bir tanesiydi. Hatta Türkiye’nin Şam Büyükelçisi Nuh Yılmaz buna benzer bir şey söyledi: “Bakın, Amerika bütünüyle bizim tarafımızda” dedi. Tom Barrack’ın SDG’ye dair en son yaptığı paylaşım “SDG entegre olmalıdır. Bizim onlarla iş birliğimizin temeli IŞİD’le mücadeleydi ve bizim başat müttefikimizdi. Ama artık yeni bir Suriye var. Dolayısıyla bu konuda da biz Şam’ı muhatap alıyoruz. IŞİD’le mücadele konusunda da asıl muhatabımız SDG değil, Şam’dır” dedi. Dolayısıyla, Halep’te SDG’ye verilen mesajı diplomatik olarak da netleştirmiş oldu. Amerika’nın burada böyle bir operasyona yeşil ışık yakmış olması da bu yerlerin çabuk düşmesini açıklayan faktörlerden biri. 

Bir diğeri de tabii İsrail faktörü. Düşünelim, 10 Mart’ta imzalandı o Mutabakat, ama bugüne kadar bir türlü hayata geçirilemedi. Sonra ekim ayında yeniden taraflar bir uzlaşıya vardıklarını söylediler ama yine bu uygulanamadı. Bütün bu karşılıklı anlaşmanın, SDG’nin entegrasyonu meselesinin çözülememesinin altında bence hep İsrail faktörü vardı. 8 Aralık 2024’te Esad devrildi, sonra İsrail Suriye’nin güneyinde bir sürü yeni yer işgal etti ve ciddi bir askerî varlığı var; dilediği gibi operasyon yapabiliyor Şam’dan da Şam’ın güneyinden sınıra kadar askerden arındırılmış bölge talep ediyor. İsrail, Süveyde’de Dürzilere karşı, Dürzileri korumak adına, bunu kullanarak bir operasyon yapmıştı, hatırlayalım. Süveyde’de Şam ve Dürzi güçler çarpışırlarken, İsrail, Dürzilerin yanında Şam’a karşı bir operasyon yürüttü. Bütün bunlar ne anlama geliyordu? Kürtler de zaten şimdi net söylüyorlar; her ne kadar İsrail’in SDG’ye materyal ve askeri desteği olmasa da, İsrail, Dürziler için gösterdiği tutumu Kürtler için de göstereceği beklentisi vardı. 10 Mart Mutabakatı’nın hayata geçirilememesinin altındaki sebeplerden bir tanesi bu. Tabii Şam’ın da burada yaptığı hatalar var, 10 Mart Mutabakatı’nda “Tamam” dediği şeyleri hayata geçirme konusunda Şam da çok ayak diredi. Bence onun sebebi de Tom Barrack’ın bütünüyle Ahmed eş-Şara’nın arkasında durması. Yani her iki tarafında yaptığı hatalar var. 

Bugün geldiğimiz noktada, SDG, elindeki toprağı kaybetmiş durumda. Şimdi sırada Kürtlerin çoğunlukta olduğu Kobani, Kamışlı ve Haseke gibi yerler var. Dün ikinci bir ateşkes anlaşmasına varıldı ve Ahmed eş-Şara Mazlum Abdi’ye dört gün verdi. Bu arada Mazlum Abdi gerçekten aslında yapıcı bir yol izledi. Aslında Mazlum Abdi tek başına karar vermiyor. Belki tek başına karar verme yetkisi olsa gerçekten bu mutabakatın hayata geçirilmesinde daha hızlı hareket eder. Ama YPG’nin içerisinde, Mazlum Abdi’nin etrafında daha şahin gruplar var ve bunlar, bu uzlaşının hayata geçirilmesini istemiyor. Ahmed eş-Şara dün “Dört gün süre verdik. Mazlum Abdi gidecek, kendi ekibiyle konuşacak ve bu ateşkesin gerçekten uzun soluklu olup olmayacağını anlayacağız” dedi. Ama şu son 24 saatte yine sahadan gelen haberlere ve birkaç gün önce iki tarafın çatışmasının seyrine baktığımızda, bunun çok kırılgan bir ateşkes olduğunu da görüyoruz. Bu arada, dört gün çok uzun bir zaman. Bu ateşkes her iki taraf tarafından da ihlal edilebilir. O zaman ne olur? O zaman Suriye Ordusu, Haseke, Kobani ve Kamışlı gibi yerlere de operasyon yapabilir. 

Aslında 10 Mart Müzakeresi, SDG’ye çok daha fazla nüfus alanı bırakan bir anlaşmaydı. Bugünkü anlaşmanın şartları, Rojava deneyiminin, onların bir özerk bölge kurma isteğinin altını çok oyan bir anlaşma metni. Çünkü her şeyden önce, SDG’nin askerî yapısı mesela 10 Mart’a göre entegre olacaktı. Ama daha sonra Ekim’de yapılan anlaşmaya göre SDG, Suriye Ordusu’na tümenler halinde entegre olacak ve bunlar bulundukları yerlerde, yani kuzeydoğu Suriye’de görev yapmaya devam edecekler dendi. Bu SDG’ye bir parça askeri özerklik veriyordu. 

İkincisi, bu bölge, çok ciddi petrol ve doğalgaz kaynaklarına ev sahipliği yapıyor. Bunların kontrolü SDG’deydi. Şimdi bunların kontrolü Şam’a geçecek. Benzer şekilde, sınır kapılarının kontrolü de Şam’a geçecek ve şimdi SDG güçleri tümen ya da bir grup halinde değil, şahsi olarak entegre olacaklar.  İşte bütün bunlar ‘’özerklik denemesi sona mı eriyor?’’ sorusunu gündeme getiriyor. Dediğim gibi, bu ateşkesinin nereye gideceğini bilmiyoruz. Ama Kürt tarafı bu metni bu hâliyle kabul ederse, o zaman evet, Suriye’deki Kürt özerkliği projesinin temel ayaklarının çöktüğünü söyleyebiliriz. Ama dediğim gibi Mazlum Abdi dört gün sonra döndüğünde nasıl bir yanıt verecek ve buna Suriye Ordusu nasıl karşılık verecek henüz bilmiyoruz. 

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gönül. Sen işine dönüyorsun galiba. Teşekkür ederim katıldığın için. Biz Ömer’le devam edelim. Ömer, Suriye ile ilgili özel olarak şunu sormak istiyorum: Trump’ın Suriye’de Ahmed eş-Şara’yı tercih etmesinin birçok nedeni herhalde vardır, birisi de Türkiye faktörü sanırım. Bir diğer husus da ilk andan itibaren çok telaffuz edilmeye başlandı: Irak’a yönelik birtakım hesaplar, Irak Haşdi Şabi’ye, hatta İran’a yönelik birtakım Amerikan ve belki İsrail planlarında, Şam yönetimiyle iş birliği yapma gibi şeyler söyleniyor, görmüşsündür. Bunlar çok mu komplocu yaklaşımlar, ne dersin? 

Ömer Taşpınar: Trump odaklı bir analiz yapacaksak, Trump’ın nasıl düşündüğünü anlamak için basit bir parametre var elimizde: Kim daha önemli, kim daha güçlü, kim Amerika’nın çıkarları açısından daha işe yarar ve ses getirir bir sonuç elde edebilir? Trump açısından baktığımızda, Suriye’nin İsrail’le İbrahim Anlaşması gibi bir anlaşma imzalaması müthiş bir başarı olur. Onun ilk aşaması normalizasyon olur. Şu anda Paris’te yapılmış bir görüşme sonrasında, bir nevi bir ateşkes ve normalizasyona doğru bir gidişat var gibi. Ama tabii bu Golan Tepeleri meselesinde detaylar henüz belli değil. Ama ‘’İsrail’le Suriye arasında barışı ben sağladım’’ diyebilmek, Trump açısından çok önemli. Suriye, devlet olarak Trump açısından çok önemli. Suriye’de Türkiye’nin suyuna gitmek, Türkiye’nin istediği şeyleri yapabilmek, Türkiye, bölgede hem Suriye’den hem de birçok diğer ülkeden, Irak’tan bile daha önemli olduğu için Trump açısından, o da önemli. Suriye’yi merkeze alarak nasıl bir Irak ve İran planı yapıyor tam detayları bilemiyorum. Ama Suriye, Amerika açısından artık İran yörüngesinde olmayan, daha bağımsız hareket edebilen, Türkiye’ye daha bağlı, İsrail’le sorunlar yaşıyor olsa da, artık daha çok Batı cephesine dönebilecek bir ülke olarak görülüyor. O nedenle Trump açısından büyük resme baktığımızda, Suriye’nin ekonomisinin genel başarısı, Suriye’nin dünyayla entegre olması önemli bir mesele. 

Suriye’nin Kürtlerle ilişkisine gelince: Zaten Amerika açısından, bunun her zaman IŞİD merkezli olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Amerika açısından, SDG’nin yaratılması, Kürtlere verilen destek, IŞİD’le mücadele çerçevesinde verilen bir destekti. Amerika bu desteğin geçici olduğunu Türkiye’ye de hep hatırlattı. Türkiye “Teröristlerle iş birliği yapıyorsunuz” dediğinde “Evet ama bu bölgede bu terörist dediğiniz örgüt Türkiye’ye saldırmıyor. Her ne kadar PKK’nın bir parçası olsa da dertleri Türkiye değil. Dertleri kendi topraklarını IŞİD’den korumak” diyordu. Zaten 2014’te Kobani’de Amerika’nın desteği böyle başladı, onu da hatırlamak lazım. IŞİD’le de sahada mücadele edebilecek en önemli örgüt ve güç olarak gördüler, o nedenle destek verdiler. Burada Kürtlerin hayâl kırıklığına uğramasını bir derece anlamak lazım. Çünkü onlar belki de alternatifsizlikten, yani bölgede kendileriyle doğru dürüst bir diyalog kuran bir Türkiye olmadığı için, biraz Amerika’nın ipiyle kuyuya indiler; Amerika’nın ipiyle, ellerinde pazarlık amaçlı bu kadar toprak tuttular. Şimdi Kürtler için büyük bir hezimetten bahsediyoruz ama Kürtler, demografik güçlerinin çok üstünde bir toprak üzerindelerdi. Bu SDG dediğimiz oluşum, Suriye’nin %30’u kadar, özellikle de petrol kaynakları olan toprakları tutuyordu. Kürtlerin demografik olarak Suriye’deki ağırlığı nedir, Suriye’de ne kadar Kürt nüfus var diye baktığımızda, rakamlar 2 milyon civarı diyor. Bu, üç aşağı beş yukarı %10’a tekabül eden bir rakam. Suriye’de Kürtlerin demografik olarak yoğun oldukları yerlere baktığımızda, bu da Suriye topraklarının %10’u civarında. Aslında şu anda yaşanan, Kürtlerin, kendi demografik olarak üstün oldukları topraklara dönüşleridir. 

Tabii burada bir yandan da Türkiye’nin konumu söz konusu. Çünkü Afrin de bu topraklardan biriydi. Ama Afrin şu anda Türkiye’nin denetiminde. Haseke, Cezire gibi bölgelerde Kürtlerin daha yoğun olduğunu biliyoruz. Buralarda YPG, bütün Kürtleri temsil etmiyor olmasına rağmen, elinde en büyük güç olan örgüt olarak baktığımızda, Kürtlerin bir şekilde buralarda asıl varlık göstermesine bakmak gerekecek. Ortada ‘’Kürtler ezildi, binlerce ölü var, bir savaşı kaybettiler’’den çok, Amerika’nın desteğini çekmesi sonrasında, zaten karşılığında bazı siyasi tavizler alarak geri vermeyi düşündükleri topraklardan çekilmeleri söz konusu. Evet, bazı çatışmalar oldu, ama rakamlara baktığımızda, ortada Allah’tan binlerce ölü yok. Müthiş çatışmalar yaşanmadı ve Amerika’nın direktifinde buralarda savaşmama kararı aldı, desteği de olmayacağını biliyordu. Zaten çekilmeyi öngördüğü Arap demografisinin yüksek olduğu bir sürü topraktan çekildi. 

Burada detay, kendi askeri gücünü bütünüyle bırakacak mı? Üniformalarını bırakıp, federatif bir güç olmaktan veya YPG gücü olmaktan çıkıp, bütünüyle birey asker olarak Suriye Ordusuna katılacaklar mı? Ben asıl bunun gerçekleşmesini hezimet olarak değerlendiririm. Çünkü o zaman, bu kadar zamandır eğitilen, bu kadar zamandır belirli bir güce sahip olmuş YPG’nin dağıldığını görürüz. O noktada değiliz. Şam hükümeti o noktaya gelinmesini istiyor, Türkiye de istiyor tabii ki. Fakat Amerika’nın da o konuda Kürtlere, “Tamam artık bütün askerî gücünüzü bırakın, siz sadece polis gücü olarak kalabilirsiniz” deyip demeyeceğinden de emin değilim. Tom Barrack bazen o yönde baskıda bulunabilir, ama sonuçta Kürtlerin ve YPG’nin ne diyeceği de önemli. Tanklardan bahsetmiyoruz ama elinde önemli silahlar olan, silahlı bir güç olarak önemli ve bu gücü kendi demografik olarak üstün olduğu Haseke’de, Cezire’de bırakacak mı, bunlar önemli. Buralarda ne yapacağına bakmak lazım. 

Türkiye’nin istediğine gelince: Türkiye bunu bir terörist örgüt olarak görüyor, silah bırakmasını istiyor. Türkiye’deki süreçle de bağlantılı bütün bunlar. Şu anda gelinen noktadan, muhtemelen Şam ve Türkiye memnun. Ama bana göre böyle bir zafer ilan etmek için, ‘’Artık Suriye’de Kürt meselesi hallolmuştur ve bizim istediğimiz yönde hallolmuştur. Ortada elinde silah olan bir otonom Kürt gücü olmayacak’’ demek için ya da federasyon olur mu olmaz mı tartışmaları için de henüz erken. Federasyon olması için ateşkes sonrasında bir siyasi uzlaşma gerekiyor ve aynı zamanda Kürtlerin bir pazarlık gücünün de olması gerekiyor. Burada tabii Amerika’nın ne dediği önemli. Benim duyduğum ve gördüğüm kadarıyla, Amerika, Şam’a, yani Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçlerin, Kürtlerin demografik olarak yüksek oldukları bölgelere girip, oralarda bir silahsızlandırma operasyonu yapması gibi bir savaş senaryosu istemiyor. Bir siyasi çözüm olacak, bu siyasi çözümde de YPG elinde ne kadar güç bulundurabilecek, göreceğiz. Fakat gelinen noktada, YPG’nin, SDG olarak elindeki büyük topraklardan vazgeçmiş olması… çünkü hatırlatıyorum, bu, Suriye’nin %30’una tekabül ediyordu. Yani Suriye’nin çok büyük bir kısmı SDG güçlerinin elindeydi ve bu SDG güçlerinin önemli bir kısmı da Arap aşiretleriydi. Onların kopması, SDG’nin bu topraklardan çıkması, bana göre bir hezimet değil, beklenen bir gelişme. Onları hayâl kırıklığına uğratan şey, Amerika’nın tavrı oldu. Amerika Kürtlerin yeterince arkasında durmadı. Bu da Kürtlerin makus tarihi diyelim. Zaten hep böyle oldu; Batı’dan aldıkları destekle hiçbir zaman istediklerini elde edemediler. Bunu söyleyenlerin çoğu, Kürtleri sanki çok alternatifleri varmış gibi eleştiriyorlar. Kürtlerin tarihlerine baktığımızda, fazla da bir alternatifleri olmamış, yani bölgedeki güçler “onları kucaklayalım, beraber yaşayalım, size istediğiniz hakları verelim” dememişler. Onlar da mecburen devre devre, taşeron dediğimiz bir konuma gelmişler, Batı’nın istediği şeyleri yapmak zorunda kalmışlar. Bu onların bir çıkmazı. Umarım Türkiye’deki Kürt süreci, bir şekilde bu gerçekleri görür. 

Ben henüz çok kötümser değilim. Çünkü tarihe baktığımızda, Türkiye’nin sınırları dışındaki Kürt açılımlarını, mesela Erbil’de konsolosluk açmasını hatırlayalım. 2008-2009-2010 yıllarında arkadaşımız Aydın Selcen bu işin başındaydı, Türkiye Erbil’de konsolosluk açtı. Niye açtı? Niye Türkiye 2008-2009’da, Erbil’deki Kürt yapısını, Kürt yönetimini tanımazken, tanımaya karar verdi? Kısa cevap, Obama’nın Irak’tan çıkma kararıydı. Kürtler, Amerika’nın kendilerine Irak’ta askeri üsler ve özerklik vermeyeceğini anladılar. Obama’nın “Biz Irak’tan çekiliyoruz, çıkıyoruz” demesiyle Türkiye’nin eli güçlendi. Türkiye eli güçlenince Erbil’e daha rahat yanaşabildi, orada Talabani ve Barzani ile istediği platformda diyalog kurabildi. Üstünlük kazanarak kurdu. Çünkü Kürtlerin arkalarında artık Amerika yoktu. Burada umarım gene böyle bir dinamik olur. Yani Kürtlerin arkasında Amerika’nın olmadığını gören Türkiye’nin, Kürtlerle diyalog konusunda eli rahatlayabilir. Çünkü geçen haftaki programda ifade ettiğim gibi, Türkiye’nin Kürt milliyetçiliğinden daha korktuğu bir şey varsa, o da, arkasında Amerika olan bir Kürt milliyetçiliği. Amerika olmadığında daha rahat yanaşabiliyor. Umarım Türkiye bu olgunluğu gösterebilir ve şu dinamiklerde, Amerika’nın arkalarında olmadığını hisseden Kürtler de belki biraz daha olumlu yaklaşabilirler. Onlar, Türkiye ile diyaloğa zaten olumlu yaklaşıyor ama maksimalist temel hedeflerde bulunmazlar. Mesela, Suriye’de henüz federasyondan bahsetmek, öyle bir yapıya geçmek için erken. Umarım “Türkiye’nin Afrin’den çıkması gerekiyor” demezler. Çünkü gördüğüm kadarıyla, Türkiye’nin Afrin’den çıkmaya pek niyeti yok. Hâlbuki oralar Kürt demografisinin yüksek olduğu yerlerdi ve oralarda etnik operasyonlar yapıldı. Şu anda Türkiye’nin hâkimiyeti olan yerlerde, eskiden daha çok Kürt demografisi vardı. Baktığımızda bu tür şeyleri sorun ederek Türkiye’ye şartlar da getirmemeleri gerekiyor. Umarım şu anki dinamiklerden bir diyalog çıkabilir. 2008-2009-2010’da Obama kazandığında, Amerika Irak’tan çekilme kararı verdiğinde, Türkiye’nin eli güçlenmişti, Şimdi de elinin güçlenmesi Türkiye’yi rahatlatabilir.

Ruşen Çakır: Ömer biraz Grönland’ı konuşalım diyeceğim ama şimdi bir Davos Zirvesi var ve Davos’ta Batılı liderler sırayla Trump’a verip veriştiriyorlar. Macron’un havalı güneş gözlükleriyle konuşmasını görmüşsündür. Bu arada Trump sosyal medya hesabından, Macron‘un kendisine yolladığı bir mesajın ekran görüntüsünü paylaştı. Artık iş çığırından çıkmış gibi. Grönland’ı daha önce seninle konuşmuştuk. Trump vazgeçmeyecek gibi gözüküyor. Ne dersin? Ne olacak burası? Hakikaten Grönland’ın üstüne mi oturacak?

Ömer Taşpınar: Trump’ın nasıl bir tarihe geçme, miras yaratma projesi olduğuna bakmak lazım. Trump Amerika tarihinde nasıl hatırlanmak istiyor? Amerika tarihinde, Amerika’nın topraklarını büyüten önemli başkanlar var. Trump onlardan biri olarak hatırlanmak istiyor. Yani Grönland’ı Amerika’ya kazandırmış başkan olarak hatırlanmak istiyor. Bu, bir bakıma, Trump’ın o narsist megaloman yapısının bir parçası. Trump, Danimarka Krallığı’na bağlı bir toprak olan Grönland’ı uzun süredir gözüne kestirdi. “Ben emlakçıyım. Burası çok önemli bir emlak parçası” diyemeyeceği için, “Bunu almazsak, Rusya ve Çin buraya çıkarma yapabilir. Grönland sonuçta Kuzey Kutbu’nda, Arktik’te hem değerli madenlere sahip hem jeostratejik olarak çok önemli hem Rusya ve Çin gemilerinin sürekli dolaştığı bir yer. Burayı daha iyi korumak için bizim almamız gerekiyor” argümanıyla ortaya çıkıyor. Bu argüman, Trump’ın yaptığı bir sürü argüman gibi, Venezuela’da gördüğümüz argümanları gibi ayakta durmayan bir argüman. Çünkü zaten 1951 yılında yapılmış bir anlaşmaya göre, NATO çerçevesinde, Amerika istediği zaman Grönland’da askeri üs kurabiliyor. Danimarka da bir NATO üyesi. Orada Amerikan ve NATO üslerinin kurulmasına izin veren bir anlaşma var. Amerika yarın “Ben Grönland’a 6 tane çok önemli askerî üs kuracağım” dese, buna Danimarka’nın veya Grönland yönetiminin karşı çıkma gibi bir niyeti yok. Onların karşı çıktığı, ilhak edilmesi. “Burası Amerikan toprağıdır, ben bütün adaya Amerikan bayrağı dikiyorum” denmesi. 

Avrupa’nın önünde artık bir dönüm noktası var. Trump yönetiminin 1. yılını bitiriyoruz. Avrupa, yaklaşık 1 yıldan beri Trump’ı idare etmeye çalıştı. Dediler ki: “Bir şekilde gümrük vergileri konusunda pazarlık yapalım, Trump’ın suyuna gidelim. Trump’la tersleşmek için çok kötü bir konjonktürdeyiz. Çünkü Trump’a, Amerika’ya muhtaç durumdayız. Çünkü Rusya, Ukrayna’da bir askerî zafer kazanma peşinde ve bu askerî zaferi engelleyen en önemli unsur, Amerika’nın Ukrayna’ya verdiği askerî destek. Amerika’yla biz şu anda NATO’yu paralize edecek bir kavgaya girersek veya Amerika-Avrupa ilişkileri bozulursa, bizim korkumuz, Trump’ın Putin’le bir anlaşmaya varması ve Ukrayna’yı bir şekilde satması olabilir.” Böyle bir korku da vardı. Avrupa liderleri şu saate kadar Trump’ın suyuna gitmeye çalıştılar. Buna Kanada ve Meksika da dâhil; onlar da belirli bir korku içinde hareket ettiler. Çünkü Trump’ın elindeki askerî güç belli. 

Fakat görebildiğim kadarıyla, son günlerde Avrupa’da ve Kanada’da da çok ciddi bir tartışma var artık. Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos’ta yaptığı tarihi konuşmayı herkesin okumasını tavsiye ederim. Medyascope da bunu tercüme edip sitesine koysun. Kanada lideri, Amerika’nın nasıl artık güvenilmez bir ülke olduğunu ve II. Dünya Savaşı sonrası kurulmuş düzenin çöktüğünü çok net bir şekilde anlatan bir konuşma yaptı ve bu konuşma ayakta alkışlandı. Arkasından tabii Macron’un çıkışları var. Macron da Avrupa cephesinde, “Yeter artık, biz de ekonomik gücümüz olduğunu göstermeliyiz” söylemine sahip. “Avrupa’nın, Amerika’nın karşısında duracak bir askerî gücü yok, ama Amerika’nın ekonomisini acıtacak, Amerika’nın ekonomisine belirli zararlar verebilecek bir finansal ekonomik gücü var. Bunu kullanmamız gerekiyor. Bunu kullanmamızın önündeki en önemli engel, siyasi irade ve birlikte hareket edemememiz. Avrupa’da birlik olma, beraber hareket etme zamanı” diyor. 

Burada şunun altını çizmek gerek: Amerikan ekonomisi, 330 milyonluk, kendi yağıyla kavrulabilen bir ekonomi. Kime göre? Avrupa’ya göre. Amerika o kadar büyük bir pazar ki, Amerikan şirketleri Avrupa’ya giremediklerinde belirli zararlar ederler. Ama Amerika pazarı, birçok Amerikan şirketinin zaten ana pazarı ve Amerika’nın dünyayla ticareti her ne kadar yüksek olsa da, Avrupa’nınki kadar ihracata bağlı bir ekonomisi yok. O nedenle Amerika, bir ticari savaştan, Avrupa’nın çıkacağından daha az zararla çıkabilir. Evet, Avrupa belirli açılardan Amerika’yı zorlayabilir, ticaret oranı o kadar düşük değil. Ama nihayetinde Trump misilleme yaparsa, ki Trump, Macron’un çıkışına “Ben onun şaraplarına ve şampanyalarına %200 gümrük vergisi koyayım da görsün gününü” diye cevap vermiş. Tartışma bu seviyede gidiyor. 

Ruşen Çakır: Ömer dayanamayacağım ve soracağım; senin Charles de Gaulle yaşasaydı ve şu anda Macron’un yerinde olsaydı Trump’a ne derdi, Trump’ı muhatap alır mıydı? 

Ömer Taşpınar: Evet, seyirci kitlemiz genç olduğu için Charles de Gaulle kimdir bilmiyor bile olabilirler, bir hatırlatmak lazım. Charles de Gaulle, Fransa’yı NATO Askerî Konseyi’nden çıkaran liderdi. Charles de Gaulle, Fransa’nın Amerika’dan bağımsız olmasını isteyen, tam bağımsız Fransa diyen, atom bombasını Fransa’ya getiren, atom bombasını yaptıran zihniyetin arkasındaydı. Fransa stratejik kültürü bir Gaullist kültür. Biliyorsun, 1957’de Süveyş Savaşı’ndan sonra, Amerika’yla İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır Süveyş Kanal’ını işgal ediyorlar. Eisenhower da hem Fransa hem İngiltere hem İsrail’e. “Siz ne yapıyorsunuz” diye ceza veriyor. O dönemler Eisenhower farklı bir Amerika’yı temsil ediyor ve bu kolonyalist İngiltere, Fransa ve İsrail’e, Mısır’da yaptıkları için siyasi ve ekonomik cezalar, yaptırımlar uyguluyor. Fransa’nın buradan aldığı ders, ‘’hiçbir zaman Amerika’ya güvenmemek lazım, Amerika’yla çatışabiliriz’’ dersi. Zaten Gaullizm’in temelinde de “Amerika’ya bağlı olmamamız gerekiyor” fikri var. İngiltere’nin 1957’deki Süveyş Savaşı’ndan aldığı ders ise “Hiçbir zaman Amerika’yla çatışmamalıyız, Amerika’yla hep beraber hareket etmeliyiz, aksi takdirde çok zarar görürüz” oldu. 1960’tan itibaren bu Gaullist stratejik düşünce, Fransa’yı hem bir nükleer güç haline getiriyor hem de Amerika’nın NATO askerî şemsiyesinden çekiyor, kendi nükleer şemsiyesini kuruyor. Charles De Gaulle, Amerika’yı, Adenauer’ı yanına almaya ve bağımsız bir Avrupa yaratmaya çalışıyor, “Bağımsız bir Avrupa ordusu kurmalıyız” diyor. Biraz abartılı olacak ama bağımsız olmaya çalışan, “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibi genel prensiplerden hareket eden kabul görmüş bir Atatürkçü dış politika, resmi olarak Türkiye’de ne kadar hâkimse -ki bu artık tartışılır bir mesele haline geldi-, Fransa’da Gaullist dış politika o kadar hâkimdir. Bir Fransız politikacının “Ben Gaullist değilim, ben Amerika’nın suyuna gideceğim” demesi çok zordur. Fransızlarda her zaman için bir Gaullist damar vardır. Buna bugün “stratejik bağımsızlık” diyorlar. Bu stratejik bağımsızlık da ancak stratejik kapasiteyle gelir. Kapasiten varsa bağımsız olabilirsin. Macron, Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde duracak bir askerî yapısı olmasını istiyor. 

Senin soruna geleyim: Charles de Gaulle bugün hayatta olsaydı, muhtemelen Amerika’yla ciddi bir şekilde çatışırdı. Belki de Grönland’a Fransız donanmasını yollardı ve “Karşınızda bizi bulacaksınız” derdi. Bir şekilde blöfe blöfle karşılık verirdi, yani blöf yapmaya çalışırdı. “Bizim de nükleer bir güç olduğumuzu unutmayın” diyerek çıkışlarda bulunabilirdi. Ekonomik olarak kesinlikle Amerika’ya bir misilleme yapmaya çalışırdı. Biraz önce ticaretten bahsediyordum; ticari olarak Avrupa’nın bir gücü var ama Avrupa’nın gücünün olduğu asıl yer finans piyasaları. Amerika borçla dönen bir yer. Amerika’nın dünya kadar borcu var. Dünyada farklı farklı ülkelerin elinde yaklaşık 10 trilyon dolar Amerikan bonosu var. Amerika borçlanarak, bu hazine bonolarını satarak ekonomisini çeviriyor. Bu hazine bonolarının %30’u kimin elinde biliyor musun? Bu 10 trilyon doların yaklaşık 3,5 trilyonu Avrupa Birliği’nin elinde. Çin’in, Japonya’nın elinde değil. Çok daha yüksek bir oranda Avrupa’nın elinde Amerikan hazine bonosu var. Avrupa beraber hareket edip “Bu hazine bonolarının önemli bir kısmını satmaya karar veriyoruz. Çünkü Amerika’nın ekonomisine bir zarar vereceğiz” dese, bunları satmaya karar verse ne olur? Amerika’da faiz oranları birden fırlar, Trump’ın bu yıl seçimi kazanması daha da zorlaşır. Amerikan ekonomisinde faizlerin artması, birdenbire burada ekonomiyi buhrana sokar. Çünkü Trump’ın istediği şey zaten faizleri düşürebilmek. Ama Amerikan bonolarını satmaya başlayan bir Avrupa, aslında Amerika’ya da çok ciddi bir zarar verebilir.  Eğer bugün yaşasaydı, Charles De Gaulle bunları yapabilir, bunları çok daha ciddi masaya getirirdi. Belki de Grönland’a “Ben Grönland’ı silahlandıracağım. Biz Fransa, İngiltere, Almanya, Avrupa olarak, Grönland’a askerî yatırımlar yapmaya karar verdik. Biz bunları yapıyoruz. Amerika, senin yapmana gerek yok” derdi. Bir projeyle çıkardı. Amerikan Senatosuna, belki oradaki Demokratlara, onların dış politikasını güçlendirecek çok daha ciddi mesajlar verirdi. Çünkü Amerikan halkının %70’i Grönland’ı istemiyor, “Ne işimiz var Grönland’da? Ne yapalım, niye gidelim oraya?” diyorlar. Venezuela’yı anlıyorlar, Venezuela arka bahçeleri, petrol vardı, belki de uyuşturucu giriyordu, göçmen geliyordu. Grönland’dan Amerika’ya göçmen mi, uyuşturucu mu geliyor? Grönland’ın âciliyeti ne? Niye biz Grönland’a gidiyoruz? Bütünüyle Trump’ın megalomanlığı, narsisizm ve kaprisleri üzerinden giden bir hikâye bu. Bu hikâye nedeniyle NATO çökmek üzere. NATO çökerse ne olur, bundan kim kârlı çıkar? Putin kârlı çıkar. Putin yarın bir gün NATO’nun bu kadar ciddi bir kriz içinde olduğunu görüp Ukrayna’ya çok daha riskli bir şekilde, nükleer güç olduğunu hatırlatacak şekilde bir müdahalede bulunsa, ki şu anda bunu konuştuğumuz dakikalarda Kiev donuyor, Kiev’de artık elektrik, gaz sorunu var ve Kiev’in iyice zor bir döneme girdiği bir ortamda bu tartışmalar yaşanıyor. Putin ve Şi Cinping, bu olanlara gülerek, memnuniyetle bakıyorlar, seyrediyorlar. Herhalde De Gaulle bunları hatırlatırdı ve daha ciddi bir stratejik liderlik göstermeye çalışırdı. Macron kendi çapında bunları yapmaya çalışıyor, ama buraya İngiltere’yi ve Almanya’yı da eklemek lazım. Maalesef, İtalya zaten Meloni yönetimi altında Trump’ın suyuna gidiyor. Meloni zaten bunlara hiç karışmak istemiyor. 

Son olarak da şunu söyleyeyim: Avrupa’da ilginç bir gelişme var. Irkçı, aşırı sağ partiler Trump’ı eleştirmeye başladılar. Fransa’da Marine Le Pen, Almanya’da AfD, hatta İngiltere’deki aşırı sağ partiler bile, ‘’Trump’ın bu yaptığı kabul edilemez” diyorlar, ki o Trump, onlara çok destek veren Trump. Avrupa aşırı sağı, onları seven, kucaklayan Trump’a, Amerika’ya karşı Avrupa’nın egemenlik güçlerini savunan bir söylem içindeler. Çünkü temelde milliyetçi bir tabanları var ve o Avrupa milliyetçiliği yavaş yavaş Amerikan milliyetçiliği ile çatışmaya başlıyor. Tabii muhalefetteyken bunları söylemek çok daha kolay. Marine Le Pen, Nigel Farage veya AfD iktidarda olsaydı, onlar da Trump’ın suyuna gitmeye çalışabilirlerdi. Çünkü ekonomik bir savaş o ülkeleri batırabilir. Çok tehlikeli bir döneme girdik Ruşen. Geçen hafta İran konusunun daha önemli olduğunu düşünüyordum. İran’da bir şey olmadı ama bu hafta, ‘’Grönland mı, İran mı?’’ diye sorulsa, artık İran’ı konuşmaz hale geldik. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, haftadan haftaya her şey değişiyor.

Ruşen Çakır: Evet, Trump, hiç bilmediğimiz bir yeri de çıkarabilir. Davos’ta, orada ülkesini temsil eden birisine dönüp bir problem yaratabilir. Hatta geçen gün, Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında, Somali doğumlu Demokrat Parti vekilini eleştirip hilekâr dedi. Somali için de bir şey söyledi, değil mi? 

Ömer Taşpınar: Evet. Somali için “Böyle bir devlet var mı emin değilim. Bunlar zaten pislik devletler, bunlar bizim ülkemize gelip işgal ediyorlar. Bu parazitler geldikleri yerlere gitsinler” dedi. Trump faşist bir dil kullanıyor ve en acı tarafı, insanlar bunu kanıksadı. Trajik olmasaydı komik olurdu, ama komik değil. Adamın kullandığı dil, II. Dünya Savaşı’nda totaliter, faşizan ülkelerin kullandığı dile benziyor ve karşısında da ciddi bir direnç göremiyor. Trump’ın ikinci dönemi maalesef kâbus gibi. Cumhuriyetçi Parti içinde hiçbir şekilde kendisini dengeleyecek unsurlar kalmadı. Amerikan Kongresi etkinlik gösteremiyor. Yargı aslında bir an evvel bir karar vermeli. Mesela Anayasa Mahkemesi, Yüksek Mahkeme, bu gümrük vergilerinin yasal olup olmadığını konusunda karar verecek. Artık Amerika’da liberal demokrasiden, hukuk devletinden bahsetmek zorlaşıyor. Öyle bir yere geldik ki, basın üzerinde bile ciddi baskılar kurmaya çalışıyorlar. Mesela, FBI, Washington Post‘ta görev yapan bir gazetecinin evine baskın yaparak arama yaptı. ABD’de bir gazetecinin evinin aranması, basın özgürlüğü açısından olağan dışı ve nadir bir adım olarak değerlendiriliyor. Türkiye’de alışkın olduğumuz bu tür şeyler, Amerika’da da olmaya başlıyor. Normalde bu adam üçüncü kez seçilememeli, ama seçilip seçilemeyeceği konusunda sorular var. Mesela Merkez Bankası Başkanı’nı kovmaya çalışıyor. Dediğim gibi, trajik olmasaydı komik olurdu bunlar. Hem Amerika içinde hem dünya genelinde çok zor bir dönemden geçiyoruz. Trump bugün Davos’ta bir konuşma yapacak, herkes onu bekliyor. Davos’ta olduğu için sözde ekonomiden bahsedecek ama herkes tabii ki Grönland konusunda ne söyleyeceğini merak ediyor. Dün Beyaz Saray’da 1,5 saat süren bir basın toplantısı yaptı ve kendisine daha çok Grönland’la ilgili sorular soruldu. ‘’Grönland’ı her yöntemle almayı düşünüyor musunuz, askeri yöntem de var mı bunların içinde?’’ diye sorulduğunda, bir kelimeyle “You will find out’’ (Göreceksiniz) diye cevap verdi ve başka hiçbir şey söylemedi. Arkasından da bir sürü soru gelince, “NATO’daki ortaklarımızla bu konuyu konuşacağız, emin olun ki meseleyi iyi bir yere getireceğim” diyerek kapattı. Herkes şu anda Trump’ın Davos’ta ne söyleyeceğini bekliyor.

Ruşen Çakır: Allah sorumuzu hayır etsin Ömer, çok teşekkürler. Bu hafta da Transatlantik’i böyle noktalıyoruz, haftaya tekrar buluşmak üzere. İzleyicilerimize de çok teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.