Ruşen Çakır, ABD’nin Suriye’de SDG’ye desteğini çekmesini değerlendirdi. Çakır, Washington’un tercihini Şam yönetiminden yana kullandığını belirterek “‘Amerikalılar Kürtleri sattı’ yorumları şaşırtıcı değil, yanlış da değil” dedi. Kürtlerin tarih boyunca dış güçlere yaslanarak yalnız bırakıldığını hatırlatan Çakır, Selahattin Demirtaş’ın “Krala yaslanmayın düşersiniz” sözünün bugün de geçerli olduğunu vurguladı.
Ruşen Çakır, Suriye’de SDG’nin kaybının ABD’nin tercihiyle doğrudan alakalı olduğunu söyledi. Çakır, “Son ana kadar ABD’nin ne yapacağı belli değildi, Washington belli bir aşamadan itibaren tercihini Ahmed eş-Şara’dan yana yaptı ve son anda bunu net gösterdi” dedi. Yapılan yorumların “Amerikalılar Kürtleri sattı” şeklinde olmasının şaşırtıcı olmadığını vurgulayan Çakır, ABD’nin IŞİD’e karşı Kürtleri müttefik olarak aldığını hatırlattı.
Çakır, “ABD, YPG’nin PKK ile ilişkisini biliyordu ama başka seçeneği de yoktu” diyerek Washington’un o dönemki durumunu açıkladı. YPG’nin bu işbirliğini fırsat olarak gördüğünü ve Suriye’nin önemli bir kesimini denetlemeye başladığını anlattı.

ABD’nin Esad sonrası süreçte stratejisini değiştirme kararında Türkiye’nin rolünün çok önemli olduğunu belirten Çakır, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın gibi üst düzey isimlerin uzun süredir bu yönde çalışma yürüttüğünü söyledi. Çakır, “Sonuçta istediklerini elde ettiler, Trump yönetimi de bu yönde tercih kullandı” dedi. Şivan Perver’in sosyal medyada ağlayarak “Amerika bizi sattı” demesine değinen Çakır, durumun şaşırtıcı olmadığını vurguladı.
Çakır, “ABD Kürtlerle yola devam edebilir, Şam’a taviz verdirtebilirdi ama yapmadı” diyerek Washington’un tercihini açıkça ortaya koydu. Trump’ın böyle bir minnet duygusunun olmadığını belirten Çakır, “Bunlar bizim için savaştılar gibi bir duygusu yok” dedi.
IŞİD bitti, ABD desteği çekildi
Çakır, işbirliğinin ABD kasasından döndüğünü ve IŞİD’in büyük ölçüde bitmiş göründüğünü belirtti. Trump’ın “buraya bu kadar para harcamanın gereği var mı” düşüncesinde olduğunu söyleyen Çakır, bu durumun Kürtlerin başına ilk defa gelmediğini vurguladı.

Kürtler tarihin tekrarını yaşıyor
Çakır, “Stalin tarafından desteği çekilen Mahabad Cumhuriyeti İngilizler ve Amerikalılar tarafından Saddam’a karşı kullanılan sonra terk edilen Irak Kürtleri hep böyle yaşadı” diyerek geçmişteki örnekleri sıraladı. Demirtaş’ın “Krala yaslanmayın düşersiniz” sözünün bugün de geçerli olduğunu vurgulayan Çakır, Kürtlerin kendi güçleriyle ayakta durmak zorunda olduğunu söyledi. Çakır, “Kürtler ne kadar kendi güçleriyle ayakta durabilirlerse o kadar güçlüdürler, dışarıya yaslanmak her zaman acı veren bir şey oldu” dedi.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Suriye’de SDG’nin kaybı tabii ki esas olarak Amerika Birleşik Devletleri’nin tercihiyle alakalı. Son ana kadar ABD’nin ne yapacağı belli değildi. Ama ABD, Washington belli ki belli bir aşamadan itibaren tercihini Şam yönetiminden, yani Ahmed eş-Şara’dan yana yapmış ve son anda bunu net bir şekilde gösterdiler. Ve o andan itibaren de yapılan yorumların hemen hemen hepsi “Amerikalılar Kürtleri sattı, satışa getirdi ya da kullanıp kullanıp attı” şeklinde yorumlar yapılıyor ki hiç de şaşırtıcı değil. Yanlış da değil. Çünkü biliyoruz, Amerika Birleşik Devletleri IŞİD’e karşı Kürtleri kendine müttefik olarak aldı. O dönem YPG’nin — sonra SDG’ye dönüştü biliyorsunuz, daha bir cephe haline dönüştü — YPG’nin ve PYD’nin PKK ile ilişkisini biliyordu. Fakat Suriye İç Savaşı sırasında güçlenen IŞİD’i durdurabilmek için kendine başka bir müttefik göremedi. Kürtler de, o dönem YPG bu konjonktürü bir fırsat olarak gördü ve bu iş birliğine girdi. Ve bu iş birliği sonucunda YPG dönüştü; ülkenin önemli bir kesimini denetlemeye başladı ve oralarda yaşayan Arap aşiretlerini de yanına çekmeyi başardı.
Neden yanına çekti? Hem esas olarak Batı desteği yanında olduğu için onunla iş yapmayı, onunla birlikte hareket etmeyi doğru yol olarak gördü Arap aşiretleri. Böylece hem Şam’la aralarına mesafe koymuş oldular hem de Şam’la mücadele eden radikal İslamcı gruplarla. Ve bu bir yere kadar geldi ve belli ki bir aşamadan sonra Esad yıkıldıktan sonra artık bunun böyle sürmemesi gerektiğine Amerika Birleşik Devletleri karar verdi. Bu kararda tabii ki Türkiye’nin rolü çok önemli. Bizzat Erdoğan’ın ve aynı zamanda Hakan Fidan, İbrahim Kalın gibi devletin üst düzey isimlerinin bu konuda uzun zamandır bir çalışma yürüttükleri anlaşılıyor ve sonuçta istediklerini elde ettiler.
Dün gördüm sosyal medyada Şivan Perwer’i, Türkiyeli bir Kürt sanatçı. Kendisine hatta bir yayını da ithaf ettim yakınlarda. Gerçekten muazzam bir sanatçı. Tanışıklığımız da var, samimiyetimiz de var. Onun bir videosunu gördüm. Ağlamaklı diyeceğim ama doğrudan ağlayarak “Amerika bizi sattı.” diyor. Evet öyle. Ama bunda şaşacak ne var? Yani şöyle söyleyeyim; satmayabilirdi, Kürtlerle yola devam etmek isteyebilirdi. Bu anlamda Şam’ı birtakım tavizler vermeye zorlayabilirdi. Eğer zorlasaydı büyük ihtimalle Şara yönetimi bunu kabul etmek zorunda kalacaktı. Ama bu arada Türkiye ile sorunlar olacaktı. Bütün bunları yapabilirdi ama yapmadı. Trump öyle yapmadı. Trump’ın böyle bir minnet duygusu vesaire yok. “Bunlar bizim için savaştılar” gibi bir duygusu yok. Bir diğer husus da bu iş birliği Amerikan kasasından dönüyor ve IŞİD de büyük ölçüde bitmiş gibi gözüküyor. Dolayısıyla ‘‘buraya bu kadar para harcamanın ne gereği var?’’ düşüncesinin Trump’ta hâkim olduğunu söyleyebiliriz.
Bu Kürtlerin başına ilk defa gelen bir şey değil. Dünkü yayında araştırmacı yazar Ümit Fırat’la bunu çok konuştuk. Uzun boylu konuştuk. Daha yıllar önce Stalin tarafından desteği çekilip yıkılan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, ki herhalde yakın tarihteki tek Kürt devleti, bir yıl bile sürmemiş bir devlettir. Ondan bu yana defalarca Irak’ta, İran’da Kürt gruplar çok şeyler yapmaya çalıştılar ve dönem dönem destek aldılar; ama konjonktür değişince destekler gitti, uçtu gitti. Bunun tek istisnası Irak’ta Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Saddam devrildikten sonra kurulmasını Amerika’nın sağlamasıdır. O bir durdu. Onun dışında şu ana kadar Kürtler bir şekilde destek verdikleri ya da destek aldıkları kişiler tarafından sürekli yarı yolda bırakılıyorlar. Şunu tabii ki söylemek mümkün, çok kişi bunu yaptı, baştan itibaren bunu söylüyorlardı; ‘‘Suriye’de tamam SDG var ama Amerika sayesinde var, onunla ilişkisini koparsın.’’ Ama şunu da biliyoruz ki Kürtlerin yaşadığı en az nüfusun olduğu yer Suriye. Kürtlerin kendi başına bir güç oluşturabilmeleri çok mümkün değil. Keza İran’da, Irak’ta ve hatta Türkiye’de de – ki Türkiye en çok Kürt nüfusunun olduğu yer – Kürtler azınlıkta oldukları için birçok şeye ulaşamıyorlar.
Ve dolayısıyla özellikle tarihe baktığımız zaman birçok ülke buradaki Kürt rahatsızlığını kendi lehlerine kullanmak istiyor. PKK’nın tarihinde değişik ülkelerin, Türkiye ile sorunu olan ya da Türkiye’nin istikrara kavuşmasını istemeyen değişik ülkelerin desteğine sahip olduğunu biliyoruz. Mesela Suriye, mesela Yunanistan. Ama bunun dışında birçok kez İran, belki İsrail vesaire ve bunlar aslında bilinen hususlar. İran ve Irak’taki hareketler için de keza böyle. Çünkü kendi başlarına o ülkelerde demokratik ülkeler olsalar bile belli bir gücü elde edemiyorlar. Yani demokratik dediğim hür seçimlerin olduğu yerler olsa bile. Çünkü özerklik yok, üniter devlet yapısı var ve ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar ülkede çoğunluk olma imkanları yok. Ve önlerine genellikle dayatılan silah ve silahı da bulmaları ve sürdürebilmeleri için dışarıdan desteğe ihtiyaçları var. Böyle bir kaderi var Kürtlerin. Bu bir şekilde sanki kaçınılmaz gibi yaşanan bir tarih. Tarih böyle yaşandı ve şimdi Suriye’de bir kere daha ortaya çıktı ki başkasının ipiyle o kuyuya inilemiyor.
Bu yayının başlığını da o anlamda seçtim: “Krala yaslanmayın, düşersiniz.” Bu kimin lafı? Selahattin Demirtaş’ın. Daha doğrusu laf onun değil herhalde ama Selahattin Demirtaş’ın 24 Ocak 2015’te attığı bir tweet bu ve hâlâ güncel. Tabii ki Demirtaş’ın orada kastı Türkiye’de Erdoğan’a güvenerek siyaset yapmaya çalışanlardı. Kraldan kastı Erdoğan’dı. Ama bunu pekâlâ bugün Kürtler için Suriye’de söyleyebiliriz, Irak’ta, İran’da ve Türkiye’de söyleyebiliriz. Kürtler ne yapacaklarsa kendi güçleriyle yapacak, bütün halklar gibi. Öyle diyelim. Ve belki kendi aralarındaki bir dayanışmayla bir şeyler yapacaklar. Mesela Kobani direnişi sırasında Amerikan müdahalesiyle Irak’taki peşmergelerin YPG’nin yardımına gelmesi örneğinde olduğu gibi. Bu, garip bir durum çıkartıyor karşımıza. Bir yanıyla mecburlar birçok yerde, bir yanıyla da bu mecburiyetin süresi var ve bu süreye kararı Kürtler vermiyor. Kürtler birden kalakalabiliyorlar.
Şu anda Suriye’de yaşanan böyle bir şey ve bunu Suriye’deki YPG’nin ya da SDG’nin son ana kadar kabullenmek istememesi başlı başına çok ciddi bir soru işaretiydi. Ya son ana kadar birileri “Merak etmeyin” diye onları oyaladı ya da söylenen şeyleri kabul etmek istemediler ya da böyle olsa bile bir şeyler yapabileceklerini düşündüler ama sonunda yapamayacaklarını gördüler. Çünkü ortada çok ciddi bir aritmetik var. Özellikle SDG’nin içerisinde ciddi bir güç oluşturan Arap aşiretlerinin teker teker çekilmesiyle kalakalmış bir hareket var, Kürtler var Suriye’de. Krala yaslandı ve düştü. Bakalım bundan sonra ne olacak? Kendi ayakları üzerinde nasıl bir varlık gösterecek Suriye Kürtleri, hep birlikte göreceğiz.
Bugünün ithafı bir dosta; dün hayatını kaybetti: Ahmet Turan Alkan. 1954 Sivas doğumlu. Yani 72 yaşındaydı. 72 yaşında hayatını kaybetti. Bir süredir yoğun bakımdaydı Ahmet Turan. Kendisiyle galiba 95 seçimlerinde Sivas’ta tanışmıştık ama yazılarını okuyordum. Yazıları Türkiye Günlüğü‘nde, sağcıların çıkarttığı bir dergi diyeyim; adını yanlış söyleyebilirim, orada çıkıyordu. Genellikle ülkücü kökenli kişilerin yazdığı bir yerdi. Ahmet Turan Alkan da ülkücü kökenli birisi. Ankara’da Mülkiye’den mezun olup daha sonra memleketi Sivas’ta gazetecilik yapıyor. Köşe yazarlığı, gazete yöneticiliği yapıyor. Ama bir aşamadan sonra Cumhuriyet Üniversitesi’nde, Sivas’ta öğretim üyeliği yaptı. Ben kendisiyle tanıştığım zaman üniversitedeydi. İlk sohbetimiz çok güzel bir sohbet olmuştu. Çok şey öğrenmiştim. Milliyet gazetesi adına seçim nabzı tutmaya gittiğimde bana Sivas’ın her şeyini anlatmıştı siyasi olarak. O dönem Milli Görüş hareketinin yükselişindeki kadın faktörünü Sivas gözlemleriyle anlatması hiç aklımdan çıkmaz. Özellikle yaşlı kadınların, ev kadını diyelim, yaşlıların Milli Görüş’te, Refah Partisi’nde nasıl seferber olduğunu çok güzel anlatmıştı.
Ondan sonra sürekli bir şekilde bir muhabbetimiz oldu ve sonra İstanbul’a geldi, Sivas’ı bıraktı. Şimdi diyorum ki keşke gelmeseymiş. Hani deniyor ya; kimileri “Anadolu irfanı” der, kimileri de “Yok öyle bir şey” der. Varsa herhalde Ahmet Turan Alkan bunun bir örneğiydi. Hayatta ülkücü kökenli çok insan tanıdım, çok insan tanıdım. Ülkücü kökenli tanıdığım insanların içerisinde beni en çok etkileyen kişi kendisidir. Çok samimi, dürüst ve çok muazzam bir Türkçesi vardı, yazılarını okuyanlar bilir. Ve bir talihsizlik; Zaman gazetesinde yazdı, yani Fethullahçılar ona kapılarını açtılar. Fethullahçıların en büyük özelliği budur; insanları bir şekilde tavlayabiliyorlar. Ahmet Turan Alkan bu nedenle darbe girişiminin ardından diğer dışarıdan konuk yazar Şahin Alpay gibi, Mümtaz’er Türköne gibi onlarla birlikte o da tutuklandı ve iki yıla yakın hapis yattı. Bu cezaevinde bir görüş gününde olsa gerek, eşiyle. Cezaevine girdiği andan itibaren Ahmet Turan Alkan’ın ailesiyle sürekli temasta oldum.
Çıktıktan sonra da kendisiyle bayağı bir sohbetimiz oldu ama buluşamadık bir türlü. Çünkü o Bursa’yı tercih etti, bir dönem İstanbul Üsküdar’daydı. Ve birlikte Galatasaray maçına gidecektik. Ben ona maç ayarlayacaktım. Bir türlü onu da maalesef gerçekleştiremedik. O da benden daha fazla belki Galatasaraylıydı. Ve yazık oldu, yani şundan yazık oldu: Böyle bir değer uyduruk bir nedenle, sırf bir yerde yazdı diye iki sene hapis yattı ve bu onun çok ağırına gitti, onu biliyorum. Çok ağırına gitti; uzun bir süre bunu kabullenmek istemedi ve mahkemelerde de çok dik duruş sergiledi. Fethullahçıları savunmadı, kendini savundu. Ama Türkiye’de mahkemede kendini savunmak yetmiyor. Sonunda çıktı ve çıktıktan sonra da büyük ölçüde inzivayı tercih etti, ortaya çıkmamayı; bu bir kırgınlıktı bence, küskünlüktü. Çünkü bizim ülkemiz böyle bir ülke maalesef, iyiler genellikle cezalandırılıyor ve bu anlamda Ahmet Turan Alkan — gerçek bir entelektüel bu insan Türkiye’de — tahmin ediyorum küskün gitti. Allah rahmet eylesin. Kendisine buradan sevgilerimi, saygılarımı ve Türkiye’ye kattıkları için, Türkiye’ye verdikleri için ve bana da verdikleri için, ufkumu açtığı için çok teşekkür ediyorum. Minnetlerimi dile getirmek istiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








