Ruşen Çakır, Kürtlerin Ortadoğu’daki durumunu Sisifos efsanesine benzetti ve kazanımlarının teker teker geri alındığını söyledi. Suriye’deki son gelişmelerin Türkiye’deki çözüm sürecini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunan Çakır, Abdullah Öcalan’ın demokratik entegrasyon perspektifinin işe yarayabileceğini ancak bunun tek başına yeterli olmadığını vurguladı.
Ruşen Çakır, son videosunda Kürtlerin tarihsel kaderini Yunan mitolojisindeki Sisifos efsanesine benzetti ve Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’yi olumsuz etkileyeceğini söyledi. Diyarbakır’da hafta sonu yapılması beklenen mitinge yasak geldiğini hatırlatan Çakır, Nusaybin’de yaşanan tatsızlıklar gibi provokatif hareketlerin tekrarlanabileceği konusunda herkesin dikkatli olması gerektiğini belirtti.
Çakır, Suriye’de yaşananların Türkiye’deki kutuplaşmanın iki ucunda farklı duygular yarattığını vurguladı. Bir tarafta SDG’nin etkisinin kırılmasından memnun olan kesimde “zafer sarhoşluğu” hakim olurken, diğer tarafta büyük moral bozukluğu, hayal kırıklığı ve öfke yaşayan Kürtler bulunuyor.
Çakır, Suriye’deki gelişmelerin merkezinde Türkiye’nin ve Ankara’nın olduğunu söyledi. “Ankara bu kadar bastırmasaydı Amerika Birleşik Devletleri Kürtleri böyle yarı yolda herhalde bırakmazdı” diyen Çakır, şöyle devam etti: “Ankara’nın o desteği olmasaydı Ahmed eş-Şara da Kürtlere karşı, SDG’ye karşı bu kadar tavizsiz ve sert olmazdı.”
Çakır, Sisifos efsanesinin Kürtlerin durumunu tam olarak yansıttığını belirtti ve bu söylencenin dünya edebiyatında yıllarca işlendiğini hatırlattı. Yunan mitolojisinde Kral Sisifos ömür boyu bir kayayı dağın tepesine taşımaya mahkûm ediliyor ancak kaya her seferinde tepedeyken tekrar aşağı yuvarlanıyor. Çakır, “Kürtlerin öyküsü Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de tam bir şeyler oldu, oluyor derken tekrar sıfırdan başlıyor” dedi.

“Çözüm süreci sıfıra döndü”
Çakır, 2013-2015 arası çözüm sürecini örnek gösterdi ve 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de ortak bir metin okunduğunu hatırlattı. “Tam olay müzakere aşamasına geçiyor denirken bir baktık ki kaya aşağı itildi” diyen Çakır, kimin yüzünden kayanın aşağı indiği tartışmasının hâlâ bitmediğini söyledi. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın o zamandan beri hâlâ hapiste olduğunu vurgulayan Çakır, “15-16 ay önceden itibaren tekrar yukarıya taşınmaya başlandı Türkiye’de. Daha çok var onun yukarıya gitmesine” diye konuştu.
Çakır, şu anda Suriye’de yaşananların kayanın yukarıya taşınamayabileceğini gösterdiğini belirtti, “Maalesef benim gibi iyimser bir insanın bile bunu söylemek zorunda kalması bence acı” diyerek endişelerini dile getirdi.

“Kürtler tarih boyunca bedel ödedi”
Çakır, Kürtlerin kaderinin sadece Türkiye’de böyle olmadığını anlattı. Sovyetler Birliği’nin desteğiyle İran’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin bir yıl bile dolmadan sona erdiğini hatırlattı. “Kürtler birçok yerde mesela Halepçe’de çok büyük bir katliama maruz kaldılar” diyen Çakır, İran ile Irak’ın bir dönem Kürtlere yardım edip sonra kendi aralarında anlaştıklarında birlikte Kürtleri yok ettiğini söyledi.
Çakır, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadelede Kürtlerle iş birliği yaptığını belirtti ve şunları söyledi:
“Ama esas olarak YPG’nin oluşturduğu omurgada çok sayıda kişi hayatını IŞİD’le mücadelede kaybetti. Çok ciddi bedeller ödediler ve bunun karşılığında belli bir yerlere gelebildiler.”
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Kürtler üzerine, Suriye üzerine konuşmaya devam ediyorum. Nereye kadar gidecek bilmiyorum ama şu anda en önemli konumuzun bu olduğu kanısındayım. Tabii Suriye’de yaşananların Türkiye’ye de yansımaları var. Hafta sonu Diyarbakır’da yapılması beklenen mitinge yasak geldi mesela. Bu yaşananların Türkiye’yi ve Türkiye’deki çözüm sürecini etkileyeceği muhakkak ve genellikle de olumsuz etkileme ihtimali yüksek. Bu arada Nusaybin’de yaşandığı gibi birtakım tatsızlıklar, provokatif hareketler olabilir. Herkesin bu konuda çok dikkatli olması lazım. Çünkü Suriye’de yaşananlarda o malum kutuplaşma, Türkiye’deki kutuplaşmanın iki ucunda iki farklı duygu hâkim. Bir taraf muzaffer olduğunu yani zafer kazandığını düşünüyor. Suriye’de SDG’nin etkisinin büyük ölçüde kırılmasından çok memnunlar. Bir zafer sarhoşluğu var. Ve oradan hareketle de Türkiye’de de Kürtlere yönelik, Kürtlerin taleplerine yönelik herhangi bir şeye çok fazla yanaşmayacaklar gibi bir hava var. ‘‘Nasıl olsa zor galip geliyor. Güçlü olan, sayıca fazla olan, elinde daha fazla imkân olan galip geliyor’’ düşüncesiyle Kürtlere zaten var olan yaklaşımlarını çok daha güçlü bir şekilde sürdürmek isteyeceklerdir.
Öte yandan Kürtlerde de tam zıt bir duygu var. Büyük bir moral bozukluğu, haklı bir şekilde hayal kırıklığı var, öfke var ve Suriye’de yaşananların, gelişmelerin merkezinde Türkiye’nin, Ankara’nın olduğu gerçeği işi daha da arttırıyor. Yani şöyle bir olay değil; uzakta bir yerde Türkiye’nin hiç ilgilenmediği bir şekilde Kürtlerin başına bir şey geldi diye bakamıyorlar. Çünkü Kürtlerin Suriye’de başına gelenlerin birinci derecede öznelerinden birisinin Ankara olduğunu çok iyi biliyorlar. Zaten kimse de bunu gizlemiyor. Ankara bu kadar bastırmasaydı Amerika Birleşik Devletleri Kürtleri böyle yarı yolda herhalde bırakmazdı. Ve Ankara’nın o desteği olmasaydı Ahmed eş-Şara da Kürtlere karşı, SDG’ye karşı bu kadar tavizsiz ve sert olmazdı. Böyle bir ortamdan geçiyoruz.
Şimdi başlığa gelelim. Sisifos, biliyorsunuzdur. Tekrar söyleyelim. Bir efsane bu. Bu efsanede Yunan mitolojisinde Kral Sisifos ömür boyu bir taşı, kayayı bir dağın tepesine taşımaya mahkûm ediliyor ve her sefer tam gelmişken kaya dağın tepesine tekrar aşağı düşüyor ve tekrar aşağıdan bunu yukarıya çıkartmaya çalışıyor. Bu söylence edebiyatta, dünya edebiyatında yıllarca çok ciddi bir şekilde işlenmiş bir olay ve siyasette de dünyanın değişik zamanlarında değişik ülkelerde buna gönderme yapılmıştır. Ama burada Türkiye’de, daha doğrusu Orta Doğu’da Kürtler için bu çağda tam bu efsaneyi birebir benzetebiliriz. Çünkü Kürtlerin öyküsü Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de tam bir şeyler oldu oluyor derken tekrar sıfırdan başladık. Hatta eksiden başladık. Yani ilk başlanan yerin bile gerisine dönüldü. Çok ciddi bir şekilde kan aktı. Şu oldu, bu oldu. O zamandan beri mesela Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ hâlâ hapiste. Mesela ne umutlarla başlamıştı, ne büyük beklentiler olmuştu. Yani kaya yukarıya kadar taşınıyor gibiydi. 28 Şubat’ta Dolmabahçe’de ortak bir şey okundu. Tam olay müzakere aşamasına geçiyor denirken bir baktık ki kaya aşağı itildi.
‘‘Kim itti? Kimin yüzünden kaya aşağı indi?’’ tartışması hâlâ bitmiş değil. Herkes karşı tarafı suçluyor. Ama biliyoruz ki o kaya yıllardır aşağıdaydı ve bir 15-16 ay önceden itibaren tekrar yukarıya taşınmaya başlandı Türkiye’de. Daha çok var onun yukarıya gitmesine. Ama şu anda Suriye’de yaşananlar bize gösteriyor ki pekâlâ yine bu kaya yukarıya taşınamayabilir. Maalesef benim gibi iyimser bir insanın bile bunu söylemek zorunda kalması bence acı. Kürtlerin kaderi sadece Türkiye’de böyle değil. Mesela vakti zamanında Sovyetler Birliği’nin desteğiyle İran’da kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, belki de çağımızdaki ilk Kürt devleti bir yıl bile dolmadan Sovyetler desteğini diğer emperyal güçlerle yaptığı pazarlık gereği çekince ömrünü doldurmuştu. Kürtler birçok yerde mesela Halepçe’de çok büyük bir katliama maruz kaldılar. Bir dönem İran Kürtlerine Irak, Irak Kürtlerine İran yardım etti; ama sonra kendi aralarında anlaştıkları zaman da hep birlikte Kürtleri yok ettiler.
Ve son Suriye örneğine bakıyoruz. Batı, özellikle ABD, IŞİD’e karşı mücadelede Kürtlerle iş birliği yaptı. Çok sayıda Kürt, Kürt olmayanlar da var muhakkak ama esas olarak YPG’nin oluşturduğu omurgada çok sayıda kişi hayatını IŞİD’le mücadelede kaybetti. Çok ciddi bedeller ödediler ve bunun karşılığında belli bir yerlere gelebildiler. Tabii ki bu Batı’yla kurdukları ilişki sayesinde olabildi ama sonra işler değişti. Esad rejimi devrildi. Batı tercihini değiştirdi ve Suriye’de o kaya tekrar aşağı indi. Yani Ocak başında SDG eli çok güçlü bir şekilde masaya oturmuştu. Masada bir şeyleri elde etmek üzereyken masa dağıtıldı Şam hükümeti tarafından, toplantı yarıda kesildi içeri giren birisiyle beraber. Bu artık biliniyor. Ve ondan sonra Halep’te yaşananlar, daha sonra Fırat’ın batısında yaşananlar bize bir şey gösterdi. O da o kayanın artık daha fazla yukarıya gitmesine ABD’nin de razı olmadığını gösterdi.
Neden oldu, bilmem. Bu tartışmaların hepsi bir kenara ama böyle acı bir kader var. Bu kaderin birçok nedeni var. Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Bu durumdan suçlanacak olan, eleştirilecek olan yapı kesinlikle Kürtler değil. Onların muhakkak çok hataları var, yanlışları var, hesap hataları var. Değişik yerlerde Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de tarihin değişik anlarında yapılmış büyük hatalar görüyoruz. Ama esas sorumlunun burada o ülkelerde çoğunluğu oluşturan güçler ve onların devlet yapılanmaları olduğunu ve onlara destek veren dış güçler olduğunu kabul etmek lazım. Kürtler çok bedel ödediler bir şeyler elde edebilmek için. Hep bir şeyler alır gibi olup sonra bir şekilde sayıca az olmaları, esas olarak neden bu tabii ki, sayıca az olmaları nedeniyle insanların birçoklarının ilk feda edebileceği topluluk gibi duruyor. Bunun bir yerde değişebilmesi gerekiyor. Dünya öyle bir dünya değil maalesef. Yani o kayanın dağın tepesine taşınmasını mümkün kılan bir bölgede ve dünyada değiliz. Bu nedenle, olabildiğince zararın azını en azından sağlamak diyelim ya da elde edebileceği ne kadar fazla şey varsa onu almaya çalışmak gibi bir şeyleri olabilir.
Bu anlamda Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği demokratik entegrasyon perspektifi pekâlâ işe yarayabilir bir perspektif. Ama unutmayalım ki Kürdün demokratik entegrasyon istemesi tek başına yeterli değil. O ülkedeki diğer unsurların, özellikle çoğunluğu oluşturan unsurların bunu istemesi… Entegrasyonu istiyorlar tabii ki. Yani Kürtler devlete tabi olsun, bağlı olsun istiyorlar ama demokrasiyi istemiyorlar. Suriye’de de öyle, Türkiye’de de öyle, İran’da da öyle. Demokrasi yok ama entegrasyon tabii ki. Onu nasıl kırabileceğiz, nasıl kırılabilir? Gerçekten en zor soru bu. Ama her şeyden önce soğukkanlı olmak gerekiyor. Onu özellikle vurgulamak lazım. Soğukkanlı olmak gerekiyor. Acelecilik yapmamak gerekiyor. Temkinli olmak gerekiyor. Ve tabii ki her zaman için, kendi şahsıma da bunu söylüyorum, her zaman için mazlumun yanında olmak gerekiyor. Yani şu anda ve hep öyle olan bu yüzyılın en mazlum halklarından birisi. Yani dünyanın başka yerlerinde de illaki vardır çok çile çeken halklar. Ama Kürtlerin durumu bambaşka bir olay. Dört ülkeye dağılmış ve dördünde de, işte Irak’ta bir anlamda bir federasyon var; onun dışında hepsinde kendilerine verilenle yetinmeye zorlanan bir halk olarak karşımızda duruyorlar bu yüzyılın mazlumu olarak. Yıllar önce yazılmış bir kitap vardı: ‘‘Devletsiz Halk’’ diye, bu aynen böyle sürüyor. Anladığım kadarıyla bir devlet olmayacak. Özellikle Abdullah Öcalan’ın devlet fikrini reddetmiş olmasını bu anlamda çok önemsemek lazım. Ama var olan devletleri kendi devletleri gibi benimseyebilmelerinin imkânını o devleti kontrol eden güçler Kürtlere tanımıyorlar. Acı ama gerçek. Bunu değiştirmek çok kolay olmayacağa benziyor. Hele Trump’ın ve Putin’in ve diğerlerinin hâkim olduğu bu dünyada.
Neyse, bugünün ithafı… Bu konularda öteden beri İslami kesimde çok ciddi bir duruş sergilemiş olan Ali Bulaç’a. Dün kendisiyle Ahmet Turan Alkan’ın cenazesinde karşılaştık. Geçenlerde telefonla konuşmuştuk. Ali Bulaç benim gazetecilikte İslamcılık çalışmaya başladığım 1985 yılında ilk tanıdığım İslamcılardan birisidir. Yani belki birinci bile olabilir. Çok konuştuk, çok tartıştık. Kitaplarını okudum. O dönem Ali Bulaç’ın kitapları çok popülerdi. Bir de Kur’an-ı Kerim meali, Ali Bulaç’ın mealini ben tercih etmiştim. Başka mealler de var tabii ki. Onun ilginç bir hayatı var. Mardinli ama Kürt değil bildiğim kadarıyla. Ama Kürt meselesine çok ilgili birisi. Gazetecilik yaptı. Aslen sosyoloji okumuş. İlahiyat ve sosyoloji okumuş ama gazetecilik yaptı. Dergiler çıkardı. İran devrimini Türkiye’de ilk duyuranlardan, devrimi bir şekilde savunanlardan birisi olarak kayda geçti. Zaman gazetesi bir zamanlar Fethullahçıların eline geçmeden önce Ankara merkezliyken İstanbul temsilciliğini yapmıştı. Orada çok sık görüşürdük. Ve şunu çok iyi biliyorum, kendisine de geçen söyledim; bana Fethullahçılığın nasıl bir batı projesi olduğunu ilk anlatanlardan birisidir Ali Bulaç, ben genç bir gazeteciyken.
Ama sonra onun da yolu bir şekilde Fethullahçılarla buluştu. Ben çok şaşırmıştım açıkçası ama kendi kararıdır ve bunu ona çok kötü ödettiler. Bir dönem büyükşehir belediye başkanıyken, ilk seçildiğinde danışmanlığını da yaptığı, kendisini yakından tanıyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ali Bulaç’ın 22 ay sırf Zaman gazetesinde yazdığı için ve Fethullahçıların bazı etkinliklerine katıldığı için hapis yatmasına pek ses çıkarmadı. Hiç ses çıkarmadı belli ki. 22 ay yattı, tıpkı Ahmet Turan Alkan gibi. Başkaları da var; Şahin Alpay var, Mümtaz’er Türköne var. Çok böyle kişi var. Ali Bulaç da bunlardan birisiydi ve zaten dün de onunla aynı kaderi paylaştığı, ki Ali Bulaç İslami hareketten Ahmet Turan Alkan ülkücü hareketten köken olarak ama aynı kaderde birleşmiş kişiler. Ahmet Turan Alkan çıktıktan sonra sessizliği tercih etti. Ali Bulaç o kadar değil. İnzivada değil ama bir zamanlarki etkisi ve görünürlüğü tabii ki yok.
Bu Fethullahçıların böyle bir özelliği var; kendi faturalarını başkalarının sırtına yüklüyorlar ve şimdi de muhtemelen benim de bir yayını Ali Bulaç’a ithaf etmemi de FETÖ’cülerin ekmeğine yağ sürmek olarak değerlendirecekler vardır. Hiçbir şekilde Ali Bulaç’ın Fethullahçı olmadığını biliyorum, buna inanıyorum. Olabilecek birisi değil. Ama işte o dönem onlarla birlikte yazıp çizmiş olmasının faturasını hep ödetecekler ya da ödetmeye çalışacaklar ona diyelim. Bu da Türkiye’deki bir başka acımasızlık. Ama şunu özellikle vurgulamak lazım: Benim tanık olduğum 1980’li yıllardan günümüze kadar Türkiye’de İslami kesimin çıkardığı, çok sanılan ama az sayıda olan aydınlardan birisi, önde gelenlerinden birisidir Ali Bulaç. Kendisine buradan takdirlerimi iletiyorum. Kendisine yönelik eleştirilerimi yüzüne karşı defalarca yaptığım için bunu buralarda tekrarlamaya gerek yok. Tabii ki birbirimizi eleştireceğiz, tartışacağız ama bütün bunlara rağmen ben Ali Bulaç’ın Türkiye’de düşünce hayatına katkılarının görmezden gelinmesini hiçbir şekilde kabullenemiyorum. Onu da bir not olarak düşeyim. Evet, kendisine ithaf ettiğim gibi Ali Ağabey’e saygılarımı ve sevgilerimi iletiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







