Haftaya Bakış’ın bu bölümünde Ruşen Çakır ile Kemal Can, Furkan Karabay’ın gözaltına alınma sürecini ardından Suriye’deki gelişmeleri ve o gelişmelerin Türkiye’deki çözüm sürecine olası etkilerini değerlendirdi.
İngiliz haber ajansı Reuters’ın çok sayıda kaynağa dayandırdığı haberine göre Şam’ın Kürtlere düzenlendiği operasyona giden süreç, Suriye, Paris ve Irak’ta yapılan kritik görüşmelerde şekillendi. Reuters’ın kaynaklarına göre Şam, Paris ve Irak’ta yapılan ve daha önce kamuoyuna yansımayan görüşmeler, Suriye’de güç dengesini kökten değiştiren operasyonun önünü açtı.
Kaynaklar, ABD’nin bu süreçte, SDG ile yıllara dayanan ortaklığına rağmen, Suriye ordusunun ilerleyişini durduracak bir tutum almadığını aktardı.
Reuters’a konuşan kaynaklara göre bu görüşmeler, Suriye’nin geçici Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara’ya iki kritik kazanım sağladı: Tüm Suriye topraklarını tek bir yönetim altında toplama vaadini hayata geçirmek ve ABD Başkanı Donald Trump yönetimi açısından “tercih edilen muhatap” haline gelmek.
Şara’nın hamlesi, Kürt yönetiminin Suriye’nin kuzeydoğusunda sürdürmeyi umduğu özerk yapıyı fiilen ortadan kaldırdı.

Türkiye operasyonun neresinde?
Reuters’a konuşan bir Suriyeli yetkiliye göre Şam yönetimi, Türkiye’den Washington’ın, Kürt sivillerin korunması koşuluyla SDG’ye yönelik bir operasyona onay vereceği yönünde ayrı bir mesaj aldı.
Kürt siyasetçi Hadiya Yusuf, “Paris’te varılan mutabakat bu savaş için yeşil ışık yaktı” dedi.
“Abdullah Öcalan’a özgürlük” mitingi yasaklandı
Diyarbakır Valiliği, 25 Ocak Pazar günü saat 11.00-18.00 arasında Yenişehir İlçesi İstasyon Meydanı’nda düzenlenmek istenen mitingle ilgili değerlendirme sonucu yasaklama kararı aldı. Valilik, “Basın Duyurusu (Yasaklama Kararı)” başlıklı açıklamasında yasağın 23 Ocak Cuma saat 00.01’den 26 Ocak Pazartesi saat 23.59’a kadar 4 gün boyunca süreceğini bildirdi.
Açıklamada, son dönemde ülke içinde ve dışında gelişen olaylar ile bunların olası etkilerinin dikkate alındığı belirtildi. Valilik, miting gerekçe gösterilerek kamu düzeni ve güvenliğini bozabilecek eylemlerin yoğunluk kazanabileceğini değerlendirdi.
Furkan Karabay’a ev hapsi
Medyascope muhabiri gazeteci Furkan Karabay, İBB soruşturması kapsamında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla gözaltına alındı. Karabay’ın avukatı Enes Ermaner, Karabay’ın gözaltına alındığını sosyal medya hesabı X’ten duyurdu:
“Gazeteci Furkan Karabay İBB soruşturması kapsamında TCK 217/A maddesi uyarınca halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamasıyla şu anda gözaltına alındı.”

Karabay, savcılık ifadesinin ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Mahkeme Karabay’ın ev hapsine mahkûm edilmesine karar verdi.
Kararda Karabay’ın “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve “terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermek” suçunu işlediği öne sürüldü.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘’Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Şu anda, arkadaşımız Medyascope çalışanı adliye muhabiri Furkan Karabay’ın hakkındaki kararı bekliyoruz. Dün gece gözaltına alındı, ifadesini verdi ve tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi. Karar her an gelebilir, bekliyoruz. Umarım en kısa zamanda tahliyesine karar verilir. Ama Furkan defalarca girdi, çıktı ve hep dik durdu. Dik durduğu için de herhâlde çok hoşlanılmayan birisi oldu. Belgeli bir şekilde yaptığı haberlerden dolayı suçlanıyor ve şu anda verilecek kararı bekliyoruz. Bugün aslında medya üzerine konuşacak çok şey var. İstersen Suriye’yi sona bırakalım, Furkan vesilesiyle gazeteciliği konuşalım. Yarın Uğur Mumcu’nun katledilmesinin 33. yılı. 1993 yılındaydı. Otuz üç yıl olmuş. Otuz üç yıldır hâlâ hiçbir şey bilmiyoruz. Yani birtakım şeyler var; birileri tutuklandı, mahkûm oldu, ama o cinayet hâlâ aydınlatılmadı. Ve Mehmet Ağar’ın o meşhur, ‘‘Bir tuğla çekersek bütün duvar yıkılır’’ sözü var. Ama biliyoruz ki Uğur Mumcu ne ilk öldürülen gazeteciydi ne de sonuncusu oldu. Çetin Emeç, Abdi İpekçi, ilk çırpıda akla gelenler ki bu isimler ana akım medyanın isimleri. Onun dışında Metin Göktepe geliyor aklıma, birçok Kürt gazeteci geliyor. Öldürülenler, tutuklananlar, hapis yatanlar, hâlen cezaevinde olanlar var. Mesela Merdan Yanardağ hâlâ içeride. Böyle bir durumdayız. Herkes diken üstünde; her an her şey olabilir gibi bir şekilde yaşıyoruz.
Bu arada, ilginç bir olay oldu. Herkesi dolaylı olarak ama beni doğrudan ilgilendiriyor. Biz dört gazeteci, İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturması kapsamında dosyaya eklendik. Gözaltına alınan beş kişiden dördü, ben, Yavuz Oğhan, Şaban Sevinç ve Soner Yalçın. Sonra bize adli kontrol kararı çıktı, serbest bıraktılar. Adli kontrol ne? Telefonlarımıza el koydular, yurtdışı çıkış yasağı koydular. Ben açıkçası mahkeme başlayana kadar herhâlde yasağı kaldırmazlar diye başvurmamıştım. Ama Yavuz’la konuştum. Yavuz başvurmuş ve başvurusunu daha mahkeme başlamadı diye reddetmişler. Ama dün, Soner Yalçın hakkında bir haber çıktı: Kendisi başvurmadan, savcılığın başvurusu üzerine, mahkeme onun yurtdışı yasağını kaldırıyor. Tamam, çok güzel, ama biz de aynı davadan yargılanıyoruz; aynı suçlamalar, aynı, kim olduğu belli olmayan gizli tanık vesaire. Ama en azından içimizden birisi başvurmuş ve reddedilmiş, belki Şaban Sevinç de başvurmuştur, emin değilim. Ama birisinin yurtdışı yasağı kendisi başvurmadan kalkmış. Avukat Hüseyin Ersöz, bu konunun eşitlik ilkesine aykırı olduğuna dair bayağı uzun bir değerlendirme yazdı sosyal medya hesabında. Onun üzerine, bugün avukatlarım yurtdışı çıkış yasağımın kalkması için başvurdu. Bakalım ne cevap verecekler? Herhâlde, ‘‘Dosya münderecatı gereği yasağın sürmesi…’’ diyecekler. Aynı şeyler. Delil desen, delil yok. Bir de, onun hakkındaki şeylerin daha uzun olduğunu da biliyoruz malum. Tabii aynı işi yapıyoruz ya da yaptığımızı sanıyoruz, ama bakıyorsun, yargı, keyfî bir şekilde birisinin yasağını kaldırıyor. Bu arada, şunu da söylemek lazım: Biz onunla yıllardır birbirimizi biliriz. Ben İslâmi hareket üzerine çalıştığım için, yıllarca bana ‘’gizli İslâmcı, kripto İslâmcı, Erdoğancı’’ diyen ekip, Odatv’den. E şimdi bu yasağın kalkması herhâlde devletin dâhil olmasıyla olur, başka nasıl olur bilmiyorum. Devlete rağmen olabilir mi böyle bir şey Türkiye’de?
Kemal Can: Bu, resen olduğu için öyle düşünmeni haklı çıkartacak bir durum da var. Ama pek çok başka davada, gazeteci davaları dışındaki başka davalarda, gazeteci davalarının bir kısmında da, bu konjonktüre, duruma, adamına göre muamele meselesi çok yaygın biçimde uygulanıyor zaten. Hatırlarsan bu durum defalarca başka vesilelerle de konuşuldu. Aslında bir genel baskı havası, genel olarak, kimi haberleriyle, kimi yorumlarıyla, iktidarın çok sevmediği türden faaliyette bulunan gazetecileri yıldırma faaliyeti bir yandan yürüyor, ama bir yandan, daha genel bir hukuki meseleyle de karşı karşıyayız. Bu araçsallaşmış yargı kararları, aynı yasanın herkese farklı biçimde uygulandığı, tutuklamalar, gözaltılar ve benzeri bütün uygulamalarda da bir standardın olmadığı, dolayısıyla, senin dediğin, “Her an başımıza her şey gelebilir” fikrini canlı tutacak ve ‘’Yasada böyle yazıyor. Dolayısıyla, bunun da böyle olması lazım. Şu olunca, bu olmaz; bu olunca bu olur’’ diye hukuki bir gerekçeye dayalı akıl yürütmenin imkânsız olduğu, bırak dışarıdan bakan bizleri, doğrudan hukukçuların bile hayrete düştüğü ve açıklamakta zorlandıkları bir durum var. Senin de söylediğin gibi, Hüseyin Ersöz bu konuda uzunca bir şey yazdı zaten. Bu, sıklıkla önümüze geliyor. Kimileri liyakat meselesi olarak bunu tartışmayı sürdürüyor, ama ben bunun bir liyakat meselesi, bir yanlışlık, bir beceriksizlik mahsulü olduğunu düşünmüyorum. Bunun biraz sistemli bir şey olduğu kanaatindeyim.
İlk başta söylediklerine gelince: Şimdi Furkan’ın (Karabay) da gözaltında olması ve henüz karar verilmediği için ne olacağını bekliyor olmamıza ilişkin de şunu söylemek isterim: Biz durmadan “Gazetecilik suç değildir” demeye devam ediyoruz. Bu konuda ısrarlı biçimde bunu söylememize karşılık, aynı ısrarla, tek tek gazetecileri suçlu ilan edip ya da suçluymuş gibi gözaltına alıp, tutuklayıp, hatta mahkûm edip bir baskı atmosferi yaratmanın ötesinde, asıl olarak, mesleği bir suç gibi tarif eden, Furkan’ın da gözaltına alınmasına vesile olan madde, halkı yanlış bilgilendirmek, dezenformasyon. Bu, her türlü şey için kullanılır ve doğrudan haberin kendisini bir suç unsuru gibi… Hatırlarsan, bir zamanlar bombadan bile tehlikeli bulunan kitaplar açıklamasında olduğu gibi, bilgi aktarmayı, dolayısıyla gazetecilik faaliyetinin kendisini, bir suç girişimi gibi tarif etmek, sadece tek tek gazetecilere ceza kesmenin ötesinde, o faaliyetin bütününe ilişkin bir suç mahalli efekti yaratma çabası var. Yani hem gazetecileri gazetecilik yaptıkları için eziyete tâbi tutmak, hem de gazeteciliğin kendisini bir suç gibi tarif etmek. Benzer bir şekilde, yine eşzamanlı olarak, Rojava dolayısıyla yapılan birtakım eylemleri izleyen gazeteciler de kimi zaman darp edilerek gözaltına alındı. Yaptıkları iş bir hadiseyi takip etmek olan gazetecilik faaliyetini gerekçe göstererek bunlar yapılıyor. Dolayısıyla bu artık sistemli bir şey. Ama bu tür şeyleri her konuştuğumuzda tekrar ediyorum: Gazetecileri ve gazeteciliği suç gibi gösteren yaklaşım, gazetecilerin meselesi olacak kadar dar bir hadise değil. Bu, asıl olarak bütün insanların, bu ülkenin bütün insanlarının haber alma hakkıyla, yani doğrudan kendi haklarıyla ilgili bir mesele. Dolayısıyla bu, gazetecilerin sorunu gibi düşünüldüğünde, gazetecilerin kendi arasında sloganlaştırdığı, “Gazetecilik suç değildir” bir mesleki dayanışma sloganı değil. Aslında bütün insanların birlikte dile getirmesi gereken ve kendi haber alma haklarını savunmak için dile getirmeleri gereken bir slogan. Bu, gazetecilerin kendi meslektaşlarıyla dayanışma sloganı olmaktan çıktığında, bütün toplum bu konudaki refleksi gösterdiğinde o zaman bir şey çıkıyor.
Ruşen Çakır: On yıldır Medyascope’ta, daha önce de ana akım medyada, NTV‘de, Vatan gazetesinde çalıştık, o ayrı. Burada doğrudan interaktivitenin bu kadar yoğun olduğu bir ortamda çalışıyoruz. Mesela şu anda yayındayız, isteyen istediğini söylüyor. Yani 10 yıllık Medyascope sürecini özetleyecek olursam, az sayıda, ama destek veren, yanında duran, eleştiren fakat destek veren -ki bu çok önemli-, birçok noktada farklı düşünen ama bağımsız medyanın varlığını önemseyen insan var. Onun dışında, sayıları çok olmasa da en çok sesi çıkanlar, genellikle şunu ya da bunu beğenmeyenler. Bizim Medyascope‘un öyle de bir şeyi var; kutuplar üstü olduğu zaman, bazen bütün kutuplar birden saldırıyor. Bir bakıyorsun, düşman kardeşler çıkıyor karşına. Aynı anda saldırıya geçiyorlar ve bu, hakikaten yıldırıcı bir şey olabiliyor. Devletten gelene, yargıdan gelene eyvallah, zaten ona göre tedbir alıyorsun. Ama izleyici ya da okuyucu tepkisine bakıyorsun, destekler genellikle çok mütevazı oluyor ya da dile getirenlerin sayısı mütevazı oluyor. Çoğunluk, kötücül düşünenler de değil. Ama senin de başına gelmiştir, bizim başımıza sürekli geliyor zaten. Bir şeyi yanlış anlamak, yanlış okumak…
Kemal Can: Aslında yanlış anlamak da değil, yanlış anlama fırsatını asla kaçırmamak.
Ruşen Çakır: Şimdi tam o noktada, özellikle sosyal medyada birtakım içerik üreticileri türedi. İçerik filan ürettikleri yok. Senin yaptığın yayınları, yazıları kesiyor, bozuyor ve ‘’Bakın, bu kişi ne demiş” diye pazarlıyor. Ondan sonra bir bakıyorsun, aynı anda bilmem ne kadar insan yükleniyor. Mesela, geçenlerde bir içerik üreticisi Hediye Levent’e hakaret etti. Hediye Levent yıllarca sahada gazetecilik yapmış, Suriye’ye defalarca gitmiş, oralarda, Lübnan’da yaşamış bir meslektaşımız. Onun her söylediğine katılman gerekmiyor, ama o işini yapan birisi. Bir diğer içerik yöneticisi YPG’lilere terörist demedi diye onu hedef gösteriyor mesela. Kesinlikle ve kesinlikle kadın olduğu için özellikle yapıyorlar. Kadın meslektaşlarımızın durumu bu anlamda daha acı. Mesela geçenlerde Mehmet Akif Ersoy’un eski eşini işten attılar ve söylediği çok doğru. “Ben erkek olsaydım, bu olur muydu?” diyor.
Kemal Can: Tersi olsaydı?
Ruşen Çakır: Diyelim ki kadın içeri girdi. ‘Mehmet Akif, senin eski eşin suçlanıyor’’ deyip, onu işten mi atacaklar? Atmayacaklardı tabii. Böyle de bir şey var. Neyse, çok da fazla ağlamamak, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışmak lazım diyelim ve gelelim Suriye’ye. Suriye konusunda ne olup biteceği cumartesi gününe kaldı. Mazlum Abdi dün Erbil’de Tom Barrack’la bir kez daha buluştu. Bugün de büyük ölçüde KDP’yle, Kürt yönetimiyle görüşmüş. Mesut Barzani’nin çok net açıklamaları var. Tabii bu arada Türkiye’de bir şeyler oluyor ya da olacak gibi. Mesela Diyarbakır’da yapılması düşünülen ama daha önce hava koşulları nedeniyle ertelenmiş olan mitinge yasak geldi. Ama bu arada, DEM Parti de zaten mitingi erteleme kararı aldığını söyledi. Açık söyleyeyim, mitingin olmaması bence iyi bir şey. Çünkü şu günler, herkesin kafasının çok karışık olduğu, DEM Parti’nin de aslında neyi nasıl söylemek, nasıl yapmak gerekir konusunda çok…
Kemal Can: Bir de o bayrak provokasyonu gibi bir olay olduğu için…
Ruşen Çakır: Evet. Böyle bir durumda herkesin zamana ihtiyacı var sanki. Özellikle de Kürtlerin Türkiye’de zamana ihtiyacı var. Biraz daha serinkanlı düşünmek gerekli. Bundan sonra ne nasıl olabilir ne yapabiliriz üzerine herkesin düşürmesi lazım. Ama açık söyleyeyim, daha önce de söyledim, konuştuk da bunu, DEM Parti bütün bu Suriye sürecinde etkili olamadı. Çünkü bekledikleri gerçekleşmedi öncelikle. O, aslında SDG’nin de beklediğinin gerçekleşmemesi; Amerikan yardımının kesilmesi, daha doğrusu, Amerika’nın tercihini oradan alıp öteki tarafa taşımasıyla, her şey altüst oldu. Buna yönelik bir politika geliştiremediler. Bir direniş çağrısı var, ama neye, nasıl direniş? Ne kadar direniş, nerede direniş? Bunlar da belli değil. Öcalan’ın tam ne dediği ne düşündüğü de belli değil. Kandil’de Murat Karayılan, Mustafa Karasu, Suriye ile ilgili direniş çağrıları yaptılar, ama devamı gelmedi. Şu hâliyle baktığımız zaman, sanki ölü bir dönemdeyiz; en azından Kürtler açısından. Ankara’nın böyle bir sorunu yok. Ankara zaten Suriye’de istediğini elde etti. Ne dediyse hepsi oldu sonuçta, değil mi? Var mı öyle bir sorun? Büyük ölçüde yok. Bundan sonra nasıl devam edecek? Bir de, özellikle Devlet Bahçeli’nin DEM Parti’yi iyice hırpaladığına tanık olduk. Böyle bir noktadayız. Şimdi sen biraz konuş, daha sonra ben de bir şeyler ekleyeceğim.
Kemal Can: Senin söylediğin yerden, sürecin göz önünde olan aktörlerinin etkili olup olmadığı meselesinden devam edeyim. DEM Parti’nin bir siyasi ağırlık koyamadığını söyledin. Evet, bu konuda bir eleştiri yapılabilir. Aynı şeyi Suriye için de biraz sonra söyleyeceğim. Hem Suriye’de olup bitenler hem de Türkiye’de olup bitenler, bize çok net biçimde, bu sürecin vitrininde aktif taraf gibi görünen aktörlerin çoğunun, aslında çok da seçeneği olan, alanda ne yaptıklarıyla, gelişmeleri ve süreci belirleyen bir rolle başlamadıklarını gösterdi. Hadise böyle kurulmadı. Ne Suriye’de böyle işledi ne Türkiye’de böyle işledi. Aslında problem galiba zaten tam da buradaydı. Çünkü hem Türkiye’deki süreçte, hem Suriye’deki hadisede açıktan gösterilen, açıkça söylenen birtakım niyetler, tercihler vardı ve bunlar gayet net biçimde gösterilmişti aslında. Mesela bunlardan birinde, Amerika, Suriye’de çekileceğini, buradaki statükoyu yeni bir hâle, yeni bir dizayna tâbi tutacağını açıklamıştı. Senin söylediğin gibi, Türkiye’nin talepleri ve beklentileri söylenmişti. Bunların hiçbiri gizli saklı değil.
Türkiye’ye gelirsek: Türkiye’de de Bahçeli’nin 1 Ekim’deki çıkışından sonra, ayın 27’sinde yaptığı grup toplantısında çizdiği çerçeve de büyük ölçüde bu sürecin PKK ve SDG için bir çıkış planı olarak devreye girmesi talebini içeriyordu. Yani aslında yeni bir stabilizasyon süreci olarak tarif edilmişti. Ama herkes, siyaseten önde söylenenlerin, arkasında çok daha büyük fırsatlar olduğunu düşünmeyi tercih etti. Ve şimdi, kimi hayâl kırıklığı, kimi şaşkınlık, kimi sürpriz, kimi sevinç yaratan tablo değişikliğinin böyle göründüğü kanaatindeyim. O yüzden baktığım zaman, ben şunu görüyorum: Hem Suriye’deki hadisede hem de Türkiye’deki hadisede, buna ‘’tasfiye planı’’ deyince biraz sert gelebilir insanlara, ama aslında hakikaten bir çıkış planı olarak ortaya konulmuştu. Zaten Devlet Bahçeli’nin söylediği ya da o zamanlar Hakan Fidan’ın ‘Suriye için görev listesi’ diye sıraladığı şeyler değil sadece söylediğim. Daha sonra Öcalan’ın bunun niye bir mecburiyet olduğunu söylerken çizdiği çerçevede de bu, artık bütün aktörleriyle, aktörlerin fonksiyonlarıyla birlikte değişmesi gereken bir durum olarak tarif edildi; birileri bunu çıkış planı olarak, birileri tasfiye planı olarak, birileri yenilenme planı olarak isimlendirdi. Ama hadise böyleydi zaten. Dolayısıyla, bugün gelinen noktada, ü ‘’şunlar kaybetti, tasfiye oldular, bunlar kenara itti, bunlar yeterince etkili olamadılar’’ tartışmaları bana kısmen anlamsız geliyor. Zaten hem Suriye hem de Türkiye için bu sürecin yol haritasındaki aktörler, pek çok aktöre çok az irade şansı tanıyan ve mecburiyetleri önlerine koyarak, neredeyse tek bir hatta yürümeye zorlanan, sonunda da bu neticeye varan aktörler hâlinde kurgulandılar. Hatırlarsan, Bahçeli çıkıp aktörlerin pozisyonlarını bile tarif etmişti. Ve bugüne geliyoruz: Bu çıkış planını net olarak ifade eden Semih Yalçın, dün DEM Parti’yle olan polemiğinde açıkça, “Bu, sizin için bir çıkış planıydı. Bunu iyi kullanamadınız” diyor.
Ruşen Çakır: Suriye’deki denklem, yani Suriye’deki statüko kökten bir şekilde değiştiği için şimdi bunlar çıkıyor. Ama Suriye’deki olayın buraya varacağını hesaplayıp hesaplamama meselesi var. Suriye’de Amerika’nın SDG’ye desteğinin sürdüğünü varsay. SDG orada bazı Arap bölgelerinden çekilse de, masada, SDG’nin Suriye Ordusu’na üç tümenle katılacağı, adem-i merkeziyetçilik vesaire vardı ve bunların kabul edilebilme ihtimaline bayağı inanmışlardı; bunun için çalışıyorlar, bunu bekliyorlardı.
Kemal Can: Ama ben de, “Şam yönetimi olmadan önce, HTŞ olarak, Halep’e doğru yola çıktıklarındaki gelişme serisi, peşinden, Golani’nin Şara’ya dönüşmesi, HTŞ’nin Şam yönetimine dönüşmesi, onun ardından verilen meşruiyet, onlar da yetmeyip Beyaz Saray’da kabulü, bir şey anlatmıyor muydu?” diyorum.
Ruşen Çakır: Anlatıyor olabilir, ama sonuç olarak kaç yıldır sürdürdükleri bir ittifak vardı ve bu ittifakın o kadar kolay çözüleceğini düşünmüyorlardı. ‘’öngördüler, göremediler’’ meselesi…
Kemal Can: Kimsenin optik sorununu tartışmaya açmıyorum. Ben şunu anlatmaya çalışıyorum. Tartışmaya şuradan başladık ya; Burada inisiyatif alarak, pozisyonunu iyi kullanarak bir şeyi değiştirebilme şansı verilmiş miydi aktörlere, ondan emin değilim. onu söylüyorum.
Ruşen Çakır: En azından o hareket, ki Kandil de öyle gözüküyor, SDG de öyle gözüküyor, ellerinde böyle bir imkân olduğunu düşündüler ve kaybettiler. Öcalan’ın görüşme notları bir süredir yayınlanmıyor. En son Temmuz’da yayınlanmıştı galiba. Ama tekrar dönüp mayıs ayındaki görüşme notlarını okuduğumda, Öcalan aslında buna inanmadığını… Suriye konusunda daha ürkek konuşuyor, ama silah konusunu tamamen reddediyordu, çok net. Görüşme notlarında, yabancı yardımı, yabancı destek talepleri söz edildiği zaman, bunun bir ‘‘Pirus zaferi’’ olacağını ve İran-İsrail meselesini o kadar çok vurguluyor ki. Öcalan içeride bunu görüp söylediği zaman, birçok kişi bunu “Devlet ona söyletiyor” diye yorumladı. Çok açık yani. Açıkça söylemeseler bile, “Öcalan söylüyor, ama biz sahadayız, sahayı biliyoruz” deyip, Suriye’de ellerinin çok güçlü olduğunu ve bunun dönmeyeceğini düşünüp böyle hareket ettiler. Sonunda ne oldu? Böyle yaparak, bir yandan Öcalan’ın çizmeye çalıştığı rotanın dışına çıktılar, ama hiçbir zaman “Biz seni dinlemiyoruz” demediler. “Öcalan buna değinmedi. 27 Şubat Suriye’yi bağlamıyor” dediler. Böyle yapıp kaybederek, Öcalan’a da çok ciddi bir şekilde kaybettirdiler. Halep’e ilk saldırı 10 gün kadar önce oldu. On gün önceki Öcalan’la şimdiki Öcalan arasında çok fark var. Öcalan’ın kredibilitesi de, gücü de çok ciddi bir şekilde aşındı. Hep, “Öcalan’ı dinlemediler, Kandil’i dinlediler” diyorlardı.
Kemal Can: Bahçeli hâlâ aynı şeyi söylüyor.
Ruşen Çakır: Doğru ya da yanlış, ama sonuçta Öcalan’ın bunu engelleyememiş olması ve en önemli koz olarak da elinde Suriye varken Suriye’yi kaybetmiş olması, önümüzdeki süreçte, eğer bu süreç sürecekse, ki “Sürüyor tabii” diyorlar, Öcalan’ın eli çok zayıflaymış durumda. Öcalan’ın elinin zayıflaması tek başına bir şey değil, ama Kürtlerin eli çok ciddi bir şekilde zayıflamış durumda. Öteki türlü, bu olacakları görüp, baştan Suriye’de bu noktayı kabul etmeleri hâlinde ne kazanırlardı, onu çok fazla bilmiyorum. Ama en azından ‘’Öcalan bir şey dedi, yaptırttı’’ diyeceklerdi. Eminim birçok kişi de “Öcalan Suriye’yi de sattı” diyecekti. Öcalan, şu andaki statüden daha geri bir şey söyleyemezdi. Söyleyebilir miydi, dayatabilir miydi pazarlık masasında? Öyle bir şey olurdu, ama en azından bu kadar büyük bir moral yıkım olmazdı. Şu anda çok ciddi bir moral yıkım var.
Kemal Can: Hatta bunlar araştırmalarda da yansıyor. Henüz tam raporlanmamış olan birkaç ön araştırmada, gözlem yapan, nabız tutan pek çok insan, genel olarak Kürt kamuoyunda Suriye’nin nasıl bir etki yarattığı konusunda çok ciddi bir etki oluştuğunu söylüyor. Bu da zaten anlaşılır bir şey. Daha somut veriler yakında muhtemelen araştırmalardan da gelir. Zaten şöyle de bir şey var: Şimdi bir yandan bir sonuç alındı, ama çok ciddi bir dil değişimi ile birlikte hırpalamaya devam ettiklerini görüyoruz. Bu moral bozukluğu ya da hayâl kırıklığı veya inisiyatif kaybı diyebileceğin her şeyin daha da kökleşmesi için, çok boyutlu, çok kanaldan bir tazyik var. Bunu en başta dil değişiminde görüyoruz. Birdenbire bu süreç meselesinde, iktidarın sözcülerinin biraz geri çektiği şeyin, yeniden hızlanarak çok sert bir dile evrildiğini görüyoruz. İktidar medyasında bunun çok öne çıktığını görüyoruz; bu şeyde buluşan, buna katılan bir muhalefet medyası olduğunu görüyoruz. Tabir yerindeyse buna, ‘’Kürtleri hırpalama’’ koalisyonu ya da Kürtlerin bu moral bozukluğunu iyice kanırtma çabası diyebiliriz.
Bir de bölge dengeleri denkleminde, hırpalamanın ötesinde, bir de itibarsızlaştırma durumu var. O da nedir? Bir yanda, Amerika’yla iş yapan ve bu yüzden ihanete uğrayan bir saflık iddiası ve bir yanda da, İsrail’le ittifak kurmaya çalışmış olmanın sonuçsuzluğu gibi iki şey var. Dolayısıyla, böyle antiemperyalist, ulusalcı bir diskur üzerinden de bir saldırıya açılıyor. Diğer taraftan, İsrail’le temas dolayısıyla daha dini hassasiyetler penceresi de açılmış oluyor. Aslında alınan sonuçla ilgili, -eğer bir yenilgiden bahsediyorsak- bu yenilginin iyice hırpalayıcı, bundan sonra atılacak bütün adımlar için de, bir aktör olarak bütün alandaki herkesin pozisyonunu zorlaştıran bir şey var. Dolayısıyla bu, senin “Moral bozukluğu” dediğin duyguyu ya da yalnızlaşma duygusunu büyüten bir şeye yol açıyor. Belki biraz sonra konuşuruz, mesela Özgür Özel, dün akşam bayağı farklı bir pozisyon almaya çalıştı. Yani muhalefette olduğunu iddia eden birileri bu konuda iktidara madalya takmaya heves ederken, o, biraz daha başka bir pozisyon aldı. Ama genel bir şey var. Şimdi iç politikaya, süreç meselesine dönersek: Bu süreç başladığında haklı olarak yapılan bir değerlendirme vardı. Bu sürecin amaçlarından birinin, genel olarak Kürt seçmeni pozitif şeylerle, kandırma tartışmalarıyla muhalefet blokundan kopartmak olduğu söyleniyordu. Şimdi ise negatif motivasyonla kopartmak.
Ruşen Çakır: ‘’Buraya gelmezsen görürsün gününü’’ gibi.
Kemal Can: Evet. Hani o hep kullanılan, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” hikâyesi, Kürtler için söylenecek: “Kürdün Kürt’ten başka dostu yok.” Çünkü çok ilginç tartışmalar oluyor. Suriye’de kimin talebi ve desteğiyle bu işin yapıldığı çok açıkken, hâlâ, CHP zihniyeti, resmî ideoloji tartışmaları yapılabiliyor. Ya da tersinden, şu ya da bu biçimde sıkıntıya düşmüş birilerini, “Ne oldu bak, iyiydiniz o zaman” diye bir tür örseleme, bir tür küçümseme tavrı var. Şimdi bu akıl yine kaldığı yerden muhalefet blokunu ya da iktidarın iç politikada süreci kullanma argümanlarını, Kürtleri önemli bir partner olarak yanına alarak değil, bu sefer, biraz hırpalanmış ve yine diğer blokla ilişkisi iyice gevşemiş bir aktöre dönüştürerek devam ediyor.
Ruşen Çakır: Evet. Bu arada mahkeme başlamış, birazdan Furkan’ın durumu belli olacak. Umarım tahliyesine karar verilir. Başta da konuştuk, her hâlükârda adlî kontrol mekanizması diye bir şey var. Ne işe yarıyor dersen, insanın canını sıkmaya yaradığı belli. Neyse, devam edelim. Benim gazetecilikte 40 yılım oldu. Gazeteci olmadan önce de takip ettiğim bir olaydı Kürt hareketi. Senin de aynı şekilde. Kürt hareketi, çok inişli çıkışlı bir grafiği olan, ama sonuçta, geçen zaman içerisinde ilerlemiş bir hareket. Bugün geldiği noktayı, 1980’lerde, 90’larda, hatta 2000’lerde tasavvur edebilir miydik? Sürekli hem partiler hem örgüt bağlamında çok hata yapan, mesela Hendek Savaşları’ndaki gibi çok darbe yiyen, ama her seferinde bir şekilde yoluna devam eden ve en önemlisi de çok güçlü bir toplumsal meşruiyeti ve tabanı olan bir hareket var. Sonuçta bu konuştuğumuz şeylerin hepsi bir yerden sonra konjonktürle ilgili birtakım gelişmeler. Darbe yiyor, yerinden kalkamaz gibi gözüküyor ama… Mesela çok büyük darbeler yediği anları hatırlıyorum. Devlet defalarca, “Bitti bitecek” diye açıkladı. En son Süleyman Soylu’nun söylediği ayakkabı numarasındaydık, değil mi? O bile söylüyordu, ama bir süredir onu terk ettiler büyük ölçüde.
Şimdi PKK olur, başka bir şey olur, ama bu hareket, Kürtlerdeki bu siyasi bilinç ve kendi haklarını isteme, -‘’haklarına sahip çıkma’’ diyemeyeceğim, çünkü çok fazla hakları yok-, en azından eşit vatandaş olma talebi hep bir şekilde devam edecek. Burada, diğer tarafın en çok ıskaladığı husus bu ve onu özellikle vurgulamak istiyorum. Şimdi ‘terörle mücadele’ diyorlar, ama yok. Golani ya da Ahmet eş-Şara ne kadar teröristse, Mazlum Abdi de en fazla onun kadar terörist. Bu başka bir şey. Biliyoruz ki bu, tamamen Kürtlere yönelik bir hamle ve şu anda çok büyük bir sevinç havası var. Ama bu sevincin nasıl bir tepkiye yol açtığını, nasıl bir kırgınlığa yol açtığını görmeyecek kadar coşmuş haldeler. Bu sürecin başından itibaren hep, Türk-Kürt kardeşliğini inşa etmek olduğu söylendi. Bu duyguyu sürekli öldürüyorlar. Karşındaki insan, ‘’Ben artık Kürt değilim’’ demeyeceğine göre, ‘’Tamam ben Kürdüm, ama ne verirseniz ona razıyım; size tâbiyim’’ hiç demeyecek. Diyen vardır illaki, ama demeyeceğine göre, çok yanlış bir şey yapıyorlar. Ben mesela Halep’te yaşananlarla ilgili “Halep’te çok şey olursa Türkiye bundan çok etkilenir” demiştim. Hemen bunu ihbar ettiler. Şunu nasıl düşünemez insan? Diyelim ki Halep’te bir katliam olsaydı, onlarca, yüzlerce kişi ölseydi, Türkiye’de Kürtler, ‘’Onlar da yanlış yaptı, onlar da teröre bulaştı’’ mı diyeceklerdi bu travmayla? Sonra Türkiye’de birisi elini uzattığı zaman, o eli sıkarken düşünecek ya da hiç sıkmayacak.
Kemal Can: Dediğin doğru. Hep bu ‘’Terörsüz Türkiye’’ ya da ‘‘Türkiye yüzyılının kardeşlik projesi’’ diye sunulan, mantığın kendisi açısından da problemli. Hakikaten, ‘’birtakım dış güçlere, birtakım umutlarla yakın durduğu’’ iddiasıyla, bundan zarar görmüş olduğunu, kendi kardeşliğinin, kendi birlikteliğinin, bir arada oluşunun daha önemli olduğunu anlatabilmek için, onun, bu içinde bulunduğu durumu örselemek yerine, tam tersine onunla birlikte olduğunu göstermek gerekir kendi tutarlılığı açısından. Ama daha acayip başka bir tutarsızlık var. Şimdi Suriye’de olanlar için konuşursak, en çok hırpalama argümanı ne? ‘’Amerika’yla iş tuttunuz, İsrail’e yanaştınız.’’ Peki, bunun karşısında, iktidarın madalyayı hak eden eylemi kimlerle birlikte yapıldı? Beyaz Saray’da kotarılmış, Tom Barrack tarafından açıklanmış, Paris’te İsrail tarafından onaylanmış bir proje. Şöyle ya da böyle, ister buna kandırılma de, ister strateji gereği de, ister başka bir şey de, Amerika’nın kendileriyle stratejik ittifakının devam edeceğine inandıkları için, bir şey söylüyorsun Kürtlere. İyi de, Kürtlerin bütün bu taleplerden geriye itilip, bir coğrafyaya sıkıştırılması ve eğer bir yenilgi ise Suriye’de yenilmesini sağladığın operasyon kimin eseri?
Ruşen Çakır: O, zaten öyle bir şey. Zaten çoğunluğun her şeye hakkı var.
Kemal Can: Hayır, ama bunun için Trump’ın en sevgili partneri olup, İsrail’le beraber Paris’te imzalanmış mutabakatın sonucunda yapılan şey için birine madalya takıyorsun. İsrail ile görüşebilir olduğu ihtimalini düşündüğün için birini günah keçisi ilan ediyorsun. Ben bunun doğrusunu eğrisini tartışmıyorum. Hangisi doğru, hangisi yanlış, onu da tartışmıyorum. Ben tutarlılık mantığıyla bakıyorum. Eğer tutarlıysan, tutarlı olmak gibi bir niyetin varsa…
Ruşen Çakır: Nelerle uğraşıyorsun Kemal? Bırak ya, bırak! Tutarlı olan ne? Öyle bir dert yok ki. Neyse, çok uzatmayalım ve toparlayalım.
Kemal Can: Şimdi senin izleyici de bekliyordur. Süreç tartışması devam ediyor ya. Süreç, buradan sonra yükünden mi kurtuldu, yoksa finalize mi oldu? Şimdi Suriye bağlamı bir yere bağlandı. Açıkça söylemek gerekirse, mesela SDG’nin talep ettiği şeyler, şimdi sıkıştığı yerler için kabul de edilebilir Şam tarafından. Ama bu artık bir zafer olmaz. Diyelim ki tümen hakkını aldılar ya da Haseke’de yönetime dâhil olma hakkını aldılar, artık bunu zafer olmaktan çıkartmış vaziyette oradaki durum. Ama bu, buraya nasıl yansıyacak, onu konuşup bitirelim.
Ruşen Çakır: Ne konuşacaksın? Bekleyelim görelim. Öcalan görüşmesiyle ilgili 16 sayfalık tutanak Meclis sitesinde yayınlanmış.
Kemal Can: Hangi tutanak?
Ruşen Çakır: İşte, onlar da karışık. Galiba sonra yapılan tutanak.
Kemal Can: Şöyle yapıyorlar ya, ayıklanmış ve seçilmiş tutanak.
Ruşen Çakır: Herhalde odur. Yoksa ilk özgün tutanak değildir. Bir de, onu yayınladılar da, oradaki ana konu Suriye’ydi. Suriye olayı da oldu ve bitti zaten. Bundan sonra ne söylese bir anlamı yok artık.
Kemal Can: Ben deminki soruyu şundan dolayı sordum. Ben hâlâ şu cevabı bilemiyorum: Bütün bunlar basit bir aritmetik hesap için yapıldıysa, şu anda o aritmetik hesap, demin konuştuğumuz, Kürt seçmen kamuoyunda nasıl sonuç verecek? Şimdi sürecin önündeki Suriye engeli kalktı. Sonuçta bütün bu hikâye, o aritmetik hesap, Kürt seçmenin muhalefet blokundan kopup iktidarla yakın olmasına dayanmıyor muydu?
Ruşen Çakır: Evet.
Kemal Can: Peki, şimdi Suriye denklemi kurtulunca, bu nasıl olacak? Tam tersine, madalya Kürtlerden gelmiyor, madalya başka taraftan geliyor iktidara. Yani iktidara yakınlaşanlar başka birileri, Kürtler değil. Nasıl olacak bu iş?
Ruşen Çakır: Mutlu mesut hayatları sürdürecekler. Nasıl olsa terörle mücadelede zafer kazanmış oldukları için, bundan sonra yollarına devam edecekler. Hâlâ mahkemeden Furkan’la ilgili bir karar gelmiş değil, ama biz dükkânı kapatalım Kemal. Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.
Kemal Can: İyi günler.








