Ulusal ve uluslararası siyaseti değerlendirirken, olanı anlama ya da anlamlandırma çabasına rehberlik eden farklı yöntemler ve çeşitli perspektifler söz konusu. Bazıları temel ideolojik tercihlerden, bazıları bilimsel gerekçelerle, bazıları ise sadece yordam farklarından kaynaklanıyor. Ancak hangi pencereden ve nasıl bir gözlükle bakıldığı, görüleni tamamen değiştiriyor; hatta nereden bakıldığı, varılacak noktayı belirliyor. Bakış farkları açısından pek çok katmanda, çok değişik ayrımlardan bahsedilebilir elbette. Benim bu yazıda ele alacağım ayrım, siyasal süreçlerdeki etkili aktörler veya belirleyici unsurlar hiyerarşisine dair. Yani ortaya çıkan sonuçları, bu sonucun oluşması için yapılan tercihten itibaren ele almak ya da asıl olarak kimin kararlarının (iradesinin) ürünü olduğu meselesi. Bu açıdan çok kabaca iki temel yaklaşımdan bahsedebiliriz. Kanatları, varabilecekleri en uç noktaları dikkate alarak tasnif edersek; fantastik komplo teorilerine giden, “sınırlı ve değişmez aktörün” her şeyi belirlediği (dünyayı yöneten aileler gibi) iddiası bir tarafta, her sonucun alandaki “hâkim sosyoloji” tarafından onaylanmak zorunda ve çok sayıda değişkenin etkisine açık olduğu inancı diğer tarafta.
En uç noktalardan “makule” yaklaştıkça daha esnek kavramlar, tarifler de devreye giriyor. Sistemin belirleyiciliği, rejim özellikleri, küresel ve bölgesel stratejiler veya ideolojik ajanda gibi farklı argümanlar, her şeyi yöneten asıl oyun kurucular anlatısını besliyor. Reel politik, pragmatizm, blok içi çatışmalar, “coğrafya kaderdir” ya da “sosyolojik realite” ise saha şartlarının baskınlığı için kullanılıyor. İki tarafta yer alan ve çok katı olmayan yaklaşımlar, zaman zaman diğer perspektifin hakkını kısmen teslim etse bile; ikincil aktörlerin performansları ve süreçlerin kronolojisi de bu temel ayrıma göre yapılıyor. Yani siyasi gelişmelerde sınırlı “oyun kurucunun” belirleyici olduğu kanaatinde olanlar, sürece dâhil olan herkesi bu aktörlerle ilişkisine göre derecelendiriyor: Zaten onların adamı olmak, satılmışlık, kandırılmışlık, aymazlık veya basiretsizlik şeklinde bir sıralama. Sahaya ağırlık verenler ise sosyolojiyle uyumsuzluk, alan realitesini anlayamamak, yabancılık ya da hakikate toslamak gibi zaaf kategorileri sıralıyor.

Yenileni dövmek en kolayı
Uzunca bir süredir ama özellikle son hafta içinde Suriye tartışmalarında, sürece dâhil olan aktörlerin etkinliği (ya da etkisizliği), kazanç ve kayıp değerlendirmesi gibi başlıklarda, yukarıda özetlediğim ayrımlar fazlasıyla geçerli. Bir kanat, zaten yıllar önce saptanmış bir yol haritasına (BOP) uygun ilerleyişten hâlâ bahsediyor ama bu yolculukta trenden indirilenleri, satılanları ve kandırılanları hikâyeye ekleyerek. Diğer tarafta ise güç abartısı (şımarıklık), saha realitesinin dışına düşmek gibi koşulların doğru analiz edilmemesinin bu sonucu ürettiğinden bahsediliyor. Suçlamalar, alaylar, nispetler eşliğinde faturalar çıkarılıyor veya madalyalar dağıtılıyor. Bu negatif değerlendirmelerin yanında, hem “oyun kurucuların” tercihleri hem saha realitesinin dayatmasıyla durumun yeniden değişebileceğine dair iyimserliklere de hâlâ rastlanıyor. Bazısı teselli, bazısı heves. Elbette bu tartışmaların odağında SDG ve genel olarak Kürt hareketi yer alıyor. Çünkü bütün süreçleri (sonuçları) “kaybeden” taraf üzerinden açıklamak daha konforlu ve “güvenli”.

Oynanmış maç (veya bitmiş seçim) hakkında yorum yaparken kaybeden tarafın eksilerini işaret etmek –çok eşitsiz– avantaj sağladığı için sık başvurulan bir yöntem. Herhangi biri için “şu nedenle kaybetti” saptaması yapmanın en azından yarısı peşinen doğru. Yenilmiş olan (veya kabul edilen), ne söylense hak etmiş sayılmaya fazlasıyla müsait. Yenilmişin hatasına yüklenmek, kolay inandırıcılık dışında; mağlup tribünlerin kızgınlığını ve yenen takımın tatminini de büyütüp yanına çekiyor. Suriye ve süreç tartışmalarında da hem “oyun kurucular” penceresinden konuşanlar hem “saha analizcileri”, yenilenin (kaybedenin) hataları üzerine uzun uzun değerlendirmeler yapıyor. “Ben demiştim” övünmelerinin çoğu da aynı yönü işaret ediyor. Bu kestirme yolun tek sorunu haksız yüklenme değil. Asıl problem, hadisenin gerçekleşme dinamiklerini sınırlı parametreyle açıklamak ve gerekçeleri konusunda yanlış ağırlıklara hükmetmek. Sonuçtaki daha belirleyici faktörler (aktörler), “sorumlu” bulup rahatlama veya alkış alma kestirmesi yüzünden gölgeye kaçabiliyor. Birilerinin kendi başına gelendeki sorumluluğunu elbette görmek gerekir ama başka her şeyi görmezden gelerek değil.
“Doğaçlamaya” ne kadar izin var?
Yazılarımı ve yayınlarımı takip edenler, her şeye muktedir oyun kurucuların yönettiği bir dünyaya veya gizli bir odadaki düğmelere basılarak başlayıp bitirilen komplolara pek inanmadığımı bilirler. Ancak böyle bakmaktan uzak durmak, bütün gelişmelerin yolda şekillendiği ya da bütün aktörlerin belirleyici katkısının denk (ya da yakın) olduğu anlamına gelmiyor. Gerçek –pek sevilmese de– bu ikisinin arasında bir yerlerde. Başka bir düzeyde ve zamanda kararlaştırılan, mutabakata varılan tercihler; planlar, operasyonlar, stratejiler, çoğu zaman alan dinamiklerini zaten baştan alet çantasına katıyor. Suriye ve Türkiye’deki “süreç”, her geçen gün daha çok veriyle doğrulandığı ama aslında başından itibaren pek de saklanmadığı gibi, biraz böyle şekillendi. Adı çok geçen, sahne ışıkları altında olan pek çok aktörün, daha baştan süreçteki rolleri sınırlanmıştı. Kullanılan ya da kullandırılan her fırsat da, hareket serbestisinden ve etki imkânlarından eksiltti. Çıkış planı veya tasfiye operasyonları gibi radikal hamlelerde inisiyatiflerin daraltılması tasarımın en önemli parçası. Nitekim böyle süreçler, aktörleri sadeleştirip rolleri daraltarak başlıyor işe. Suriye’de Mazlum Abdi’nin, Türkiye’de DEM’in ciddi taktik ve stratejik hataları elbette önemli ama iddia edildiği kadar belirleyici mi?
Trump’ın Suriye’den çekilme planından başlayıp Ortadoğu için Sykes-Picot’nun sonu açıklanmasına, İbrahim Anlaşmalarından alıp Hamas saldırısına, Arap Baharından yola çıkıp Şara’nın yaratım sürecine kadar geniş bir alana ve kronolojiye bakınca, aktörlerin sıklet uçurumu, kuvvetli ve kararlı arka plan kendini hemen gösteriyor. Strateji değişiklikleri de çok gizli sayılmazdı aslında: Oval Ofis’e çağırılanlarla yapılan meşruiyet alışverişinin, alanda yer ve vekil güç tutmaktan daha elverişli hâle gelmesi herkesin gözü önünde yaşandı. Mesela sadece Arap aşiretleri meselesine baksak bile: ABD tercihinin mi alanı hareketlendirdiği, alanın mı bu tercihi tetiklediğine karar vermek biraz zor. Öcalan’ın söylediği “Gazzeleşme tehlikesi” neyin uyarısı sayılmalı? Böyle bir tasarımın içinde tercih gerekçeleri ile alanın hakikatlerinin payını hakkıyla bölüştürmek güç. Ortaya çıkan sonucu sadece Mazlum Abdi’nin değerlendirme ve zamanlama hatalarıyla ya da SDG-PKK hattındaki çatlaklarla açıklamak kolay değil. Bütün bunlar hata yaptıkları için mi oldu veya yapmasalardı başka türlü olur muydu? Bu soruların cevapları sadece sonuca bakarak bulunamaz. Bazen birileri için ciddi sonuç doğuran kararların gerekçeleri, sanıldığı kadar onlarla ilgili olmayabiliyor.

“Sürecin devamı” meselesi
Türkiye’deki süreç açısından da aynı durum söz konusu. Şimdilik pek revaçta olmasa bile yakında açılacak güncel tartışma, “sürecin geleceği” olacak. Kimileri zaten hiç olmayan sürecin tamamen bittiğine kani, kimileri Suriye kamburundan kurtulan sürecin asıl şimdi başlayacağı fikrinde. Ağırdan alarak zamanı iyi kullanan iktidarın (Erdoğan’ın) şimdiye kadar sakındığı adımları sıklaştıracağını söyleyenler bile var. “Süreç mi kaldı?” itirazlarını duymak da zor değil. Hâlâ derdinin ne olduğu konusunda uzlaşılamayan sürecin, devam edip etmeyeceği başlatılmasındaki nedene ve beklenen sonuca bağlı. Başından itibaren, “çözüm” gibi bir ön ekle birlikte düşünülmesi hiç gerekmeyen ama çok ciddi sonuçları hedefleyen bir süreçten bahsetmek gerekiyor. Suriye-süreç ilişkisi konusunda tam bir mutabakat olmasa bile; Rojava’da olanlar, sürecin gerekçesi ve hedefi konusunda daha çok şey öğretti. Bahçeli’nin Kürt sorununu konuşmadan “tarihi realite” olarak tanımladığı, Hakan Fidan’ın Suriye’de SDG için “görev listesi” çıkardığı ve Öcalan’ın zorunluluk olarak tarif ettiği bir kronoloji işledi, işliyor. Nereden bakıldığına bağlı olarak bunun için, “exit plan”, “tasfiye operasyonu” veya “yeni stabilizasyon” ismi tercih edilebilir.

Sürecin akıbeti hakkında tartışırken, aslında zaten bir şekilde devam ettiğini de gözden kaçırmamak gerek. Elbette baştan itibaren olduğu gibi devam edenin, “çözüm” gibi bir niyet, müzakere gibi bir yöntem ve “normalleşme” gibi bir sonuçla zorunlu bir ilişkisi, hatta yakınlığı yine görünmüyor. İki ay önce yapılan İmralı görüşmesinin tutanaklarının şimdi yayımlanması, iki hafta önce Öcalan’ın Bahçeli’ye gönderdiği kilim fotoğrafının şimdi servis edilmesi; Ahmet Özer’e ve “kent uzlaşısına” verilen hapis cezası ve her kesimde değişen dil; Erdoğan’ın Halep’te konuşulan Türkçe ile –sahanın hangi realitesine uygun bulduğu için– övünmesi; Trump’ın “parasını ödedik, borcumuz yok”, Barrack’ın “artık ihtiyaç kalmadı” açıklamaları; hem iktidar hem Kürt siyaseti tarafında yaklaşım çatlaklarının devamı, hatta genişlemesi… Listeyi daha da uzatmak mümkün ama birkaç güne sığan bu hadiseler, sürpriz gelişmenin kendiliğinden yarattığı artçı reaksiyonlar gibi durmuyor. “Plana sadık” ilerleyişin devam ettiğini düşündürüyor. “Terörsüz Türkiye” ile “siyasetsiz Türkiye” arasındaki araçsal ilişki ve askerî tasfiyeyi siyasi tasfiyenin izlemesi ihtimali belirginleşiyor. Duygusal kırılmayı köpürtmek çabası, bir komplikasyondan ziyade arzu edilen bir netice gibi. Bu yüzden hatalarıyla bu sonuca zemin hazırlayanları didiklemek kadar, sürecin tasarımcılarının hâlâ devam eden niyetlerini –basit hesap indirgemesinden kaçınarak– artık daha fazla konuşmak gerek.














