Transatlantik: ABD’nin gündemini ICE belirliyor | Suriye’de anlaşma oluyor mu?

ABD’de göç, güvenlik ve siyaset tartışmalarının merkezinde ICE yer alıyor. ICE politikaları ABD iç siyasetini nasıl şekillendiriyor? Kamuoyunda neden bu kadar tartışılıyor? Öte yandan Suriye’de olası bir anlaşma iddiası gündemde. Bölgesel aktörler ne istiyor, ABD ve Avrupa’nın pozisyonu ne? Türkiye bu denklemde nerede duruyor? Ruşen Çakır, Gönül Tol ile birlikte ABD ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendiriyor.

ABD’nin Minneapolis kentinde ICE mensupları gözaltı operasyonu sırasında bir erkeği vurarak öldürdü. Sosyal medyada paylaşılan videolarda 8-10 civarında ICE mensubunun kişiyi zorla yere yatırarak gözaltına almak için boğuştuğu görüldü.

Videoda bazı ICE mensuplarının söz konusu kişiyi yumruk ve tekmelerle darp ettiği sırada önce tek el silah sesi duyuldu, ardından peş peşe 9-10 el ateş edildiği kaydedildi. Gözaltına alınan kişi yerde hareketsiz kalırken videoyu çeken kişi “Kahretsin, yine birini öldürdüler, şaka mı yapıyorsunuz?” dedi.

Yerel medyaya konuşan görgü tanıkları, göğsünden vurulan kişiye kalp masajı yapıldıktan sonra ambulansla hastaneye kaldırıldığını aktardı. AP’nin elde ettiği hastane kaydında vurulan kişinin 51 yaşındaki bir erkek olduğu ve hayatını kaybettiği belirtildi.

ABD İç Güvenlik Bakanlığı Sözcüsü Tricia McLaughlin, Associated Press’e yaptığı yazılı açıklamada vurulan kişinin iki şarjörlü bir ateşli silah taşıdığını belirterek olaya ilişkin incelemelerin sürdüğünü söyledi. İç Güvenlik Bakanlığı, vurulan kişinin üzerinden çıktığı söylenen bir tabancanın fotoğrafını da yayımladı.

Transatlantik: ABD’nin gündemini ICE belirliyor | Suriye’de anlaşma oluyor mu?
Transatlantik: ABD’nin gündemini ICE belirliyor | Suriye’de anlaşma oluyor mu?

Krizi tırmandıran dil: “Katliam planlıyordu”

Alex Pretti’nin öldürülmesinin ardından ilk ve en sert açıklamalar Bovino’dan geldi. Bovino, Pretti’nin federal ajanları “katletmeyi planladığını” ve “maksimum zarar vermek istediğini” öne sürdü. Bu söylem, Pretti’yi kamuoyunda bir “iç terörist” olarak çerçevelemeyi hedefliyordu.

İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem de benzer bir çizgide, Pretti’nin “zarar vermek istediğini” ve elinde silah bulunduğunu savundu. Trump’ın kıdemli danışmanlarından Stephen Miller ise Pretti’yi “olası suikastçı” olarak tanımladı.

Ancak bu anlatı, olay yerinden paylaşılan çok sayıda video ile hızla sorgulanmaya başladı. Görüntülerde Pretti’nin elinde silah değil cep telefonu olduğu, federal ajanları kaydettiği ve yere itilen bir kadına yardım etmeye çalıştığı görülüyordu. Pretti’nin ailesi, yönetimi “mide bulandırıcı yalanlar” yaymakla suçladı.

Transatlantik: ABD’nin gündemini ICE belirliyor | Suriye’de anlaşma oluyor mu?
Transatlantik: ABD’nin gündemini ICE belirliyor | Suriye’de anlaşma oluyor mu?

Kim, ne tepki gösterdi?

Pretti’nin katledilmesine başta eski ABD’li başkanlar olmak üzere çok sayıda siyasetçi, kurum tepki gösterdi.

Eski ABD Başkanı Barack Obama ve eşi Michelle Obama, sosyal medya üzerinden ICE görevlisinin Alex Pretti’yi katledişi ile ilgili bir açıklama paylaştı.

“Yaşanan bu trajedinin tüm Amerikan halkı için göz açıcı olması gerektiğini düşünüyorum” ifadesini kullanan Obama, Amerikan toplum değerlerinin tehlikede olduğunu aktardı. Açıklamasında barışçıl protestolara olan desteğini ifade eden Obama, “devletin hukuksuzluklar karşısında sorumlu tutulması” gerektiğini hatırlattı. 

Bir diğer tepki ise 42. ABD Başkanı Bill Clinton’dan geldi. Clinton, ICE’ın son zamanlardaki eylemlerinin kesinlikle kabul edilemez olduğunu vurguladı.

X platformunda paylaştığı açıklamasında Renee Good ve Alex Pretti isimlerini de kullanan Clinton, “ulusumuzun bize, yani halkımıza ait olduğunu göstermek bizim elimizde” dedi.

ABD Senatosu Azınlık Lideri, Demokrat Parti üyesi Chuck Schumer ise yürürlüğe girmesi planlanan kapsamlı bir yasa tasarısına ithafen, İç Güvenlik Bakanlığı için öngörülen finansman tasarısı dahil edildiği takdirde Senato üyesi Demokratlar tasarının ilerlemesi için gerekli oyları vermeyecek” dedi.

Bu yasa tasarısına göre 64.4 milyar dolar İç Güvenlik Bakanlığına ve bunun 10 milyar doları ise bakanlığa bağlı olan ICE’a ayrılacak. 

Alex Pretti’nin de üyesi olduğu Amerikan Devlet Çalışanları Federasyonu, X hesabında kurum başkanının sert tepkisini içeren bir mesajı paylaştı. 


Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Ömer Taşpınar yok. Gönül Tol’la, ağırlıkla Suriye’yi ama biraz da Amerika Birleşik Devletleri’ni, oradaki Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatı ICE’ı konuşacağız. Gönül merhaba. 

Gönül Tol: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Öncelikle Suriye’den başlayalım. Mutabakat oldu olacak gibi gözüküyor sanki. Taraflar anlaşıyorlar diye biliyoruz. Halihazırda ateşkes sürüyor. Birtakım karşılıklı şikâyetler oluyor ama çok ciddi bir gerilim yaşanmıyor gibi gözüküyor. Olay, en azından bir süreliğine de olsa çözülecek diyebiliyor muyuz? 

Gönül Tol: Dün Şam ve Suriye Demokratik Güçleri’nin yeniden bir araya geldiği konusunda bir açıklama yapıldı. 18 Ocak’ta SDG’nin ulusal kurumlara entegrasyonu konusunda bir uzlaşı sağlanmıştı. Fakat detaylar hâlâ çok muğlaktı ve 18 Ocak anlaşmasının detaylarını konuşmak üzere taraflar bir araya geldi. Tabii bütünüyle sahadan doğru bilgi almak kolay değil. Şam tarafı çok daha ümitli gibi, dün Reuters‘ın bir haberi vardı ve “uzlaşıya yakınız” diyordu. Ama Kürt tarafından bazı kaynaklar hâlâ uzun bir yol olduğunu, detaylar konusunda anlaşılamadığını söylüyorlar. 

Ruşen Çakır: Peki, sonuçta SDG’nin çatışma nedeniyle çok şey kaybettiği muhakkak. 

Gönül Tol: Evet. 

Ruşen Çakır: Yine bir başka muhakkak olan husus, Amerika Birleşik Devletleri’nin tercihi olmasaydı, iş bu noktaya gelmeyecekti. Bunlar çok açık bir şekilde şu anda elimizde duruyor. Bir diğer husus İsrail. İstersen biraz İsrail’i konuşalım, sonra Türkiye’ye tekrar döneriz. İsrail ile Şam yönetiminin Paris’te anlaştığı şeklinde bir tasvir var biliyorsun, ülkenin güneyi ile ilgili bir anlaşma yapıldı ama genel olarak birtakım anlaşmalar da yapıldı ve hemen ardından Halep operasyonu başladı. “İsrail göz yumacak, Kürtlerin, SDG’nin yardımına gelmeyecek” dendi. Bu önermeler sence teyit edilmiş halde mi? 

Gönül Tol: Sadece Paris’te değil, başka yapılan toplantılarda da Şam’ın SDG’ye karşı böyle bir operasyon yapacağı ve İsrail’in buna karışmaması gerektiği, buna dair bir uzlaşıya varıldığı söyleniyor. Bu arada Türkiye’nin de Amerika üzerinden defalarca İsrail’e mesaj gönderdiği ve bu operasyonda SDG’nin yanında duracak bir hamle yapmamasını istediği söyleniyor. Tabii artık resim ortada. İsrail, SDG’ye yapılan bu operasyonun ardından doğru düzgün açıklama bile yapmadı. Dolayısıyla sessiz bir uzlaşı olmuş görünüyor. Ama ondan önce şunu söyleyeyim: SDG, YPG ve daha geniş anlamda Suriyeli Kürtler arasındaki beklenti, “İsrail, Dürzileri korumak için Şam’la savaştı” yönünde olmuş olabilir. Hatırlayalım, İsrail, ülkenin güneyinde yaşayan Dürzi azınlığı korumak adına Şam Güçleriyle askeri operasyona girmişti. Suriye içerisinde yaşayan pek çok Kürt, bunun benzeri bir operasyonu Kürtleri korumak için yapacağına inandı. Ben bunun hiçbir zaman gerçekçi olacağını düşünmedim. Evet, diplomatik kanallar vardı, İsrail, özellikle Netanyahu hükümeti Kürtlere “Biz yanınızdayız” diyerek mesajlar veriyordu, mesela hep “azınlıklar” diyordu, Suriye politikasının çerçevesini anlatırken İsrailli yetkililer sadece “Dürziler” demiyordu; “Biz azınlıkları korumak için de aynı zamanda Suriye’deyiz” diyordu. Tabii bu beklentileri artırmıştı. Fakat ben bunun hiçbir zaman Dürzileri korumak için yapılan türden bir operasyona dönüşeceğini düşünmemiştim. Nitekim, geçen haftadan beri Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan ve buradaki İsrail Büyükelçiliği’nden yetkililer çeşitli düşünce kuruluşlarında toplantılara katılıyor ve bunu doğruluyorlar; “hiçbir zaman böyle bir niyet yoktu” diyorlar.  Fakat gelinen noktada artık SDG içerisindeki “İsrail bizi korur” beklentisi dahi Şam’la müzakerelerde bir yavaşlamaya neden oluyordu. Bugün gelinen noktada bu konuda bir kafa karışıklığı kalmamıştır herhalde. İsrail’in Suriye içerisinde Kürtleri korumak için hiçbir şey yapmayacağına dair artık çok net bir resim ortaya çıkıyor. Bu konuda bir uzlaşı söz konusu. SDG konusunda Ankara’nın nerede olduğunu zaten biliyoruz. Ama Amerika ve İsrail arasında da bir uzlaşı söz konusu. Tabii bu durum SDG’yi çok zor bir noktaya itiyor. 

Meselenin Türkiye boyutunu da düşünürsek: Erdoğan’ın Suriye’ye baktığında gördüğü iki temel problem vardı. Birinci problem, Kürt özerkliği ve SDG’nin entegre olmaması, 10 Mart Anlaşmasının imzalanmamasıydı. İkincisi de, İsrail’in Suriye içerisindeki askerî varlığı ve operasyonları, Ankara’nın Suriye’de yapmak istediği şeylerin altını oyuyordu. Bir tanesi Öcalan süreci. Biraz önce söylediğim sebepler yüzünden İsrail’in varlığı bu süreci yavaşlatıyordu. İkinci problem ise, Ankara’nın Şam’la daha yakın bir savunma işbirliği ve askeri varlığını genişletmek istemesiydi. Mesela Türkiye, Esad devrildikten sonra Suriye içerisindeki bazı üsleri kontrol etmek istedi, radar yerleştirmek istiyordu. İsrail buna hep karşı çıktı. Sadece karşı çıkmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’nin gözden geçirdiği üç üssü bombaladı. Ardından İsrailli yetkililer, “Buraları bombaladık çünkü buraların Türkiye’nin kontrol ettiği bir alan hâline dönüşmesini istemiyoruz” demişti. 

Dolayısıyla, Erdoğan açısından, belki SDG düğümü çözülmeye çok yakın, fakat hâlâ çözülmemiş bir şey var. O da İsrail’in Suriye’deki varlığının geleceği. Bu noktada, bizim İsrail ve Şam arasındaki müzakerelerin ne durumda olduğuna odaklanmamız gerekiyor. Anladığımız kadarıyla birkaç gün içerisinde taraflar yeniden bir araya gelecek. Paris’te bir toplantı yapılmıştı ama toplantıda varılan uzlaşının metni çok muğlaktı. Bir güvenlik anlaşması mı, daha geniş çerçeveli bir anlaşma mı bilmiyoruz. Fakat anladığımız şu ki, Trump, Şam ve İsrail’in bir an evvel barış anlaşmasına varmasına önem veriyor. Hatta Trump’a yakın isimler, Trump’ın hayâlinin, Netanyahu ve Ahmed eş-Şara’yı bir araya getirip, kameralar önünde bir barış anlaşması imzalatarak tarihe geçmek olduğunu söylüyor. Hatta Suriye’yi İbrahim Anlaşmalarının bir parçası haline getirmek. Trump’ın istediği şey bu. Bu nedenle de tarafları bir an evvel bu anlaşmaya, uzlaşıya varmaları konusunda itiyor. 

Peki bu anlaşmanın çerçevesi nedir ve Türkiye için neden önemli? Çerçevesi konusunda tarafların arasında halen bir yarık var. Şam, 8 Aralık 2024’te Esad devrildikten sonra, İsrail’in Suriye içinde işgal ettiği, kontrol ettiği yerlerden çekilmesini istiyor. Bunun içerisinde Golan Tepeleri de var. Golan Tepeleri konusu biraz sorunlu. Golan Tepeleri ne olacak? İsrail Golan Tepeleri’nin belli kısımlarından çekilebilir mi, bu konuda müzakere hâlâ devam ediyor. Ama Şam 1974 Anlaşmasına dönülmesini, İsrail’in çekilmesini istiyor. İsrail çekilmek istemiyor. Özellikle İsrail  Ordusu, bırakın Golan Tepeleri’nin tamamından çekilmeyi, bir kısmından dahi çekilmek istemiyor. Ayrıca, Şam’ın güneyinde ciddi bir askerden arındırılmış bölge oluşturulmasını istiyor. Bu, egemen bir devlet olmaya çalışan Şam için kolay kabul edilebilir şeyler değil. Ahmed eş-Şara, bir orta nokta olarak Golan Tepeleri’ni 25 yıllığına İsrail’e kiralayabileceklerini söyledi. Bütün bunların detayları bir sonraki toplantıda konuşulacak. 

Ruşen Çakır: Burada bir hususu vurgulamak istiyorum: Özellikle yeni kuşak için Suriye- İsrail meselesi anlamlı ve heyecanlı olmayabilir ama mesela ben 64 yaşına geldim, Suriye deyince aklıma İsrail’le savaşan bir ülke gelir. Özellikle Lübnan’ı, Hizbullahı ve diğer İslami grupları. Tabii Hizbullah’ın öncesi de var. Oradaki kamplar vs. Suriye’de belli bir süreden sonra, İsrail’e karşı Arap milliyetçinin en önemli kalelerinden birisiydi. Mısır, Nasır zamanında öyle ama sonra geri planda kaldı, İsrail’le Camp David Sözleşmesi’ni imzaladı. Ama Suriye hep İsrail karşıtı. Bu, tarihsel bir anlaşma olacak olursa, olağanüstü bir şey, aslında Suriye’nin kendi tarihinden çıkışı gibi bir şey oluyor sanki. 

Gönül Tol: Tabii ama şimdi iki şey söylemek istiyorum. Evet, hep İsrail’e karşı bir ülke oldu ama aynı zamanda savaş derken onu doğru kullanmak gerekiyor. Çünkü 1974’te İsrail ve Suriye arasında imzalanan o anlaşma, aslında İsrail’in Arap komşularıyla imzaladığı bütün anlaşmalardan daha stabil oldu. Yani 50 yıl boyunca o yürürlükte oldu. İsrail içinde şöyle de bir söylem vardır: Mesela Baba Esad zamanında sessiz bir anlayış vardı; “Bizim en sağlam sınırımız Suriye ile olan sınırımız” denirdi. Dolayısıyla o anlaşmanın yürürlükte olması çok önemliydi. O anlaşma Esad’ın düşmesiyle birlikte yürürlükten kalktı ve Netanyahu’ya yakın bürokratlar -ki bu müzakereleri yürüten pek çok bürokratın bir kısmı, geçen hafta içerisinde Washington’daydı- ‘’Aslında Suriye, ‘’Hizbullah’a, Hamas’a, İsrail’e’’ ölüm diyen İslami Cihat gibi gruplara alan açması noktasında bizim için problemliydi. Ama onun dışında, Esad Ailesi, sınırın stabil olması anlamında bizim en güvendiğimiz Arap müttefiklerimizden biriydi” diyorlar. O nedenle şu anda bu kadar endişe var. Çünkü birden, İsrail için bambaşka bir arka plandan gelen bir cihadi isim Şam’da oturuyor. Böyle bir endişe var. O yüzden, Suriye ve İsrail arasında o 50 yıl hükmünü korumuş ve her iki tarafın da işine yaramış o anlaşmaya dikkat etmek lazım. Pek çok insanın merak ettiği, o anlaşmaya dönülüp dönülemeyeceği. Şimdi bunlar konuşuluyor. 

Türkiye için bu neden önemli? İsrailli yetkililer, “Bizim bütünüyle askerimizi Suriye’den çekmemiz mümkün değil” diyor. Bunun üstünde bir konsensus var aslında. “Biz çekilemeyiz” diyorlar. Burada belirleyici olacak olan, Trump’ın nerede durduğu. Golan Tepeleri konusunda Trump’ın hiçbir problemi yok; İsrail Golan Tepeleri’nde kalabilir. Fakat Şam’ın güneyinde bütünüyle bir askerden arındırılmış bölge oluşturulması, sonra 8 Aralık’tan itibaren işgal ettiği diğer yerlerden çekilmesi konusunda Trump ne diyecek, bilemiyoruz. Suriye’de Netanyahu’nun ne yapacağını, Trump’ın ne isteyeceğini anlamak için, aslında birkaç dosyaya daha bakmak gerekiyor. Nedir o? Lübnan, Gazze ve İran dosyası. Bu dosyaların hiçbirinde İsrail’in çok manevra alanı yok. Netanyahu hükümetinin, iç siyasi saikler nedeniyle buralarda çok daha şahin bir politika izlemesi gerekiyor. Mesela Lübnan’la da bir anlaşma imzalandı gûya, fakat İsrail, Lübnan’da da bir sürü yeri işgal etti. Lübnan’daki işgal ettiği yerlerden çekilmesi Netanyahu açısından ve iç siyaset için çok daha zor. Çünkü İsrail hükümeti “Biz Lübnan’dan ne zaman çekiliriz? Bu Kasım’da imzalanan anlaşma ne zaman yürürlüğe girer? Hizbullah bütünüyle silahsızlandırılırsa” diyor. 

Bir taraftan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Halil Avn, gerçekten Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını istiyor, Lübnan halkı da bunu istiyor. Fakat bu yapılamıyor. Çünkü birincisi Lübnan Ordusu çok zayıf. İkincisi, Avn gibi siyasetçiler bir iç savaş olmasından korkuyor. O nedenle Hizbullah silahsızlandırılamıyor. Hizbullah’ın silahsızlandırılamadığı bir durumda, İsrail’in burada “karşı tarafa” ya da Amerika’ya taviz vermesi söz konusu değil. Şimdi Gazze’de de ikinci aşamaya geçildi. Gazze meselesi İsrail iç siyaseti açısından çok önemli. Bu yıl İsrail’de seçimler var. Orada da taviz veremiyor. İran konusunda da çok taviz veremiyor. Şimdi mesela bir sürü Amerikan destroyeri, uçak gemisi bölgeye gitti, “İran’a saldırıldı, saldırılacak” deniyor. Şimdi İsrail ve Amerika İran saldırısını konuşuyor. Dolaysıyla Netanyahu bir sürü dosyada sıkışmış durumda; çok taviz verebilecek bir durumda değil. Tek taviz verebileceği yer Suriye. Hem Trump’a hem bölge ülkelerine “Ben aslında diplomasiden yanayım” diyebileceği bir yer. Bunun bizim için bir kredibilitesi yok ama Trump için olabilir. Dolayısıyla Suriye’de yapılacak anlaşmada, Ahmed eş-Şara’nın ve Trump’ın taleplerine daha yakın olabilir. 

Bu, Türkiye için ne demek oluyor? İsrail, askerinin bir kısmını çekebilir. Fakat tamamını çekmediği bir durumda, Ankara bu konuda ne düşünür? Benim yorumum, SDG meselesi çözüldükten sonra -artık SDG çökmüş diyebiliriz, YPG diyelim- ben, Ankara’nın, İsrail’den bütünüyle çekilmesini isteyeceğini düşünmüyorum. Yani Suriye’de bir parça İsrail askerî varlığı kalabilir, çünkü İsrail’in bütünüyle askerini çektiği bir Suriye’de bütün gözler Türkiye’ye odaklanacak. Türkiye’nin orada on binlerce askeri var. O yüzden bence Ankara, kuzeyde Türkiye’nin, güneyde İsrail’in etki alanının olduğu bir Suriye’yi isteyebilir.

Ruşen Çakır: Hatırlar mısın, bir ara, iç savaş öncesi, Erdoğan’ın hem İsrail’le hem de oğul Esad’la arası iyiydi ve ikisini barıştırmaya talip olmuştu. Suriye ile İsrail’i barıştırma gibi bir dönem olmuştu. Şimdi senin anlattıklarını dinleyince, sanki, Suriye, Türkiye ile İsrail’i barıştırıyor gibi bir olay var. Bölgede Türkiye ile İsrail arasındaki gerginlik ne kadar sürebilir? Tarihe, iki ülke ilişkilerine ve şu anki Trump faktörüne baktığımız zaman -hatta Trump Erdoğan’la ilgili Netanyahu’ya laflar etti- tam açık bir şey olmasa bile, Hamas saldırılarının öncesinde Netanyahu’yla görüşmüşlerdi, hatta Türkiye’ye gelecekti, ertelendi. Suriye üzerinden Türkiye-İsrail yakınlaşması gibi bir olay çok mu abartılı olur?

Gönül Tol: Zaten oldu bu Ruşen. SDG’ye olanlar, bence bütünüyle İsrail’in oluru olmadan olmazdı. Kilit nokta, Arap aşiretlerinin çekilmesi vs, orada çok daha büyük faktörler var, ama nihayetinde İsrail’in de olurunun olduğu bir denklemde buluşuldu ve biz bu denklem sayesinde buradayız. Dolayısıyla, hâlihazırda zaten bir uzlaşı söz konusu. İsrail ve Türkiye, Suriye dosyasında 8 Aralık 2024’ten bu yana olmadıkları kadar aynı noktadalar.  Ankara haklı olarak, İsrail’in eli Suriye’de zayıfladı gibi görüyor. Çünkü SDG’ye yapılan bütün bu operasyonlar Ahmed eş-Şara’nın elini çok güçlendirmiş durumda ve Trump her fırsatta eş-Şara’nın arkasında olduğunu söylüyor. 

İkincisi, Türkiye’nin de eli güçlendi. Sadece SDG meselesinde değil. Mesela Türkiye bir radar konuşlandırmak istiyordu ve İsrail buna karşı çıkıyordu. Geçenlerde Şam Havaalanı’na Türkiye, ASELSAN’ın ürettiği bir radarı konuşlandırabildi. Sivil kullanım için deniyor ama, İsrail’de “Bu radar, bizim Suriye hava sahasındaki hareketlerimizi kısıtlayacak” tartışması var. Türkiye bunu yapabildi. Türkiye ve İsrail, Suriye’de artık yakın bir durumdalar ve İsrail’in eli zayıflamış durumda. O yüzden zaten söylediğin şey hâlihazırda oldu. Şimdi İsrail, “çekilelim mi çekilmeyelim mi” tartışmasında. Bu tartışmada şahinler ve daha ılımlı bir kesim var. Diyorlar ki: “Eğer Suriye içinde kalmaya devam edersek, bu durum Ahmed eş- Şara’nın Ankara’ya güvenlik ihtiyacını artıracak. Dolayısıyla biz Suriye içerisinde kalarak, aslında Şam’ı Ankara’ya çok daha muhtaç bir yere itiyoruz.” Böyle de bir tartışma var. Bütün olanları bu çerçeveden de görmek gerekiyor. İsrail-Türkiye ilişkilerine bakınca, tabii ki Suriye dosyası Türkiye iç siyaseti açısından en önemli dosyalardan biri, ama tek dosya değil. Şu anda Türkiye ve İsrail arasında adı konmamış bir uzlaşı olabilir, ama bu iki ülkenin çatıştığı başka dosyalar var. Doğu Akdeniz’den tutun, Afrika Boynuzu’na, Kızıldeniz’e kadar pek çok sahada bu iki ülke çatışıyor. İsrail yanına Birleşik Arap Emirlikleri’ni de almış durumda. O nedenle Suriye dosyası çözülse dahi, iki ülkenin çıkarlarının çatıştığı pek çok saha var ve bu da normal, çok dramatik bir şey değil.

Ruşen Çakır: İstersen Suriye üzerinden Türkiye’ye bir bakalım. Burada ilginç şeyler oluyor. “Kırılma” lafı çok kullanılıyor, özellikle Kürtler için, yaşananları kırılma olarak gören çok kişi var. Süreç sarsıntıda mı, ne olup bitecek? Çünkü kimilerine göre süreç zaten Suriye için yapılıyordu ve Suriye meselesi Ankara’nın istediği gibi oldu.

Gönül Tol: Evet.

Ruşen Çakır: Diğer yandan, Kürtler sürece temkinli bir iyimserlikle bakıyorlardı, ama artık o iyimserlik pek kalmadı. Suriye’de yaşananlardan ve Türkiye’deki tepkilerden ciddi şekilde rahatsız olmuş durumdalar. O ‘’kardeşlik projesi’’ meselesine ciddi soru işaretiyle bakıyorlar. Tabii bundan Öcalan da olumsuz anlamda darbe aldı. Sen oradan nasıl görüyorsun? Türkiye’de süreç kaldığı yerden devam eder mi yoksa artık gereği kalmadı mı?

Gönül Tol: Öcalan’ın eli çok zayıfladı bence. Neden? Birincisi, Öcalan hep “Mazlum Kobani benim oğlum gibidir, benim dediğimi dinler” diyordu. Ama 10 Mart Anlaşmasının üstünden neredeyse bir yıl geçti. Abdullah Öcalan Suriye tarafına “10 Mart’ı hayata geçirin” demesine rağmen, anlaşma hayata geçmedi. Bu, Öcalan’ın SDG üzerinde o kadar da büyük bir etkisinin olmadığını gösteriyor. Bu anlamda eli zayıfladı. Mevcut konjonktürde elini zayıflatan ikinci şey şuydu: Kürt sokağındaki tepkiden bahsettin; haksız bir tepki değil. Rojava, her zaman nerede olursa olsun Kürtler için çok önemliydi, Kürt milliyetçiliğinin neredeyse bir sembol ismi oldu. O yüzden, orada olanların duygusal bir kopuşa sebep olması çok anlaşılır. Bu kopuşu en son 2014’te, Erdoğan ‘’Kobani düştü düşecek’’ dediğinde görmüştük; Kürtler sokaklara çıkmıştı Kobani protestoları için. O yüzden bu duygusal kopuşu anlayabiliyorum, bu normal. Ama bugün geldiğimiz noktada SDG ile Şam’ın anlaşmaya varıp varmayacağını konuşuyoruz. SDG’nin elinde çok fazla alternatif yok. Bu anlaşmaya varılmazsa, Şam güçleri, SDG’nin elinde kalan azıcık toprak parçasını da alacak ve maalesef Kürtlerin, sivillerin ölmesi, onlara karşı katliam yapılması da söz konusu. Bu, Ahmed eş-Şara için de iyi bir resim olmayacak, onu da söylemek lazım. Bu ihtimal dahilinde. Allah korusun, Kürtlere karşı böyle bir katliam yapıldığında, maalesef 2014-2015’te olduğu gibi uluslararası dünyanın onların arkasında birleşme ihtimali de düşük bence. O nedenle SDG’nin bir şekilde uzlaşıya varması ve bu ateşkesin korunması gerekiyor. Anlaşma olursa da, bu özerklik projesinin ve SDG’nin bütünüyle çöküşünün kabulü anlamına gelecek. O nedenle, bu, Kürt milliyetçiliğinde de önemli bir dönüm noktası. 

Öcalan’a dönersek: Bence Kürt sokağından da Öcalan’a karşı tepki geliyor. Çünkü bu açılım süreci başladığında Kürtlerin varsayımı, Erdoğan’la bu anlaşmayı yapalım, tamam, ama beklenti Suriye’deki kazanımların korunacağı yönündeydi. Belki çok gerçekçi değildi ama böyle bir beklenti vardı. O yüzden bugün Kürtler içinde önemli bir kesim “Elimizde avucumuzda ne varsa Suriye’de kaybedeceksek, neden Erdoğan’la masaya oturduk?” hayâl kırıklığını duyuyor.  Bu da Öcalan’ın elini zayıflatan ve zor bir duruma sokan bir şey. Ama bundan önce gördüğümüz gibi Öcalan çok pragmatik olabilen bir lider. Kasım ayında Şam, SDG’ye saldırıları başlattığında dahi, Abdullah Öcalan, sürecin devam etmesi ve 10 Mart Müzakerelerinin hayata geçmesi gerektiğini savunuyordu. Ben, şiddet ve Kürtlerin öldürüldüğü bir vahşet senaryosu ortaya çıkmazsa, Öcalan’ın sürecin devam etmesini isteyeceğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Biraz da sizin oralara gelelim. ICE, yine Minnesota’da Amerikan vatandaşı ikinci bir kişiyi öldürdü ve büyük tepkiler var. Türkiye böyle şeyleri çok yaşadığı için, Trump’ın ortamı gerginleştirip ara seçimleri iptal etmek istediğine dair komplo teorileri var, orada da var mı bilmiyorum. Bu olup bitenler Trump’ı olumsuz mu etkiliyor yoksa tam tersine elini mi güçlendiriyor? Çünkü çok abes şeyler oluyor; göstere göstere ve her şey ortada. Sıradan bir insana olayı anlatmadan gösterdiğin zaman, kimin haksız olduğunu söyleyebileceği görüntüler var.

Gönül Tol: Gerçekten insanlık ve bu ülke adına çok utanç verici Ruşen. Minnesota’da, ABD vatandaşı Alex Pretti isimli bir hemşire, başka bir protestocuya yardım etmek üzere eğilirken, polis “silahını çekeceğinden korktuk” diyerek 10 kez ateş ediyor. Öyle bir durum yok. Korkunç bir şiddet bu. Ben bunun Trump’ı zayıflattığına inanıyorum. Mesela Reuters‘ın birkaç gün önce çıkan kamuoyu yoklamasında, göçmen meselesinde desteğin azaldığı görülüyor. Göçmen meselesi Trump’ın en popüler politikalarından biriydi. Seçildiğinde “Bir yılda 1 milyon kişiyi sınır dışı edeceğim” diyordu ve bu çok popüler bir söylemdi. Gerçi 1 milyon kişiyi sınır dışı edemedi, ancak 300 bin kişiyi edebildi, bunu da söylemiş olayım. Obama, 4 yıllık Başkanlık dönemi boyunca, 1 milyon insanı sınır dışı etmişti. Ve sokaklarda bu düzeyde bir şiddet olmadan bunu yapabildi. Trump’ın 300 bin insanı sınır dışı ettiği söyleniyor ve bunu korkunç dramatik ve insanlığa aykırı bir şekilde yapması Trump’a desteği iyice azaltıyor. Zaten desteği az.

Bu göçmen meselesi konusunda da pek çok kamuoyu yoklaması, Amerikan halkının ezici çoğunluğunun ‘’ICE artık sınırı aştı. Biz Trump’ın göçmen meselesini bu şekilde halletmesini istemiyoruz” dediğini gösteriyor. O yüzden Trump’ın eli zayıflıyor. Bu resme şunu da eklemek lazım: Kendi partisi içinden de eleştiriler geliyor Trump’a. Kendi partisi, ikinci başkanlık döneminin birinci yılında, temel politikalar konusunda çok büyük oranda arkasında durdu, göçmen politikasını da çok destekledi. Ama birkaç gün içerisinde gördüğümüz şey ilginç. Mesela Trump’a çok yakın, Nevada ve Utah’tan Trump’ı desteklemiş Temsilciler Meclisi üyeleri ‘’Bu kabul edilemez, bağımsız bir soruşturma açılmak zorunda” dediler. Bence bu baskı Trump’ın geri adım atmasına neden oldu. Alex Pretti’nin öldürülmesinin ardından, Beyaz Saray’dan, önce, “öldürülen kişi radikal solcu bir teröristti” açıklamaları geliyordu; doğru olmayan böyle bir söylem tutturmuştu. Birkaç gün önce Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyelerinin tepkisinin ardından, Beyaz Saray Sözcüsü’ne “Halen bir radikal solcu olduğunu mu düşünüyorsunuz, o yüzden mi öldürüldü?” diye soruldu. Sözcü “Trump öyle düşünmüyor” dedi. Trump da bir açıklama yaptı ve “Bu konuda bağımsız soruşturma yürütülecek” dedi. Dolayısıyla, bu olup biten, Trump’ın elini zayıflatıyor, geri adım atmasına neden oluyor. Mesela Minnesota’da değişiklikler yaparak bazı şahin isimleri görevden aldı. Trump zor durumda.

Bu yıl ABD’de seçim yılı; ara seçimler olacak. Ben ‘’Trump’ı ne durdurabilir? İstediği her şeyi yapmak konusunda özgür mü?’’ sorusuna şu cevabı vermiştim: “İç siyasi dengeler durduracak, çünkü Cumhuriyetçi Parti ara seçimler konusunda çok rahat değil.” Pek çok kamuoyu yoklaması Temsilciler Meclisi’ni Demokratların alabileceğini gösteriyor. Senato çok daha zor, ama ben birkaç gündür yeni kamuoyu yoklamaları gördüm, Senato konusunda da çok başa baş bir mücadele olacak. Dolayısıyla Kongre’deki Cumhuriyetçiler çok rahat değil. O nedenle, Trump’ın popüler olmayan politikalarını yüksek sesle eleştirme konusunda daha gönüllüler. Mesela Grönland konusunda da kendi partisi Trump’ı açık açık eleştirdi veya Merkez Bankası Başkanı’na açılan soruşturma konusunda da Trump’ı kamuoyu önünde eleştirdiler. Bütün bunlar şunu gösteriyor: Bu yıl seçim yılı olduğu için, kendi partisinin Trump üzerindeki baskısı daha da artacak. Bu da inşallah ICE’ın şiddet eylemlerini bir parça dizginler diye ümit ediyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gönül. Güzel bir yayın oldu. Şu anda biz bu yayını yaparken, Ömer transatlantik bir yolculuk yapıyor, değil mi? Avrupa’dan Amerika’ya doğru yolda. Ona da buradan selam yollayalım. İzleyicilerimize de çok teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.