Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

Bir süredir siyasetin gündemi yerli temalar bakımından alışılagelmiş rutinden çok daha durgun seyrediyor. Dış politika, bölge ve dünya meseleleri gündemin üst sıralarında. Ancak bu görünüm yanıltıcı olmasın, dış gündem gibi görünen bütün başlıkların iç siyasette ciddi karşılıkları var. Yani -aslında çoğunlukla olduğu gibi- dış politika ya da dünya meseleleri hem nedenleri hem sonuçları bakımından iç siyaset dinamikleriyle zaten bağlı veya hızla adapte (tercüme) ediliyor. Erdoğan sağ siyaset geleneğinin mirasyedisi olarak dünya güç merkezlerine bağımlılığını ya da iş ortaklığını, yine CHP’ye yönelttiği “yerli-milli” olmama suçlamasıyla perdeliyor. CHP ise hala Erdoğan’ın ideolojik takıntılarının Türkiye’yi “Batıdan” koparttığı fikrinden ayrılamıyor ya da hep buraya itiliyor

2024’den itibaren Türkiye siyasetini domine eden iki ana hat değişmedi. Bir tanesi, geçen yıl 19 Mart itibarıyla en üst aşamaya geçmiş olan ve rakip eliminasyonu usulüyle siyasetin dizaynı çabası; ikincisi, bütün olup bitenlere rağmen bazılarınca yok muamelesi gören diğer “siyasetsizleştirme operasyonu”, yani süreç meselesi. 19 Mart’ın dış bağlantısı zayıf bulanabilir ama rakibini hapse atarak durdurma cüretinin, uluslararası “meşruiyet alışverişi” ve “kaygıyla izlemenin” bile terkedilmesiyle ilgisini görmemek imkansız. Bu iki başlığın küresel trenlerle yakın bağları yanında CHP’ye kuşatma hamlesinde kullanıldığı da ortada. Dış gündem argümanlarına yaslanmış iç dinamikler, CHP’nin hala zayıf karnı. Oraya çekildiğinde, eskisi kadar kolay yanlışa düşmese bile hemen tutuklaşıyor ve bu durum, iktidara hiç hak edilmemiş avantaj sağlıyor.

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

19 Mart gündemi

İBB ana davası için 9 Mart’a ilk duruşma tarihi verildi. Bu tarih yaklaştıkça, operasyonlar, gözaltılar, medya kampanyaları da yoğunlaşmaya başladı. Son olarak İmamoğlu’nun kayınbiraderi ve koruması gözaltına alındı. Bu arada, torba davaların çuvalına doldurulanlardaki artış ve davaları birbiriyle bağlama gayreti, geniş bir çevreyi çeşitli suçlamalarla itibarsızlaştırma hamlelerinin tırmanacağını gösteriyor. Uyuşturucu davası, casusluk suçlaması, yolsuzluk iddiaları, ailenin hedef alınması ve “bel altı” saldırılar, liste giderek uzuyor. Bunların altının boş çıkması, iddiaların mesnetsiz olması ve kimseyi ikna etmemesi çok da önemsenmiyor. Arkası kesilmeyecek bir kararlılıkla devam ettiriliyor ve böylece “darbeyi durdurduk” iddiasının yerini, bunun hiç bitmeyeceği fikri yerleşiyor.

Muhalefet kamuoyu bir yıldır bu yoğun saldırıya ciddi ve şaşırtıcı bir direnç gösterdi. Bir taraftan Özel’in sürüklediği miting serisi, diğer taraftan CHP seçmeninin anketlerde 2024 sonuçlarından çok uzaklaşmaması gayet önemli göstergeler. Fakat ikna olmamak ve meydan doldurarak varlık göstermek konusundaki bu kararlılık, yanına yeni bir şeyler konulmadan devam etmekte artık daha zorlanabilir. En azından “buradayız ve vazgeçmiyoruz” sloganının ve duruşunun, muhalefet için tek sepet olmaktan kurtarılması gerekiyor. Hem dava vesilesiyle yoğunlaşacak taarruzu karşılamak hem sürekli savunmadan halinden çıkmak hem de aday tartışması tuzağına tekrar düşmemek için bu gerekli. Muhalefetin teslim olmaması iktidarı tatmin etmiyor olabilir ama bu durumun iktidar için çok da rahatsız etmeyen bir konfora dönüşme riski büyük.  

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası
Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

Süreç meseleleri

Son birkaç aydır neredeyse tamamen Suriye gündemine sıkışan süreç tartışmaları, ilginç çalkalanmalar ve kırılmalar yarattı. Başlangıcında “Kürtleri kandırmak” için yapıldığı söylenen, “çözüm yoksa süreç de yoktur” denilen hadisenin sadece Suriye’deki sonuçları bile birçok dengeyi etkiledi, değiştirdi. Tartışmalar, mevcut ve veya muhtemel çatlaklar konusundaki belirsizlikler hala devam ediyor. Çünkü hiçbir zaman “çözüm” ön eki bulunmayan süreç kendi yolunda sonuçlar üreterek yürüyor. Özellikle  Suriye’de yaşanan ve genel olarak “SDG için yenilgi” ya da geriye çekilme diye yorumlanan gelişmelerin sorumluları konusunda bir münakaşa var ve galiba bazı çatlaklar kalıcı olacak. Ancak SDG’nin “yenilgi gibi görünmeyen bir sonuç” almasına izin verilir miydi sorusuna evet demek hiç kolay değil. Bunun sürpriz biçimde alanda belirlendiğini düşünmek de pek akla yakın durmuyor. Zira “rakibe zafer hediye eden barış” yerine onu “çıkışa” iten (razı eden) hedef daha baştan ilan edilmişti.

Meselenin iç politikaya az hasarla taşınması, “zafer havasının” kalıcı üstünlük ve kontrol açısından tescili, muteber muhatapların zedelenen karizmasının tamiri, sürecin “plana sadık” ilerleyişinin devam etmesi konusunda inisiyatifi yine Bahçeli üstlendi. (Bu konudaki iktidar içi yaklaşım farklarıyla ilgisi ayrı bahis) Suriye’deki sonucu Türkiye için bir fragman olarak işaret eden Bahçeli, hem çerçeveyi (devlet ile örgüt arasındaki mutabakat) hem görev listesini (askeri ve siyasi tasfiye içeren çıkış planı) tekrar hatırlattı. Üstelik bunu yine şaşırtıcı bir yüksek çıkış yaparak, hayli zor durumda kalmış önemli aktörlere (özellikle Öcalan’a) manevra imkanı açarak ve “umut hakkı” meselesiyle de CHP’yi sıkıştırarak yaptı (Bknz. Fethi Yıldız – Murat Emir basın açıklaması). CHP’nin takdiri hak eden pozitif politikasına rağmen, sürecin muhalefet bozucu fonksiyonu -basit aritmetikten daha geniş bir pencerede- hala kullanımda.

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası
Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

Milliyetçilik mecburiyeti

İktidarın Suriye’de Şara (Şam) üzerinden yürüttüğü operasyon, muhalefette olduğu iddiasındaki milliyetçilerin -önemli bir bölümünün- kolay saf değiştirme potansiyelini bir kere daha gösterdi. İşi iktidar aktörlerine madalya takmaya  kadar götürenler oldu. Kürtler söz konusu olduğunda seküler refleksler, “Ortadoğu’ya çekilen Türkiye”, göçmen krizi veya “demografik tehlike” hemen bir kenara bırakıldı. “Terörsüz Türkiye” projesinin Suriye’den başlayarak bir imha, tasfiye veya en azından ezme hamlesine dönüşmesi hevesi, Kürtleri rencide edecek bir nefret dili atağına -elbette karşıtını da üreterek- dönüştü. “Kürt sorunu yoktur ittifakı” kalabalıklaştı. İktidar bu konuda tepkileri üzerine çekmeden başka tarafa yansıtma konusunda -vekil aktörlerle- gayet aktif rol aldı. CHP ise gayet basiretli biçimde Kürt sorunu demekten kaçmayarak tutarlı kalmasına rağmen her yönden (içerden ve yakın çevreden) gelen yoğun saldırılardan kaçamadı. “Milliyetçiler” yine iştahla CHP dövmeye kalktı.

CHP, ittifak siyasetinin zorunlu hale geldiği zamanlardan itibaren -içeriden ve dışarıdan- sürekli tırmandırılan bir etkinlik mücadelesinin arenası aslında. Milliyetçilerin, muhafazakarlardan sonra en büyük seçmen grubu olma iddiası, muhayyel bir potansiyeli (yüzde 35-40) hep vitrinde tutan küçük pazarlıkçı partilerin gürültüsüne ve zaman zaman artan etkinliğine vesile oluyor. Milliyetçilerin zorunlu müttefik olduğu fikri her vesileyle atağa kalkıyor. İktidar da bu hattı CHP kuşatmasındaki en verimli unsura çeviriyor. Kimi zaman “kurucu kodlar”, kimi zaman “seküler blok”, kimi zaman “sosyoloji”, kimi zaman da “reel politika” argümanları kullanılarak, şimdi de dış politika gereklerine bağlanarak CHP’ye milliyetçiliğe mahkum bir mecburi rota çiziliyor. Bu rotadan çıkmanın büyük maliyetleri hatırlatılıyor. (Bknz. Süreç komisyonuna katılma tartışmaları) 2023’te zirveye ulaştığı gibi eş(it) liderlik iddiaları ortaya atılıyor ama sonunda “plana sadık” olanlar soluğu hep külliyede alıyor. “Zorunlu ve tek muhalefet ittifakı” seçeneğinin , ne hangi zeminde olduğu veya olacağı ne de sadakati sorgulanıyor.

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası
Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

Transferler rutini

“Başkalarıyla” (öteki mahalleyle) ilişki, reel siyasetin elbette çok önemli başlığı. Merkez siyaset ve kitle partisi olma iddiası ve iktidar olma arzusu, sadık seçmen öbeklerinden daha geniş bir alanı gözetmeyi gerektiriyor. Ancak  -hem aşılmaz baraj hem kurtulamadığı kompleks olarak- “karşı taraftan oy alma” zafiyeti, CHP için olduğu kadar hiçbir parti için büyük mesele haline gelmiyor, getirilmiyor. Siyasetin gereği sayılan “başkasından oy alma” zorunluluğu, sanki sadece CHP için yazılmış bir kaide. Bu ağır kompleks, acayip transferler, akıl almaz “sırtta taşımalar”, rahatsız edici “şımartmalar” yaşatıyor.  Basit bir soru soralım: Transfer olur olmaz Erdoğan’a “başkomutanım” diyerek selam duran biri, AKP’ye gitmese CHP’de tam olarak ne işe yarardı? Böyle birinin AKP’ye geçmesi mi mesele, zaten CHP’den seçilmiş olması mı? Senelerce en etkili danışman mevkilerine yerleştirilen, medya starı yapılan isimlerin somut faydasını ölçebilen var mı?

Başka mahalleden CHP’ye veya muhalefet medyasına transfer olanların büyük çoğunluğu zaten geldikleri mahallelerine laf anlatmıyor, CHP’nin kadim kompleksini kaşıyarak CHP’ye kendilerince ideolojik aşı yapmaya kalkıyor veya “arınma” kılığındaki daralmalara su taşıyorlar. Hiç bunlarla uğraşmayan ikbal heveslileri ve siyaset yatırımcıları da unutulmamalı. Şimdi aritmetik fayda hesaplarıyla devşirilen veya taşınanların birer birer kopup gitmesine gösterilen tepki, ne yazık ki hala kişisel ahlaki zaaf veya yine bireysel hırslarla ilişkilendiriliyor. Oysa bu yapısal hata, iktidar tarafından “tersine göç” gösterilerine dönüştürülüyor ve her daim harekete geçirilecek kullanışlı rezervi besliyor. Erdoğan’ın katıldığı grup toplantılarının rutini haline getirilen transferlerde CHP’li yerel yönetimler kolay lokma muamelesi görüyor. En zor durumundayken çekim odağı havası basabilen iktidar; en güçlü zamanındaki CHP’yi, uzaklaşılan adres gibi göstermeyi deniyor.

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

Dayanmak ya da yarıp çıkmak

“Anketlerde birinci parti değişti”, “iktidar çaresizlik içinde”, “korkuyla davalara sarılıyor ama kimse inanmıyor”, “ekonomik sıkıntı artık dayanılmaz durumda”, “dünyada ve bölgemizde çok tehlikeli bir gidişat var”. Bunlar gayet doğru, itiraz edilemez ve yanına bir sürü benzeri eklenebilecek cümleler. Ancak problem, bu isabetli tespitlerin kendiliğinden bir zorunlu sonuç yaratacağı inancında veya yaratmamasının hayal kırıklığında. Eğer her şey kendiliğinden olsaydı -uzun zamandır geçerli olan- bu hakikatler, çoktan bizi büyük değişimin eşiğine getirmiş; herkes ama öncelikle de iktidar, bunu iliklerine kadar hissediyor olurdu. Böyle olmamasının pek çok nedeninden bahsedilebilir. Yukarıda saydığım, bazıları bütün zamanların bazıları bugünün, bazıları iktidar elinden çıkmış bazıları ise CHP’nin kendi üretimi olan abluka dinamiklerinin payı az değil.  Çünkü bazı kuşatmalar sadece teslim almak için değildir, çıkıp gidilmesini engellemek yeterlidir.

Kemal Can yazdı: Bitmeyen CHP ablukası

19 Mart -öncesinde ve- sonrasında bütün operasyonun İmamoğlu’nu engellemek için yapıldığı çokça dile getirildi. Bunun tartışma götürmez bir tarafı var elbette ama CHP etrafındaki ablukanın sadece bu hedefle sınırlı olmadığı; gerekçeleri, imkanları, temaları, çerçevesi, aktörleriyle çok daha çeşitli ve etki alanın da çok daha geniş olduğu ortada. Erdoğan sadece kazanabilecek adayı engellemeyle sınırlı olmayan bir iktidarda kalma stratejisi ve siyasi dizayn peşinde. Ayrıca iktidarın daha önce çok kullandığı sayısal üstünlük (çoğunluk) argümanı artık tedavülde olmadığı -daha çok oy almak sadece Erdoğan için kazanma koşulu sayıldığı- için, CHP’nin yıllarca içinde kaldığı “yüzde yirmi beş hapishanesinin” kapılarının açılmış olması ablukayı gevşetmiyor. “İktidar zorlanıyor ama muhalefet güven vermiyor” sıkıştırması hep kullanılıyordu ama muhtemelen önümüzdeki günlerde daha çok “veri” ya da yoruma tanık olacağız. CHP kuşatmaya dayanabileceğini gösterdi, şimdi ablukayı yarabilme sınavında. Kendine güvenmeden başkasından güven beklenmez.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.