Üzerinden üç yıl geçmesine rağmen 6 Şubat depremlerine ilişkin sorunların çözümünden söz edemediğimiz gibi depremzedelerin mülkleri gasp edilerek yapılan hak ihlallerine, iktidarın “yaraları sarma” propagandasıyla örtbas taktiği uygulandı. Depremden sağ kurtulanlar için yakınlarını, sevdiklerini, evlerini kaybetmenin yanı sıra bu geçen üç yılda devlete olan güvenlerini de kaybetmenin acısı içinde. Kurtarma faciasında olduğu gibi yaşam desteği sunma görevinde de sınıfta kaldı iktidar. Bir doğa olayı olan deprem için “asrın felaketi” sloganıyla sorumluluğu üstünden atmayı seçmişti.

Oysa yıkımın büyüklüğü defalarca tekrar edilen o manipülatif isimli “imar barışı” yasalarından kaynaklandı. Çürük çarık binalara imar affıyla verilen izin ve ruhsatların birincil sorumlusu o imar affı yasalarını hazırlayanlar ve Mecliste evet oyu verenlerdi. O zamanlar düşündükleri tek şey inşaat sektörünün kar etmesi ve bu yolla siyasi destek elde etmekti. Tabii ki bu durum sektör ve iktidar arasındaki suç ortaklığı ilişkisi. Ve bozulmadı bu ilişki. Deprem sonrası yargı aracılığıyla sürdürüldü. Mahkeme salonlarında imar affı ve ruhsat verme sorumlularının suçları nedeniyle yakınlarını kaybetmiş yurttaşlara hakaret edildi. Duruşmadan atılmak istendi. Çünkü birincil ve ikincil sorumluların gözden kaçırıldığı, arkasının kollandığı iddianameler sadece bir hukuk garabeti değildi. Aynı zamanda ve tam da bu amaç için insanlığa karşı işlenmiş suç olarak görülmesi gereken inşa ve ruhsat yolsuzluğu, basitçe “kusur” olarak gösterilmişti. Davacılar haklı olarak “olası kast ile ölüme sebebiyet” fiilinden yargılama yapılmasını istiyordu.

Olması gereken buydu ama yapılmadı çünkü asıl sorumlunun 22 yılda çıkarılan 16 imar affı yasası olduğu, müteahhit savunmalarıyla mahkeme kayıtlarına girecekti. Sektörü kollamazsa kendisini koruyamayacağını biliyordu iktidar. Hesap vermekten kurtulmanın yolu, suçludan hesap sormamakta bulundu. Hesap soranlar suçlandı. Yıllarca vergi ödeyenler vergileri karşılığında hak ettikleri hizmeti alamadı. Tersine depremde can kaybı yaşadı. Yaralandı. Yaraların büyük kısmı organ kayıplıydı. Hayatta kalanlar onurlu bir yaşam istedi ama hala bu yönde bir ilerleme yok, hesap sormak suç.
Aslında depremde ölenler birikimleriyle para ödeyerek almışlardı o yıkılan evleri ya da kirasını ödüyordu geliriyle. Eşkıya bile “ya malını ya canını” derdi. Depremde öyle olmadı. Hem malını hem canını verdi insanlar. Ama bu da yetmedi. Deprem sonrası yeniden inşa süreci, yine inşaat sektörüne suni teneffüs politikasıyla yürütülüyor. Rezerv alan yasası kamulaştırma usulünü yıkıp hukuk dışı gasp etme yolunu açtığı için kamuoyunda “mülksüzleştirme yasası” olarak isimlendirildi. Kişisel mülkü gasp etme usulü o kadar kolaylaştırıldı ki şirketin patronu, yöneticisi filan değil bakanlık değil vali, belediye başkanı bile değil mülk sahibinin karşısına sadece yıkım ekibi emekçileri çıkarıldı. “Bize verilen emri yerine getiriyoruz” diyebilmekten öte cevapları yoktu elbette. Yıkıp geçerlerken mülk sahipleriyle emekçiler, halkın iki kesimi karşı karşıya getirildi. İnsanların hak arama yolları tıkandı. Bu kadarı bile yetmedi Jandarma ve Polis memurları şirketlerin özel güvenlik görevlisi gibi kullanıldı. Tıpkı Akbelen, Kazdağı, Karadanız derelerini kurutan HES yamyamlığı, taşocakları, mermer ocakları karşısında çevrecilere karşı yürütülen politikaya karşı doğa hakları savunucusu çevrecilere ve yerel halka reva görülen uygulama gibi. Deprem sonrası mülkünü savunmak isteyenler de aynı muamele ile karşılaştı. Deprem bir yıktıysa iktidar bin yıktı derken maksadım depreme dayanıklı binaların bile kent planlaması bahanesiyle plansız, sağlıksız yıkımlara kurban edilmesiydi.

Deprem bilincinin güçlenmesi için kamu dahil tüm sektörlerin bilimsel bulgular ışığında hazırlanmış imar planları ve zemin etüdüne uyumlu inşaat yönetmelikleri olmalı. Ki var aslında. İhtiyacımız olan şey sadece çıkarcı, rüşvetçi sermeye ile işi yürüten, kendi cebini kollayan kamu görevlilerinin bağımsız yargı tarafından ayıklanması. Sorun burada: Hukuk kaldı mı ki bağımsız ve tarafsız yargı olsun. Deprem yasasına ve inşaat yönetmeliğine uygun yapılmış binalar aynı depremde yıkılmadı, hatta hafif hasar bile almadı. Deprem büyüktü, şiddetliydi evet ama asrın felaketi olmadı, bazı binalar için. Örneğin Hatay’da hasar almayan bir binanın zemin katındaki züccaciye dükkanı sahibinin sözleri hep hatırımda. Aynı cadde üstündeki binalar yıkılmış, ağır hasar almış. Yan komşuları, karşı komşuları enkaz altında kalmış, kimileri can vermiş, kimisi yaralı kurtulmuş. Fakat bu aynı depremde o züccaciye dükkanında tek bir bardak, tek bir porselen tabak bile raftan düşüp kırılmamış. Binayı yapan arkadaşına bunun nasıl olduğunu sormuş, aldığı cevap ibretlik. “Yönetmeliğe uydum ne bir eksik ne de bir fazla yaptım.” Yani asrın felaketi olan deprem değil çeyrek asırlık iktidarın kurumları, kuralları çökertmiş olması. Ehliyet ve liyakat yerine itaat ve sadakati tercih etmesi. Dürüstlük ve uzmanlık yerine çıkar ilişkileri geliştirme yeteneğine göre eleman seçmesi.
Bir örnek de 6 Şubat depremlerinin merkez üssü olan Kahraman Maraş’ta görüldü. Çevresindeki bütün binalar yıkılmış, harabeye dönmüşken camları dahi çatlamamış bir bina pırıl pırıl ayaktaydı: TMMOB şubesi. Fotoğraflarda kaldı, şimdi o binanın yerinde olmadığını biliyoruz. Neden? Kentsel dönüşümün rantsal bölüşüm hırsıyla yapılmasından. Oysa depreme dayanıklı kentler inşa etmeyi gerçekten isteyen bir iktidar olsa o binayı kentin merkezi olarak planlardı. Depreme dayanıklı bina inşa etmek istese o binayı kentin sembolü yapardı. Algı yönetimi iktidarın en iyi yaptığı şey ve bu yeteneğini bir kerecik olsun ülkenin yararı için kullansa o hasar görmeyen binalar, toplumda ve sektörlerde deprem bilincinin gelişmesine hizmet ederdi.

TMMOB binasının rantsal bölüşüme kurban edildiğini öğrendiğim an içimin nasıl yandığını anlatabilmem çok zor. Ölenler, yaralananlar, evsiz kalanlar, yıkılmış kentler köyler varken bir binaya mı acıdın, diyenler olabilir. Ama mesele bence o bir binanın sembolik önemi, başka depremlerde pek çok insanın hayatta, binaların ayakta kalmasına vesile olabilme imkanından kaynaklanıyor. Mühendislik, mimarlık, işçilik, ustabaşı uzmanlığı ve tabii ki denetim, usule uymanın gerekliliği… İşte o bina tek başına tüm bunların önemini sembolize edebilirdi. Fakat iktidarın emri ve onayıyla yapılan kent planlaması adı altında yapılan rantsal bölüşüm, tüm bu imkanlar yerine birkaç kişinin banka hesabını, kamu kaynaklarıyla -senin benim vergilerimle yani- büyütmeyi seçmektir. Neden iktidar bin yıktı dediğimi açıklayabilmişimdir sanırım. Yazıyı uzatmak pahasına o binanın yıkımı nedeniyle yaşadığım can acısını geçmişte bir başka yıkımda da hissettiğimi kısaca yazacağım.
Hasan Harekani türbesinin bulunduğu parkta -Kars- devasa bir heykel yapılmıştı hatırlarsınız. Ermenistan’dan bile görülebilen büyüklükte bir heykel. İnsanlık bilincinin yarılmasını sembolize ediyordu. AKP’li belediyenin projesiydi. Heykeltraş görevlendirilmiş, beklentiler doğrultusunda eserini gerçekleştirmiş, yerleştirilmişti, parka. Heykel Ermeni olaylarıyla yaşanan kıtal (karşılıklı öldürmeler) nedeniyle ve tehcir kararıyla yaşanan büyük acıları sembolize ediyordu. İnsanlık bilincinin yarılması öyle güzel anlatılmıştı ki… Fakat sanatı sanattan hiç anlamayanların eleştirme hadsizliği nedeniyle sanırım Erdoğan daha önce onay verdiği heykele “ucube” deyiverdi ve yıkımını emretti. O büyük heykelin iş makinalarıyla parça parça sökülüp, yere serilmesi vandallığını ekrandan izlerken aynı şeklide yanmıştı içim. İnsanların, insanlıktan çıkıp ideoloji ve siyaset için, Türkün Türk, Ermeninin Ermeni olarak doğduğu için öldürülmesi, o heykel yıkımı anında sanki tekrar gözümün önünde gerçekleşiyormuş gibi hissetmiştim. Zamanla Erdoğan güçlendi, fırsatları yakaladıkça adım adım sistemi değiştirdi ve 2016 sonunda hayalini kurduğu sistemi değişikliği anayasası kamuoyuna açıklandı. Meclis görüşmeleri başladı. Ve anayasa taslağını incelediğim ilk andan itibaren “asıl ucube bu metin, bu sistem” demiştim. O gün bugündür de kurulan rejimi ucube sistem olarak anarım. O günlerde Erdoğan taslağa destek bulmak için vesayet kartını çekmişti. Vesayete son veriyoruz sözleriyle tanıtıyordu anayasa taslağını. Ben ise incelediğimde daha uygun bir tanım bulamadığım için -biraz utanıp sıkılarak- vesayete çökmek olarak tanımlamıştım. Argo tabirle tanımlamak iyi bir şey değildi ama aradan geçen yıllar tüm kamu kurumları üzerinde kurulan tekel ve güçler ayrılığının yok edilmesi nedeniyle çökme tabirini doğruladı. Şimdi artık rahatlıkla kullanıyorum. Çünkü kamulaştırma yasasında yapılan değişiklikler, yurttaşın mülküne çökme yasası adını hak ediyor.

Ve evet, ucube sistemin yol açtığı sorunlardan birisi sorun çözermiş gibi yaparak, sorunları daha da derinleştirecek uygulamaları gerçekleştirme kolaylığını iktidara sunması. Nitekim deprem sonrası mülksüzleştirme yasasına karşı hak arama yollarının tıkanması da bu sistemin icadı. Hatay Defne’de Çiğdem Aslan’ın anayasal haklarının çiğnendiği mülk gaspı ve tapulu zeytinliğinin, hasada birkaç ay kalmışken, meyveli ağaçlarının sökülmesi ve karşısında hiçbir yetkili bulamayışı, sistemin yarattığı sorunlardan biri. Çiğdem Aslan neredeyse üç yıldır uğradığı haksızlık karşısında tek başına mücadele eden bir kadın. Tapulu arazisindeki genç ve asırlık sayılan pek çok zeytin ağacını kıyımdan kurtarmak, arazisi üzerindeki anayasal hakkını korumak için yaratıcı eylemler yaptı. Uzun süren mücadelesi boyunca hiçbir resmi makamdan arazisine ve ağaç kesimine dair hiçbir kamulaştırma kararı ona iletilmedi. Karşısındakiler sadece yıkım görevlileriydi. Engel oldu. Arazisini gece gündüz terk etmeden yıkımı engelledi. Toplamda 53 gün süren bu eylemin 33 günü ise kurduğu çadırda yaşayarak geçti. Ancak şirket işçileri yanlarında polis ve jandarma güçleriyle geldiğinde yapacak pek bir şey kalmamıştı. Yine de emniyet amirleriyle, belediye ve kaymakamlıkla hatta valilikle görüşerek hakkını savunmaya çalıştı. Mesele TOKİ deprem konutlarına ulaşım sağlayacak yol inşaatı için arazinin kamulaştırılmasıydı. Fakat eline ne kamulaştırma kararı verilmişti ne de kamulaştırma bedeli. Diğer yandan belki asıl facia yol için zeytinliklerin imhasıydı. Zira yapılacak olan yolun yüz metre kadar ilerisinde zaten o konutlara giden bir yol olmasıydı. O bakımsız dar yolu genişletip asfaltlamak mümkün olduğu halde zeytinlikleri imha kararı aldılar. Beştepe’de oturan danışmanların o yolun varlığından bile haberi yoktu. Sistemin ucubeliği yerelde o yolun varlığını bilenlerin dahi ağzını açıp alternatif yolu hatırlatma cesareti de yetkinliği de imha etmiş olmasında yatıyor. 86 milyonluk ülkenin 81 ilini, ilçe ve köylerini Beştepe’nin çok odasından ve penceresinden bile görmek mümkün değil. Haritada yer almayan ama halkın kullanmakta olduğu yolu bilmeyişlerinde bir tuhaflık yok. Ancak bilenlere konuşma, yöntem gösterme fırsatı tanınmayışı sistemin ucubeliğinden. Halka karşı sorumlu bir kişi ve sadece o bir kişiye karşı sorumlu olan binlerce kişi, halka ve ülkeye değil tek adama hizmet ediyorsa ortaya böyle ucube kararlar çıkar. Tabii bu ucube kararların çıkışı da salt bilmemekten kaynaklanmaz, arkasında nice rantsal bölüşüm barındırır. Çiğdem Aslan uğradığı haksızlıkta yalnız değil. Ülkenin her yerinde deprem ya da doğa talanı nedenleriyle devlet adına ama sermaye lehine mülküne çökülen yurttaşlar var. Çiğdem Aslan’ı özel yapan hem yaratıcı eylemleri hem de neredeyse tek başına kalmasına rağmen güç karşısında pes etmeyişi. Şimdi hukuk alanında hakkını aramayı sürdürüyor.
Çiğdem Aslan’ın yürüttüğü hukuk mücadelesinin detaylarını ANKA Haber Ajansından Burcu Özkaya Günaydın’ın haberiyle okuyabilmeniz için buraya bağlantıyı bırakıyorum.














