Kemal Can yazdı | CHP’nin ablukaya cevabı

Yoğun dış gündem rüzgarları, bölgedeki olağanüstülük derken yavaş yavaş iç siyaset başlıklarına dönmeye başladık. Hatta dış gündem olarak tartışılan Suriye meselesi bile hızla içeriye taşındı. Meclis süreç komisyonunda kabul edilen rapor, kısa hikayesi ve çizdiği çerçeveyle tam yerli malı. Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanması, mahpuslarla görüşmelerin sınırlanması, yargı ayağında daha fenası için hazır olunmasını ister gibi. “Mutlak butlan” ve adaylık tartışmalarının tekrar ısıtılmaya çalışılması, 19 Mart (CHP) başlığına da hızlı bir geri dönüş olacağını işaret ediyor.  Ramazan genelgesi, laiklik bildirisi, dizilerde domuz eti ikramı, devam eden “operasyon mekaniği”, yine gazeteci tutuklamaları diye liste devam ediyor.

Yani olası gündem mönüsü tanıdık. Ancak bütün başlıklarda, muhteva değişmese bile doz artışı olacağını beklemek yanlış olmaz. Kulisler bayramdan sonra hareketlenmenin artacağını bazı hazırlıkların şimdiden yapıldığını haber veriyor. Siyasi gündemin aynı hatlar üzerinde devam etmesi de ağırlıklı olarak iktidarın tercihi gibi görünüyor. Bunun birçok nedeni var elbette ama bu iktidarın sanılanın aksine “yeni gündem kurmak” konusunda çok becerikli olmaması ve mevcut gerilim hatlarının hala verimli olduğunu düşünmesi en belirleyici faktörler. Bir önemli faktör de muhalefet aktörleri ve kısmen muhalefet kamuoyunun, pozisyonunu bu bildik ve beklenen gündem etrafında şekillendirmesi.

CHP’nin ablukaya cevabı
CHP’nin ablukaya cevabı

İktidar bildik rotada devam

Erdoğan, bazı yorumcular tarafından “fazla yetenekli” ve “yaratıcı” bir siyasetçi olarak değerlendirilir. Oysa bildik ve çoğu gayet basit yöntemleri ısrarla tekrar eden, yenilikçiden ziyade ısrarcı olarak tarif edilebilecek bir siyasetçi. Zaman zaman esneklik gibi algılanan pazarlıkçılığı veya kolay ittifak değiştirmesi ise aslında “plana aşırı sadakatinden”. Değişmez plan ise her zaman ve her durumda iktidarda kalmak. Erdoğan siyaseti, Türkiye sağının geliştirdiği (aslında popülizmin evrensel icadı) demagojik karşıtlıkların güncel ihtiyaçlara -iyi- uyarlanması. Siyasetin “halk ve elitler” olarak, açıkça ve bilerek yanlış çizilmiş bir sınır hattında biçimlenmesi, “Yeter Söz Milletin” sloganını -muktedir olarak- rövanşist bir içerikle devam ettirmek. Gündemin iktisadi sorunlar veya sınıfsal tercihlerin dışında biçimlenmesi, başka başlıklarla meşgul edilmesi ya da doldurulmasından ziyade, bu yapay hattın canlı tutulmasından. 

Senelerdir devam eden ekonomik sıkıntılar, sosyal meseleler ve adalet duygusunun yok olması gibi ağır sorunlar ve çözüm kapasitesini kaybetmesine rağmen iktidarın devamını sağlayan, en azından erimeyi -AKP olarak yüzde 30, ittifak olarak yüzde 40’lık- sınırda tutan sosyo-kültürel bir baraj var. Bu yapay ve abartılı sınır hattının hala inandırıcı olmasını sağlayan sembol ise CHP. Erdoğan’ın sık sık yüksek sesle “Cehape zihniyeti” deme ihtiyacı duyması bu yüzden. Dolayısıyla, CHP’nin sürekli hedefte tutulması, sadece çok güçlü iktidar alternatifi haline gelmesi ya da birinci parti olmasıyla ilgili değil. CHP hala yüzde yirmiler sınırında -hatta daha da az- olsa da, iktidarın ağırlıklı hedefi (hasmı) olacak, böyle görülecekti. Çünkü CHP “öteki” ihtiyacını tek başına karşılıyor. Erdoğan’ın Baykal ve Kılıçdaroğlu CHP’sini özlediğini söylemesi, kontrastın yönetilebilirliğiyle ilgili.   

CHP’ye rağmen seçmen ivmesi

CHP özellikle son on-on beş yılda, söylem tercihleri, transfer politikası ve izlediği ittifak stratejisi gibi konularda, iktidarın (AKP’nin) kültürel zıttı gibi konumlanmama çabasına girdi. Bunu fazlasıyla abarttığı, kimi zaman kompleksli bir görüntü verdiği kimi zaman tuhaf yalpalamalar yaşadığı oldu. Birilerinin hala asıl rota yapmak isteyerek övündüğü “kurucu parti”, “devlet partisi” veya elitist imajdan sıyrılmak için, kültürel benzeşmeler bulmaya, aracılar kullanmaya yöneldi. İktidarı koruyan, kendini sınırlayan duvarı yıkmak yerine aşmaya, hatta kullanmaya çalıştı. Geleneksel sağın ve onun devamı olarak Erdoğan’ın yapıştırdığı elitizm etiketini, iktidar tabanına sempatik masajlar vererek değiştirmeye çalıştı ama bunun maliyeti “alternatif” olma iddiasının ve “farkın” görünümlerinin zayıflamasıydı. Daha fenası bunun rasyonel olduğu düşünüldü.

Diğer yandan, başkanlık sisteminin yarattığı sorunlar, ekonomik sıkıntılar, çözümsüzlüğün süreklileşmesi, adalet duygusu ve beklentisinin ortadan kalkması, belirsizlik hali ve geleceksizlik, siyasi aktörlerden bağımsız olarak seçmen tercihlerini kendiliğinden etkilemeye başladı. Rakibi bozmak iktidarda kalmaya yarasa bile desteğin devamı için yeterli olmadı. İktidar için avantaj olacağı varsayılan ittifak siyaseti, klasik siyasi hatların da geçici olarak bozulmasına yol açtı. İktidar seçmeninin bir kısmı, alternatif tercihe yönelmekten ziyade, mevcut pozisyonundan “vazgeçerek” tavır değiştirebileceğini gösterdi. Sadece bu tablo bile, “öteki mahalleden oy alma” ya da oraya sesini duyurma ihtiyacının, iktidarın çizdiği eksenden uzaklaşma gereğini göstermeye yeterdi aslında. Fakat tabloyu şahsi ve kültürel gerekçelerle açıklamaktan vazgeçmeyenler hala kalabalık.

Halk-elit denklemini terse çevirmek

2024 yerel seçimi, yapay kurumsal ittifaklar veya tuhaf siyasi taklitler olmadan da seçmen tercihlerinin değişebileceğini gösterdi. Hatta hem sayısal hem coğrafi sınırların sanıldığı kadar sağlam olmadığı anlaşıldı. Bu gelişmenin taktik alandaki sonucu, kısa süren bir normalleşme molasından sonra iktidarın bütün gücüyle CHP ablukasına girişmesi oldu. Çünkü klasik “öteki” olarak gayet verimli bir rakip olan -ve yer yarılsa sayısal hapishanesini aşamayacağı düşünülen- CHP’nin, iktidarın zaafiyetini açığa çıkaran (negatif) sayısal tehdit haline gelmesi çok rahatsız ediciydi. 19 Mart bu yüzden devreye alınan ve basitçe kazanacak adayın önünü kesmekle sınırlı olmayan yeni siyasi dizayn operasyonunun önemli parçası oldu. Artık iktidar değişmez kader sayılan sayısal çoğunluk fikrine yaslanamazdı. CHP yıktığı veya değiştirdiği için olmasa bile,  seçmendeki karşılığı zayıfladığı için, alanın yeniden tanzimi ve hasar görmüş gerilim hatlarının tamiri gerekliydi.

Bu konuda iktidar açısından can sıkıcı olan bir başka nokta, CHP etrafında kurulan zorlu ablukanın itiraz direncini çabuk kıracağı konusundaki beklentinin boş çıkmasıydı. İktidar seçmeninin vazgeçmişleri, pek çok kere olduğu gibi “mesaj yerine ulaştı diye” geri gelmedi, CHP’yi sokağa doğru iten itiraz, kararlılığından dönmedi. Ayrıca mitingler (eylemler) serisinin başlarında Özgür Özel, iktidarı “ayrıcalıklı bir avuç insan” olarak tarif etmeye başladı. Bu söylem, popülist demagojiyi ve en temel siyasi hat anlatısını tersyüz edebilecek bir çıkıştı. Peşine eklenen -ve biraz gelişigüzel ilerleyen- boykot çağrıları da iktidar ve iktidarla aynı taraftakiler hikayesini başka türlü kuruyordu. Ancak sonra ne olduysa oldu, bu söylem silikleşti, artık pek eser kalmadı. (Umarım bunun nedeni, kerameti kendinden menkul rasyonalist taktisyenlerin, “tedirgin edici olmamak” aklı değildir.) Erdoğan ise yeniden “çobanın da bir oy hakkı olmasından rahatsız elitlerden” bahsetmeye başladı.

CHP’nin süreç performansı olumlu

Çobanın bir oy hakkı olmasından rahatsız olanlar gibi, CHP’nin “Kürt anasını görmesin” ittifakının veya suçlamasının dışında kalmasından rahatsız olanlar da hayli kalabalık. Süreç başladığı andan itibaren, bu konuda konuşması, meclis komisyonuna katılması ve sonuç bildirisine imza atması gibi her eşikte, benzer bazı iddialar ortaya atıldı. CHP, içerden ve dışardan “oyuna getirilme” uyarılarına, tuzağa düşme iddialarına hatta ihanet suçlamalarına muhatap oldu. İktidarın CHP’yi suç ortağı yaparak günah keçisine dönüştüreceği veya hamlesine meşruiyet sağlamak için kullanacağı söylendi. Oysa iktidarın sürecin ne gerekçesinde ne rotasında ne de varmak istediği sonuçta bir meşruiyet ve ortak arayışı vardı. Nitekim kamuoyu nezdinde, hiçbir aşamada gürültülü ve peşin hükümlü iddiacıların dışında, “CHP yüzünden oldu”(ya da olmadı) isnadı karşılık bulmadı veya böyle bir algı oluşmadı. Hala bu konudaki ısrarı sürdürenler, bu görüntünün nerede oluştuğu ve nasıl sonuç doğurduğu konusunda herhangi bir somut örnek yok. 

Aksine CHP, bekleneni ve yakın çevresindeki (medyasında hayli kalabalık olan) baskıya uygun davranmayarak ciddi bir yanlış yapmadı, kimseden uzağa düşmedi, zorlu bir dengeyi sürdürebildi. Siyaseti oyun belleyen taktisyenlerin hiç sevmediği ilkesel tutumu bir kenara bıraksak bile, pragmatik açıdan da CHP’nin süreci minimum hasarla hatta bazı avantajlarla geçtiği söylenebilir. İktidarın çizmek istediği hattın karşı tarafında konumlanarak -büyük çaba harcanan- sadece agresif milliyetçilere mahkum alana sıkışmadı. Çeşitli aşamalarda sık sık zorlanan çabalara rağmen, Kürt kamuoyuyla kopmadı. İktidarın hamlelerinin pasif meşruiyet takviyecisi gibi görünmedi. (İmralı ziyareti meselesi ve raporda -sonuç vermeyecek olsa bile- iktidarın itirafı gibi duran “demokratikleşme” tavsiyeleri bu kalkanı sağladı) İktidarın yaptıklarının ortağı veya eksik bıraktıklarının sorumlusu sayılmadı. Süreci etkileme açısından zayıf kaldığını ileri süreceklere ise bu konuda suçlanacak ilk aktörün CHP olmasının saçmalığını hatırlatmak yeter.  

Farklı cephelerde farklı stratejiler

İki hafta önce “Bitmeyen CHP Ablukası” yazısında, iktidarın taarruzunu birkaç kanaldan ve yoğunlaştırarak devam niyetinde olduğuna dikkat çekmiştim. 19 Mart, süreci yalnızlaştırma tuzaklarıyla bezeme, transferlerle moral bozma girişimlerinin yanına, henüz troll faaliyeti sınırında olan “mutlak butlan” ve “adaylık tartışmalarını” tazeleme hamleleri eklendi. Daha önce yoğun mesai harcanan ama sonuç alınamayan veya zaten gündemde kalması yeterli görülen “mutlak butlan” davasının tekrar canlandırılacağı hatta bu sefer sonuçlandırılacağı iddia ediliyor. (Zayıf ihtimal) Ancak asıl rahatsız edici olabilecek gelişme, CHP’nin yine çok erkenden “adaylık” tartışmalarına girmesi olur. Üstelik bu konunun fitili davalar vesilesiyle hala iktidarın elinde. Ayrıca siyasi, ahlaki birçok zorluk yüzünden, önlemleri ve seçenekleri tartışmak hala çok sıkıntılı.

İktidarın, varlığının gerekçesi olarak sunduğu sosyo-kültürel hattın ve son yıllarda yaslandığı kutuplaşmanın karşı cephesi olarak konumladığı CHP ile meselesi, sadece konjonktürel bir rekabete dayanmıyor. Elbette 2024 sonrasında -“normal” siyasi yollarla- kaybetme ihtimalinin sembolüne dönüşmüş olması da önemli. CHP, iki yıldır gösterdiği sayısal direnç yanında yalnızlaştırma ataklarını savuşturması hatta herhangi bir seçmen grubuyla kopmaması; iktidarı daha da zorluyor. İmkanları çok olsa bile seçenekleri fazla olmayan iktidarın yapabileceklerini kestirmek zor değil. CHP’nin ise iktidar salvolarına karşı iki ayrı cephede ve birbirinden farklı cevaplar geliştirmesi gerekiyor. Birinci cephe başta yargı olmak üzere siyaset dışı araçların kullanıldığı “olağanüstülük”. Bunun için 19 Mart’ta söylenen “darbeyi püskürttük” sözünün yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Siyasi alanda ise iktidarın zıttı olma iddiasından kaçınmadan hattı baştan çizmesi gerekiyor. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.