Ruşen Çakır yorumluyor | Tanıdığım Graham Fuller

Ruşen Çakır, 90 yaşında hayatını kaybeden eski CIA yetkilisi Graham Fuller’ın kariyerini, Türkiye ile kurduğu derin ilişkileri ve yıllara yayılan kişisel temaslarını anlattı. Çakır, 15 Temmuz suçlamalarından Gülen bağlantısına uzanan tartışmalar eşliğinde Fuller’ın entelektüel mirasını ve “bir devrin kapanışı” anlamına gelen ölümünü değerlendirdi.

Gazeteci Ruşen Çakır, 29 Ocak’ta 90 yaşında hayatını kaybeden eski CIA yetkilisi Graham Fuller’ın ölümünü ve kendisiyle olan kişisel temaslarını değerlendirdi.

Ölüm haberini gecikmeli aldığını belirten Çakır, Fuller’ın vefatının “bir devrin kapanışı” anlamına geldiğini söyledi.

İslam dünyası uzmanı ve “Yeşil Kuşak” stratejisi

CIA’de üst düzey görevlerde bulunan Fuller, özellikle İslam dünyası üzerine çalışmalarıyla tanınıyordu. Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirilen ve İslamcı hareketlerin jeopolitik bir araç olarak değerlendirilmesini öngören “Yeşil Kuşak” stratejisinin fikir babalarından biri olarak anılan Fuller, Milli İstihbarat Konseyi başkan yardımcılığı görevinde de bulundu.

Fuller’in Türkçeyi çok iyi konuştuğunu belirten Çakır, ayrıca Arapça, Çince ve Rusça başta olmak üzere birçok dile hâkim olduğunu aktardı. Fuller’ın “Nasıl Dil Öğrenirsiniz” adlı bir kitabı da bulunuyor.

Türkiye ile derin bağlar

Fuller’in Türkiye ile özel bir ilişkisi olduğunu vurgulayan Çakır, eski CIA yetkilisinin Türkiye’de görev yaptığını, Türkiye üzerine çok sayıda kitap kaleme aldığını ve kızına “Samantha Ankara” adını verecek kadar ülkeye bağlı olduğunu anlattı.

Fuller’ın eserleri arasında İslamsız Dünya Mümkün mü?, Türkiye ve Arap Baharı ve Henri Barkey ile birlikte yazdığı Türkiye’nin Kürt Meselesi yer alıyor.

İlk karşılaşma: “Fişlenme” izlenimi

Çakır, Fuller ile ilk kez 1991-92 yıllarında tanıştığını söyledi. Yazdığı bir kitaptan etkilenen Fuller’ın Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle görüşmek istediğini aktaran Çakır, Taksim’de bir kafede buluştuklarını, ancak , Amerikan bağlantısı olduğu anlaşılan bir kişinin yanlarına gelerek Fuller’ı tanıdığını belli etmesi ve ardından konuşmacının iş yerinden aranarak görüşme içeriğinin sorulması, olayın “fişlenme” veya “takip edildiği” izlenimini verdiğini söyledi.

Çakır, ilerleyen yıllarda Washington’da Fuller’ın evinde akşam yemeğine katıldığını ve 2004’te yaptığı bir röportajda Fuller’ın Kürt meselesine dair çarpıcı değerlendirmelerde bulunduğunu aktardı. Çakır’a göre Fuller, “en ideal çözümün Abdullah Öcalan’ın dahi sisteme kazandırılması olabileceğini” savunmuştu.

Tanıdığım Graham Fuller
Ruşen Çakır yorumluyor | Tanıdığım Graham Fuller

15 Temmuz suçlaması ve Gülen bağlantısı

Fuller, 2016’daki 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Henri Barkey ile birlikte darbenin planlayıcıları arasında olmakla suçlanmış, hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı. İddiaları reddeden Fuller, uzun süredir Türkiye’ye gitmediğini belirtmişti.

Fuller’ın, Fethullah Gülen’in ABD’de yeşil kart almasına kefil olan isimlerden biri olması da Türkiye’de tartışma yaratmıştı. Çakır, Gülen konusundaki eleştirileri nedeniyle Fuller ile aralarında bir mesafe oluştuğunu söyledi.

Çakır, 2002’de ABD politikalarına tepki göstererek Kanada’ya yerleşen Fuller’ın, Washington’un Ortadoğu politikasını sert biçimde eleştirdiğini ve ABD’yi IŞİD’in ortaya çıkışında birinci derecede sorumlu tutan açıklamalar yaptığını da hatırlattı.

Özel hayatı ve popüler kültürdeki yeri

Fuller’ın evlat edindikleri Koreli oğlu Luke’un 21 yaşında kokainden ölmesinin aile için büyük bir travma olduğunu belirten Çakır, bu deneyimin Fuller’ın kaleme aldığı anı kitabına da yansıdığını söyledi.

Öte yandan Türk dizisi Kurtlar Vadisi Pusu’daki “Aaron Feller” karakterinin Graham Fuller’dan esinlendiğine dair iddialar da kamuoyunda sıkça dile getirilmişti.

“En ilginç isimlerden biriydi”

Ruşen Çakır, Graham Fuller’ı gazetecilik hayatında tanıdığı en ilginç figürlerden biri olarak tanımladı. Fuller ile tanışıklığının kendisi için öğretici olduğunu, ancak bu ilişkinin zaman zaman “Fuller’ın adamı” olmakla suçlanmasına yol açtığını belirtti.

Çakır, tüm tartışmalara rağmen Fuller’ın hayatı ciddiye alan ve entelektüel yönü güçlü bir isim olduğunu vurgulayarak, ölümünün sembolik bir dönemin kapanışı anlamına geldiğini ifade etti.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve iyi sabahlar. Graham Fuller ölmüş, hem de 29 Ocak’ta. Ancak ben dün haberdar oldum. Bunu bu kadar geç öğrenebilmem bile başlı başına bir devrin kapandığı anlamına geliyor. Çünkü Graham Fuller Türkiye’de çok bilinen ama sadece Türkiye’de değil, özellikle İslam dünyasında çok bilinen eski bir Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) yöneticisiydi. Özellikle İslam dünyası üzerine çalışmalarıyla biliniyor ve Yeşil Kuşak Teorisi, zamanında Sovyetler Birliği’ne karşı mücadelede İslam ve İslamcılardan yararlanma stratejisinin fikir babalarından birisi olarak kabul ediliyordu. Türkiye’de görev yapmıştı. Türkiye ile ilgisi çok, Türkiye üzerine çok kitabı var. Türkçe biliyordu. Çok iyi Türkçe biliyordu ama sadece Türkçe bilmiyordu; Arapça, Batı dilleri, Çince ve Rusça ve hatta kendisinin “Yabancı Dil Nasıl Öğrenilir?” diye kitabı varmış, onu da yeni öğrendim. Türkçesi çok iyiydi.

Kendisiyle tanışmam çok manidar; 1990 Kasım ayında ‘‘Ayet ve Slogan’’ çıktı. O sırada Cumhuriyet Gazetesi‘nin Washington temsilcisi Ufuk Güldemir’di. O Türkiye’ye geldiğinde kitabı almış ve sonra Graham Fuller’e hediye etmiş. Graham Fuller de kitaptan hoşlanmış belli ki, Türkiye’ye geldiğinde benimle görüşmek istedi. 91 ya da 92 yılı, yani kitap daha yeni çıkmıştı öyle söyleyeyim. Ve ben herhangi bir yerde çalışmıyordum gazete olarak, Metis Yayınları‘nda editörlük yapıyordum. Beni buldu ve ben tabii ki bu kadar meşhur bir casusla, emekli olmuştu, RAND Corporation adında bir düşünce kuruluşunda çalışıyordu ama tescilli casus olduğu için bir yandan çok görmek istiyordum bir yandan da açıkçası çekiniyordum, korkuyordum başıma iş gelir mi diye. Sonunda randevu verdim ve tam Taksim’in göbeğinde The Marmara’nın kafesinde verdim ve hatta dışarıda oturduk; yani gizlenecek, saklanacak bir şeyim yok diye. Ama o kadar gürültülüydü ki araçlar vesaire, ‘‘İçeri geçelim’’ diye rica etti, ‘‘Tamam’’ dedim.

Ve biz sohbet ederken bir yerde birisi, hâlâ gülüyorum, birisi kalktı dedi ki: “Ya affedersiniz kulak misafiri oldum, siz Amerikalısınız galiba.” dedi. Biz şaşırdık tabii. Önce şaşırdık ama sonra şaşırmadık. “Evet.” dedi falan ve dedi ki: “Ya benim orada bir tanıdığım var.” dedi ve geçenlerde hayatını kaybeden Profesör Sabri Sayarı’nın adını verdi. Ve Sabri Sayarı da daha önce, belki de o tarihte hâlâ çalışıyordu, RAND Corporation’da çalışmış bir Türk akademisyen. Tabii bu şu demek yani; ‘‘biz senin kim olduğunu biliyoruz’’ yaptılar, RAND Corporation ve ondan sonra başladı Graham Fuller ile konuşmaya. Biz oturuyoruz, o ayakta bayağı bir Türk dış politikası vesaire konuşuyorlar. Ben de o sırada bir Fransızca gazete almıştım, ben hiç şey yapmadım, gazeteyi okumaya koyuldum. Neyse adam gitti bir şekilde, nasıl gittiyse gitti. Sonra bir başkası oturdu ama o hiç müdahil olmadı, uzakta bir yere; belli ki görev teslimi yapmışlar. Bana demişti ki Graham Fuller: “MİT’di değil mi?” dedi. Ben de dedim ki: “Vallahi bilmiyorum, siz daha iyi bilirsiniz.” dedim.

Neyse, sohbet bitti, ben Cağaloğlu’nda yayınevine döndüm. Yayınevine döndükten bir saat sonra falan Aydınlık grubundan tanıdığım az sayıdaki insanlardan birisi beni aradı yayınevinden ve şunu sordu: “Nasıldı Graham Fuller? Ne anlattı?” Böyle bir olayı yaşadım kendisiyle. Daha sonra Milliyet Gazetesi‘nde çalışırken, yine Ufuk Güldemir’di o sırada, aradan zaman geçmiş, Milliyet‘in yayın yönetmeni beni Erbakan’ın yaptığı ABD gezisinin ardından bir dizi hazırlamam için Amerika Birleşik Devletleri’ne, Washington’a yolladı. Oraya gittiğimde Graham Fuller’i de aradım ve kendisiyle evinde bir akşam yemeği yedik, eşi de vardı. Çok ilginç bir adam hakikaten. Kızının adı, Türkiye’de doğmuş belli ki kızı, kızının adı Samantha Ankara. Samantha Ankara; kızına Ankara adını verecek kadar Türkiye ile ilgili birisiydi. Daha sonra 2004 yılında Vatan Gazetesi için yaptığım ‘‘Türkiye’nin Kürt sorunu’’ yazı dizisi için kendisiyle röportaj yapmıştım ve bu da 2 Şubat 2004’te yayınlanmış. Bakın şimdi çözüm süreci tartışıyoruz, o zaman ‘‘Gönüllülük temelinde yeni bir Osmanlı mümkün’’ lafını başlığa çıkartmışım ve şu soruya şöyle cevap veriyor: ‘‘PKK liderleri Türkiye’deki sisteme eklemlenebilir mi?’’ İyi bir soru. Ve diyor ki: ‘‘Türk yetkililerinin tümü eski PKK yapısından ne kadar fazla insanı geri getirmek istediklerine karar vermek zorundalar. En ideali Öcalan’ı dahi sisteme kazandırabilmektir ama bu nihai, belki de imkânsız bir hedef.’’

Şimdi Graham Fuller’in çok sayıda kitabı var. Bu kitapların bazıları da ‘‘İslamsız Dünya Mümkün mü?’’ gibi bir kitaptı, ‘‘Türkiye ve Arap Baharı’’, ‘‘Türkiye’nin Kürt Meselesi’’, bunu Henri Barkey ile birlikte yazmışlardı. Başka Kürt sorunu üzerine kitapları da var. Evet, bu da demin bahsettiğim ‘‘Yabancı Dil Nasıl Öğrenilir?’’ kitabı. Henri Barkey ile kitap yazdılar ve sonra Henri Barkey ile 2016’daki 15 Temmuz darbe girişimini tezgahlamakla suçlandılar. Kendisi hakkında yakalama kararı çıktı. O da yaptığı bir açıklamada dedi ki: “Ben yıllardır Türkiye’ye gitmedim bile.” İddiaya göre Graham Fuller de Adalar’a gitmiş, Büyükada’daki bir toplantıya katılmış filan. Yıllardır Türkiye’ye gitmediğini söyledi. Bu açıklamayı yaptığı yer de Kanada. Çünkü Graham Fuller 2002 yılında ABD’deki bir şeylere kızıp ABD’yi terk etti ve Kanada’ya yerleşti. Orada yazıp çizmeye devam etti, İslam üzerine yazmaya da devam etti.

Benim onunla bağım Fethullah Gülen yüzünden koptu, öyle söyleyeyim. Graham Fuller malum Fethullah Gülen’in yeşil kart almasındaki kefillerinden birisi, ona referans veren kişilerden birisi. Benim Fethullah Gülen hakkındaki eleştirilerimi bildiği için bana kızıyordu. Hatta o konuda bir konuşma yapmak istedim, kabul etmedi. O zamandan beri bir daha da kendisiyle irtibatım olmadı ama yazıp çizdiklerini takip ediyordum. Ve bunlardan en çarpıcısı şudur: Koreli birisini evlat ediniyorlar, çocuğun adı Luke ve bu çocuk, bu genç 21 yaşında kokainden öldü. Bu da Fuller ailesinin en büyük travması. 2012-13 öyle bir tarihte olması lazım. Bununla ilgili olarak da bir kitap yazmıştı, onu da biliyorum. Çok dokunaklı bir kitap; ‘‘Üç Gerçek ve Bir Yalan’’ diye anılarını, esas olarak da evlatlık edindikleri Luke’la olan anılarını anlatmıştı.

Evet, Graham Fuller Türkiye’de çok meşhur. Mesela bir iddiaya göre ‘‘Kurtlar Vadisi Pusu’’ diye bir dizi vardı, ben hiç izlemedim ama biliyorum; orada ‘‘Aron Feller’’ diye bir karakter varmış, onu da Graham Fuller üzerinden yapmışlarmış. Pekâlâ olabilir. Zamanında CIA’nın çok üst düzey yöneticisi konumuna geliyor. Milli İstihbarat Konseyi diye bir yapı var, onun eski başkan yardımcılığını yapmış, hayatı istihbaratçılıkla geçmiş, Orta Doğu’da geçmiş, çok ilginç ve galiba benim de gazetecilik hayatımda tanıdığım en ilginç isimlerden birisiydi. İlk beşe girer herhalde. Ve onunla tanışmış olmak da hâlâ ödediğim bir faturadır. Beni de Fuller’in adamı olmak, işte RAND Corporation için çalışmak ki RAND Corporation bildiğim kadarıyla Kaliforniya’da bir yerde, yıllar sonra en son yeni gidebildik Müge ile Kaliforniya’ya. Ama bunlar tabii yapışıyor. Bunlar olur ama Graham Fuller gibi birisini tanımak gerçekten çok öğreticiydi. Ve kendisinin hayatı ciddiye alması da… Çok takdire şayan birisiydi. Tabii ki ajandı, Amerikan ajanıydı. Ve sonra Kanada’ya yerleştikten sonra Amerikan politikalarını en sert eleştiren isimlerden birisi oldu. Hatta bir yayında ABD’nin IŞİD’in doğumundan birinci derecede sorumlu olduğunu söylemiş birisi. Daha çok o ılımlı İslam teorilerine yakın birisiydi. 90 yaşında 29 Ocak’ta hayatını kaybetmiş. Evet, Graham Fuller faslı böyle; 90 yaşında hayatını kaybetti ve ben bunu neredeyse 20 gün sonra ya da 15 gün sonra öğrendim. Başka bilmeyenler de vardır herhalde. Tabii ki hepimiz ölüyoruz.

Ve bugünün ithafı Anthony Quinn de aynen öyle. O da aramızdan yıllar önce ayrıldı; 2001 yılında, 25 yıl önce. Acayip bir adam, yani sinemada. Meksikalı, annesi Meksikalı daha doğrusu, babası İrlandalıymış. Her şeyde oynadı. Genellikle karakter oyuncusu diyelim ama başrolü de var. Mesela burada ‘‘Viva Zapata’’, Elia Kazan’ın o müthiş filmi. Evet, burada Marlon Brando, Jean Peters. John Steinbeck’ten uyarlanmış bu; onu bilmiyordum açıkçası. Ve bir diğer filmi de tabii ki bizim daha iyi bildiğimiz ‘‘Zorba’’. Yunanistan’da geçiyor bu olay. ‘‘Zorba’’da da oynamış. Ama çok sayıda filmi var; ‘‘Navaron’un Topları’’ mesela. Bir de şöyle bir şey var; İslam dünyasının yakından ilgi gösterdiği filmlerde de hep Anthony Quinn’in olduğunu biliyoruz. Mesela ‘‘Çağrı’’da yanlış bilmiyorsam Hazreti Hamza’yı oynamıştı. Bir de neydi o kitap? ‘‘Çöl Aslanı Ömer Muhtar’’; orada da başrolde Anthony Quinn vardı. Üç kere evlenmiş ama iddiaya göre evlilikleri dışında da çok sayıda çocuğu varmış; 13 çocuğu var diye gördüm. İnsan şaşırıyor ama bir yandan da Anthony Quinn aklına gelince hiç de şaşırmıyor. Evet, bize çok şey gösterdi. Çok büyük keyifle izledik. Anthony Quinn’i ölümünden 25 yıl sonra bu vesileyle anmış olalım. Evet söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.