Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, Medyascope özel yayınında Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtladı. Ağıralioğlu, Türkiye siyasetinin mevcut yapısını Çakır’a değerlendirdi. Ağıralioğlu, “Ben öngördüğümüzü bulduğumuzu, daha fazlasını da bulacağımıza inanıyorum. Barajı kesin geçiyoruz” dedi.
Videonun özeti
- Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, partinin seçim barajını geçme potansiyelini değerlendirdi.
- Ağıralioğlu, baraj sınırına yanaştıklarını ve geometrik büyüme beklediklerini belirtti.
- Aynı zamanda Türkiye’deki siyasal tıkanmaya yanıt olarak Anahtar Parti’nin ortaya çıktığını vurguladı.
- Ağıralioğlu, ‘Terörsüz Türkiye’ sürecine temkinli yaklaştığını ifade etti.
- 19 Mart süreciyle gelişen yargı ve siyaset ilişkisini eleştirerek tutarlılık vurgusu yaptı.
Bilmeniz gerekenler
Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu, Ruşen Çakır’ın sorularını yayında yanıtladı. Ekim 2024’te kurulan Anahtar Parti’nin hem örgütlenme sürecini hem de sahadaki karşılığını şu sözlerle değerlendirdi:
“Teşkilatlanma fiziken tamamlandı. Seçime girme hakkı kazanıldı. Kongreler, kurultaylar yapıldı. 161. parti olarak kurulmuştuk. Şu anda Türk siyasetinin bütün ortalama makul bulunan anket ortalamalarında 4-5. parti sıralarına gelindi. Öngördüğümüz her şey oldu. Baraj sınırına Anahtar Parti yaslandı. Yaslanmak üzere bundan sonrası geometrik büyüme. Yani aslında öngördüğümüz her şey oldu.”

Anahtar Parti barajı geçiyor mu?
Anahtar Parti’nin seçim barajını aşma potansiyelini, sahadaki gözlemlerine dayandıran Ağıralioğlu, “Baraj sınırına Anahtar Parti yaslandı. Yaslanmak üzere. Bundan sonrası geometrik büyüme. Araştırmalar her geçen gün bunu teyit ediyor. Ben öngördüğümüzü bulduğumuzu, daha fazlasını da bulacağımıza inanıyorum. Barajı kesin geçiyoruz” dedi.
Yavuz Ağıralioğlu, Anahtar Parti’nin yalnızca yeni bir siyasi oluşum olmadığını, aynı zamanda Türkiye’deki siyasal tıkanmaya bir cevap olarak ortaya çıktığını söyledi:
“Bizim partimiz bir parti hevesinden çok Türkiye’nin geçmişini, hatalarını, kavgalarını doğru muhasebe edip Türk milletine yol bulmak iddiasıdır. Geçmişte ait olduğumuz yerlerden değil, gelecekte ne yapacağımızın bizi bir araya getirmesini istiyoruz. Daha iyisi mümkündür diyen herkesin beraber inşa edeceği bir gelecek için bir hareket planlıyoruz.”

“Türkiye’nin kapasitesine yürümesi lazım”
Ağıralioğlu, Türkiye’nin mevcut potansiyeline rağmen yaşadığı sorunlara dikkat çekerek yeni bir yönetim anlayışı vurgusu yaptı:
“Biz Türk milletiyiz ve 86 milyon kocaman bir aileyiz. Pek çok şeyi yapabilecek kapasitedeyiz ama bu kapasiteye yürümüyoruz. Bu kadar imkânımıza rağmen bu yoklukla karşılaştık. Bu sorunun cevabını vermek zorundayız. Daha iyisi mümkündür diyebilen her kalbi Türk milletinin ufkuna hizalamalıyız.”
“Terörsüz Türkiye” ve 19 Mart süreci
Yayında Türkiye’nin son dönemde yaşadığı Terörsüz Türkiye ve 19 Mart sürecine değinildi. Ağıralioğlu, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürece temkinli yaklaştığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu süreç başladığında herkesi şok eden bir tablo vardı. Bir iletişim mimarisi kurulmuş. ‘Silahları bırakın, pazarlık yok’ deniyor ama tonlama farklı. Dedim ki bu süreç yanlış yönetilirse hem devleti hem toplumu örseler. PKK’yı Kürtlerin temsilcisi hâline getirecek bir muhataplık kurulursa bu büyük bir travma olur.”
19 Mart sürecini ise yargı ve siyaset ilişkisi üzerinden değerlendiren Ağıralioğlu, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin savcıların siyasetteki rolü ve kayyum tartışmaları ile yargıyı ne hâle getirdiğini gördük. Belediyelere kayyum atayıp sonra başka yerde uzlaşı konuşmak bu siyasetin tutarlılığını zedeliyor” dedi.
- Ruşen Çakır yorumladı: CHP’nin bağımsız medyaya ihtiyacı var ama işi çok zor
- Devlet Bahçeli CHP’yi hedef aldı, sürece sahip çıktı
- Yavuz Ağıralioğlu İYİ Parti’den istifa etti
- Yavuz Ağıralioğlu, sonbaharda partisini kuracağını açıkladı
- İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu: “Biz merkeze yürüyoruz, iktidarın konforunu kaçırdık, sataşmaların arkasında bu var”
Video deşifresi
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu stüdyo konuğumuz. Onunla her şeyi konuşacağız. Hoş geldiniz Yavuz Bey.
Yavuz Ağıralioğlu: Merhaba efendim. Hoş bulduk.
Ruşen Çakır: 30 Ekim 2024’te partiyi kurdunuz ve biz sizi burada 23 Ocak 2025’te ağırlamıştık. Çok tazeydi. Örgütlenme yeni başlamıştı falan ama çok umutluydunuz. Aradan geçen zaman içerisinde nereye geldi Anahtar Parti? Öyle başlayalım. Bütün teşkilatlanma tamamlandı mı?
Yavuz Ağıralioğlu: Teşkilatlanma fiziken tamamlandı. Seçime girme hakkı kazanıldı. Kongreler, kurultaylar yapıldı. 161. parti olarak kurulmuştuk. Şu anda Türk siyasetinin bütün ortalama, makul bulunan anket ortalamalarında 4-5. parti sıralarına gelindi. Öngördüğümüz her şey oldu. Baraj sınırına Anahtar Parti yaslandı, yaslanmak üzere. Bundan sonrası geometrik büyüme. Yani aslında öngördüğümüz her şey oldu. Siyasette böyle alan bulmak zordu. Partilere, particiliğe, siyasete milletin kahrı olunan zamanlarda parti kurmak risktir. Siyasi partilere itimatsızlık varken, siyasete, siyasetçiye güvensizlik varken, böyle parti enflasyonu falan gibi sözler siyaseti böyle zemmetmek için kullanılırken bir parti kurmak; “Ya bu kadar parti varken ne partisi kardeşim?” duygusunun en fazla olduğu zamanda aslında parti kurmak riskli. Ama biz bir makulü, biz bir yeniden daha fazlasını yapabilir miyiz iddiasını, bu alışılmış siyasi kamplaşmaların dışında bir merkez bulabilme hedefini denemek zorunda olduğumuzu, Türk milleti için bir yolun, Türk milleti için bu tahterevalli siyasetinin yani CHP ve AK Parti arasına sıkışmanın yahut 50+1’in dayattığı bir siyasal kamplaşmanın dışında da başka bir makulün inşa edilebileceğini arkadaşlarımızla istişare ettik. Buna bir yol var dedik. Yani seçmen kahrına da baktık. Biz kendi kalbimizi de yokladık. Yani “Biz buna razı mıyız?” dedik; “Değiliz.” dedik. “Bundan daha fazlasını yapabilir miyiz?” diye sorduk; “Yapabiliriz.” diye düşündük. Efendim, Türkiye’de bir taraf için “AK Parti kalacak” propagandası, bir taraf için “CHP gelecek” propagandası arasına seçmenin sıkışmasını, 50+1 yüzünden seçmenin kendi partisine oy verememişliğini mecburiyete dönüştüren bu dayatma siyasetinden başka bir yolun mümkün olabileceğini, bunun Türk seçmenine iyi gelebileceğini sorduk kendimize, kalbimize. Milletin ufkuna, geleceğimize böyle bir şey sunalım mı? Bunu başarabilir miyiz? Deneyelim mi? Kararımızın bütün istişarelerinde verdiğimiz cevaplar, bizim bu öngördüğümüz şeyin olacağına inandığımız bir kararlılıkla buluştu. 28 Ekim’de, 30 Ekim’de partimiz kuruldu. Şimdi bu geçirdiğimiz zaman içerisinde toplumsal karşılığın bu kadar artması, siyasete bu kadar kahır varken bize tebessümün düşmesi, bu kadar ilkesizlik ithamının altındayken siyaset, bize ilkeyle bir yolunun açılması, ne bileyim, yeniden güven duyulabilir bir alanı inşa etmeye başlamamız falan bizi her geçen gün kuvvetlendirdi. Yani ben öngördüğümüzü bulduğumuzu, daha fazlasını da bulacağımıza inanıyorum. Her geçen gün bunu teyit ediyor, araştırmalar da teyit ediyor.
Ruşen Çakır: Yıllardır siyaseti gözlemleyen bir gazeteci olarak şunu sormak istiyorum. Medya anlamında çok fazla imkanınız yok.
Yavuz Ağıralioğlu: Evet.
Ruşen Çakır: Ama bir diğer yandan siz rakamlar verdiniz, baraja yaklaştınız.
Yavuz Ağıralioğlu: Baraja yaslanmak üzereyiz.
Ruşen Çakır: Benim de gördüğüm kamuoyu yoklamalarında yeni kurulmuş bir parti için hiç de fena olmayan, siz herhâlde daha fazla olduğunu söylüyorsunuzdur ama…
Yavuz Ağıralioğlu: Ben ortalamalara bakıyorum, 4-5 bandında çıkarıyorlar. Bir de buna ekstradan gördüğüm var benim; saha 2002’ye benziyor. Çok sürpriz yapacağımıza şahit olacaksınız.
Ruşen Çakır: Peki bunun sırrı nedir? Yani çok görünür değilsiniz medyada ve sosyal medyada, kendi medyanız da yok bildiğim kadarıyla. Yaptığınız en fazla, ben takip ediyorum, sosyal medyada paylaşıyorsunuz faaliyetlerinizi vesaire.
Yavuz Ağıralioğlu: Medya bize ilgili olamadı. Maalesef Türkiye’deki sistem böyle ama açılışlarımızı kaçırdınız. İl açılışlarımızın mitinge dönüşünü kaçırdınız. İl açılışlarımızın, normal bina açılışlarımızın mitinge dönüşünü ıskaladınız, görmediniz. Sekizer, onar bin kişilik kalabalıklarla il binası açtık. Biz bu 14 ayda, 15 ayda il binalarımızı kapalı spor salonlarında açtık, kaçırdınız. Siyasetin gündemi buna bakma ihtiyacı bile duymadı ama biz her ili coşkuyla açtık. Büyük konvoylarla açıldık. Bu böyle bindirme kıtalara çok alışmış siyaset içerisinde, bu kadar siyasetin periferisinde olduğu zannedilen bir hareketin siyasetin merkezine bu kadar güçlü bir coşkuyla oturması aslında çok şaşkınlık verdi; illere şaşkınlık verdi. Yani Rize’de bina açılışımız mitingti. Malatya’da mitingti. Erzurum’da mitingti. Efendim, Maraş’ta mitingti. Bütün il açılışlarımız, Konya’da mitingti. Yani 8-10 bin kişilik, birkaç bin arabalık konvoylarla il açılışları yaptık. “Siyaset yok, seçim yok kardeşim; bayram değil, seyran değil, bu coşku nedir?” duygusu teşkilat gücüyle birleşince bu sizin Hatem Ete ile sohbetlerinizde “Ya nasıl oluyor?” diye şaşırdığınız şey, benim 14 ay arkadaşlarımla tabanı süpüre süpüre coşkuyla memleketin umudunu ayağa kaldırdığım bir hareket var ortada. Ama medya görmedi onu. Millet gördü ama medya görmedi. Millet mesela, her il gördü. Yani mesela ben Bursa’ya 2.280 arabalık konvoyla girdim. 2.280 araba emniyet kaydı. Erzurum’a büyük bir coşkuyla pazar günü girdim, kapalı spor salonunda açtık. Konya’da 8.000 kişiyle açtık. Malatya’da 10.000 kişiyle açtık. Maraş’ta büyük bir miting yaptık. Her taraf öyle.
Ruşen Çakır: Peki şunu sormak istiyorum. Siz Ülkücü kökenlisiniz, Ülkücü hareketten geliyorsunuz. Daha sonra İYİ Parti’de çok üst düzeyde görev yaptınız; parti sözcüsüydünüz, milletvekiliydiniz. Sonra ayrıldınız. Partinize yönelik ilginin, kadrolarının ve ilginin genellikle bu milliyetçi cenahtan olduğunu varsayıyoruz diyelim ki. Siz bana anlatabilir misiniz? Kimler size geliyor? Parti kadroları ve o söylediğiniz açılışa gelen insanların profili nedir?
Yavuz Ağıralioğlu: Ruşen Bey, şöyle bir zorluğu var siyasetin şu anda önümüze düşürdüğü kulvarda; güvensizlik derken kastettiğim şey sadece iktidara karşı değil, muhalefete karşı da güvensizlik var. Yani bu kadar sorunu olan memlekette çözümün iktidar olamamasına kahırlı bir seçmen var. Herkes bağırıyor “Derdim var.” diye. Bu kadar derde rağmen memleketin çözümünün iktidar olamamasına kızan muhalif seçmenin de kahrı var. Ama yolda kalmışlıktan; mesela İYİ Parti ile ilgili bir sendrom yaşanmış hayal kırıklığı anlamında. Sinan Oğan’la ilgili bir şey yaşanmış. DEVA ve Gelecek tecrübesinin iki tarafta oluşturduğu bir travma var. Yani AK Parti’den ayrılmış, bu AK Parti’nin övündüğü dönemin kurmayları olan bu kadronun çok oy alacağı zannedilirken yaşadıkları bir travma var. AK Parti tabanının nankörlükle suçladığı bir alan var, muhalif seçmenin ilkesizlikle suçladığı bir alan var. Dolayısıyla seçmen aslında partilere de bakarak travma yaşamış. Bu uzun iktidarı da buna eklediğiniz zaman, bu 24 yıllık uzun iktidarı, orada şöyle bir şey çıkmış ortaya: Uzun iktidar, iktidarda kalmak için devamlı partner değiştirmiş. Dolayısıyla aslında bu uzun iktidarda söyleyip de tersini yapmadıkları, beraber olup da karşısına geçmedikleri, karşısında olup yanlarına almadıkları hiç kimse kalmamış. Bu siyasetin kulvarlarını da ihlal etmiş, enfekte etmiş. Yani aslında her şeyi bozmuş. Sistem bozulmuş, aidiyet alanları bozulmuş, referans setleri bozulmuş, değer yargıları… Her şey bozulmuş. Bu her şeyin bozulduğu yerde hep siyaset iyi şeyler yapacak diye başlamış, ümitlenmiş. Bu ümitliler de hayal kırıklığına uğramış. Şimdi bu kadar tecrübenin üstüne, bu kadar hayal kırıklığının üstüne, bu kadar enfekte olmuş bir alanın üstüne Anahtar Parti işte “ne o ne bu” diyen siyaset yerine “hem o hem bu” demeyi tercih etmiş. Yani ne AK Parti ne CHP değil; hem AK Parti hem CHP. Ne Osmanlı ne Cumhuriyet değil; hem Osmanlı hem Cumhuriyet demeyi tercih etmiş. Ne 51 ne 49 değil; hem 51 hem 49 demeyi… Yani ben aslında bir siyasal muhasebe alanının kalbine, mesuliyetine, geçmişle muhasebesine ne imkan vermişse orada onların sonucuyum. Arkadaşlarımla öyleyim ben. Bizim partimiz bir parti hevesinden çok Türkiye’nin geçmişini, geçmişteki hatalarını, geçmişteki kavgalarımızı, geçmişteki adanmışlıklarımızı doğru muhasebe edip Türk milletine yol bulmak, 86 milyona bir gelecek bulabilmek… Hepimizin hataları olabilir. Hepimizin geçmişte ait olduğumuz ve mecburiyet kulvarı diye bulduğumuz yerde belki başka seçeneğimiz olmadığı için yapmak zorunda olduklarımız vardır. Dolayısıyla şimdi seçeneğimiz var, “Daha iyisi mümkündür.” diye bir alan var. Geçmişte nereye ait olduğumuzun değil de gelecekte ne yapacağımızın bizi bir araya getirmesini istediğim bir alan var. Burada CHP’ye de mesafemi, AK Parti’ye de MHP’ye de mesafemi, aslında Türk milletine de mesafemi doğru konumluyorum. Şöyle diyorum: “Daha iyisi mümkündür.” diyen, bu topraklara ait herkesin beraber inşa edeceği bir gelecek için bir hareket planlıyoruz. Ama Türkiye’de bizim, benim bile ait olduğum bir referans alanı var. Ülkücü-milliyetçi camianın içinde doğdum. Dedem, babam, ben… Muhsin Başkan’la beraberdim. İYİ Parti’de… Bunların hepsi bir siyasi koordinat. Yani sağın, milliyetçi muhafazakâr sağın işte bu referans alanlarında 90’ların kimlik tartışmalarının en yoğun olduğu zamanların; çocukluğumuzun, gençliğimizin şahit olduğu zamanların omuzumuza yüklediği yahut hayatımıza mecburiyet olarak yük haline geldiği zamanlar var. Şimdi buralardan çıkardıklarımızla bir merkez inşa etmeye çalışıyoruz. Bir parti tarif etmeye çalışmıyoruz. O yüzden ben çatışmıyorum, kavga etmiyorum yahut “ne o ne bu” demiyorum. Partiyi partiden daha fazla bir duygu sınırında millete göstermek için şöyle yapıyorum: Bir kesim için AK Parti’ye hasımlık, bir kesim için CHP’ye düşmanlık, bir kesim için parmak sallayarak siyaset, bir kesim için hesaplaşma duygusu… Hep böyle şeyler, hep kamplaşma. Bu kamplaşmanın dışında bir şeyin mümkün olabileceğini göstermemiz lazım. Çünkü benim kalbim buna çok yatıyor. Biz Türk milletiyiz ve 86 milyon kocaman bir aileyiz. Pek çok şeyi yapabilmeye imkanımız yetecek kadar büyük bir milletiz, büyük memleketiz. Bunların kapasitesine yürümeliyiz. Yani biz iyi bir yönetim vadetmeliyiz. Kimlik tartışmasına, değer tartışmasına girmemeliyiz. Siyaset kendi işine, kendi mesuliyetlerine odaklanmalı. Bu böyle olunca memleketin yetişmiş insan kapasitesine yürümeliyiz. Biz Türkiye’yi daha yüksek standartlı bir geleceğe taşıyabilmek için yetişmiş insan gücümüzü bu topraklara aidiyet parantezinde bir araya getirmeliyiz. Ben buna dair bir siyasi okumanın Türk milletinin vicdanında Türk siyasetine yeni bir imkan açacağına çok inanıyordum, onu buluyorum ben şu anda. O yüzden sizin bu sorduğunuz sorunun şuradan daha çok, buradan daha çok değil ama herkesin travmaları var, ihtiyatlı bakıyorlar. Kimileri için Yavuz Ağıralioğlu’nun siyasi nezaketi AK Parti’ye yanlamak; kimilerine göre Yavuz Ağıralioğlu’nun, Anahtar Parti’nin bu kadar kolay teşkilatlanması tembihli kurulmak; kimilerine göre oradan finanse edilmek, kimilerine göre buraya yakın olmak… Yani herkes kafasında alışkanlıklarının kendisine söylettiği birtakım vehimlerle değerlendiriyor ama zaman içerisinde bunlar aşılıyor. Sonra bakıyorlar ki bu bir angajman değil, bu bir nezaket. Bakıyorlar ki bu böyle hasbelkader ağzına geldiği gibi bir şey değil, bu bir strateji; bu hasbi, organik bir hissiyat. AK Parti 24 yıldır devlet yönetiyor, AK Parti’nin içerisinde çok kıymetli insanlar var, hakkı yenmiş yahut hakkı teslim edilememiş yahut değerlendirilememiş… AK Parti de en zayıflarıyla değerlendiriliyor bence, yönetiliyor. MHP’nin çok kıymetli evlatları vardır, gadre uğramış yahut keşfedilememiş yahut mekanizmada dışarıda kalmış. CHP’de çok kıymetli devlet terbiyesi olan, Cumhuriyeti en büyük nimeti bilen ve korumak vazifesi, duygusu taşıyan çok kıymetli evlatlar var. HDP’ye kaptırdıklarımız var bizim; HDP’de olmasını çok gördüğüm, yani siyasetin belalı kulvarları olmuş, kızmış gitmiş, kahırlanmış gitmiş… Oralarda insanlar var. Dolayısıyla benim şöyle bir şey yapabilmem gerekiyor, ona inanıyorum. O yüzden her yerden alacağıma inandığım yeri inşa ediyorum. 2002 AK Parti, 83 Özal… Onların yakaladığı ritmi yakalamamız lazım. Şunun cevabını vermeliyiz, millete bunun cevabına bir yol bulabileceğime dair bir şey söylemeliyim, milletin kalbindeki karşılığa bakmalıyım. O şu: Bundan daha fazlası mümkün mü? Bu ülke böyle dümensiz bir gemi gibi, kimin kılavuzluğunu yaptığını bilmediğimiz, nereye gideceği belli olmaz bir gemi gibi değil; kaptanı belli, hedefi belli, rotası belli, pusulası belli bir ülke hâline gelebilir mi? Kapasitesine yürüyebilir mi? Bunu başarabilir miyiz? Tayyip Bey’e 24 yıl verdik bu kadar kudretle memleketi; ne oldu da bu kadar varlığımıza rağmen bu yoklukla karşılaştık? Biz neyi ihmal ettik de bu kadar yetişmiş insan gücümüz, bu kadar büyük potansiyelimiz, bu kadar büyük imkanımız varken bu yoklukla buluştuk? Bu soruların cevabına “Daha iyisi mümkündür” diyebilen her kalbi Türk milletinin ufkuna hizalamalıyız. Orada ben çok çeşitlilik sağlayacağımızı düşünüyorum. Hemen mesela sizin zihninizde şu şekilleniyor: “Milliyetçi marjlar içerisinde büyümüş bir partinin merkezi falan…” Bunlara mutlaka cevap vermek zorunda olduğumuz ama bunu kelamla değil işle, yani katılan bunu söylesin, gelen söylesin. Ben istiyorum ki ortak bir Türkiye geleceği insanlara şunu demeye imkanı versin: “Biz başka dünyaların insanıydık geçmişte ama Türkiye’nin geleceği için bir araya geldik.” Onun merkezini oluşturmaya çalışıyorum.
Ruşen Çakır: Siz partiyi kurduktan hemen sonra ya da neredeyse eş zamanlı bir şekilde Türkiye peş peşe iki ayrı süreci yaşıyor.
Yavuz Ağıralioğlu: Evet.
Ruşen Çakır: Bir tarafta “Terörsüz Türkiye” denen süreç var, bu daha önce başladı. Bir tarafta da “19 Mart süreci” diye bir süreç var, o da 2025’te başladı. Siz tam bunların ortasında doğdunuz. Ve benim gözlemim şu, kaçırmış olabilirim; siz bu iki süreçte de çok fazla, hani nedir, topa girmiyorsunuz gibi. Mesela özellikle “Terörsüz Türkiye” konusunda daha çıkışlarınızı görüyorum ama mesela onda da daha bir temkinli davranıyorsunuz gibi. Ben mi yanılıyorum?
Yavuz Ağıralioğlu: Şöyle efendim, temkinden değil. Siyasetin birkaç şeyi bir arada yapma zorunluluğu var. Bir iletişim mimarisi planlanmış. Bu “Terörsüz Türkiye” başladığında herkesi şok eden, daha önce planlanmış falan gibi durmayan, birden apansız karşılaştığımız bir şey. Bir gün Devlet Bey grup konuşmasında “Öcalan Meclis’e gelsin, umut hakkından bahisle konuşsun.” deyiverdi. Daha sonra bir devlet aklı projesi falan, devletin aklının söylettiğine dair birtakım imalarla süreç yönetilmeye çalışıldı. Sürecin dehşeti; toplumsal, duygusal kırılma alanları kapatılmak için de şöyle dendi: “Asla pazarlık yapılmayacak, silahlar teslim edilecek ve bitecek bu iş.” Yani sanki buyuran, parmak sallayan ve hükmeden; ‘‘nerede durmanız ve silahları nerede teslim etmeniz size tebliğ edilecektir kardeşim’’ falan gibi böyle ‘‘asla sizinle muhatap olmayacağız’’ tonlaması. Bu tonlamayı görünce dedim ki; bir iletişim mimarisi var. Yani ‘‘Silahları bırakın, biz size haber vereceğiz, pazarlık yok, haddinizi bilin.’’ falan, ‘‘yeter artık.’’ Bu tonlamada. Yani, ‘‘Gerekirse sonra umut hakkından faydalanacaksan ona da biz karar veririz’’ falan. Bu tonlamada bir siyaset konuşması… Anladım ki detaylandırılmış bir yol haritası. Sonra belli oldu. O zaman uyardım, dedim ki: “Terör örgütüyle muhataplık üzerinden kendi milletinize hak, memlekette tek cephe olacağız diye terör örgütü ile Türkiye’deki cepheyi tahkim etme hevesi siyaseti örseler, Meclis’i örseler, verilmiş mücadelede bedel ödemiş insanları örseler. Bu arada PKK’ya Kürtleri ayrı tutarak mücadele eden devlet aklını da örseler.” Yani, “PKK düşmanımız, Kürtler kardeşimiz” diyen, “PKK Kürtlerin temsilcisi asla değildir” diyen, “Öcalan Kürtlerin neyi oluyor ki biz Öcalan’la Kürtleri konuşalım?” diyen devletin politik geleneksel aksını da kırar bu. Yani durup 41 sene sonra bir bedeli ödeyip ondan sonra Kürtlerin, Kürt meselesinin çözümü için Öcalan’ı muhatap almak devletin bu geleneksel aksını da kırar ve burada bir travma oluşur. “Bu travmayı kaldıramayız.” dedim. ‘‘Burada en büyük haksızlığı Kürtlere yapmış oluruz.’’ dedim. Çünkü Kürtlere 41 yıldır dediğimizin aksine bir şey diyorsunuz şu anda. Milliyetçi Hareket Partisi’nin sloganları bile vardı, hatırlasınlar: “Kürt Türk kardeştir, Apo kalleştir.” Hatırlayın lütfen. Öcalan üzerinden Kürdü, Kürdü de Öcalan üzerinden konuşmayı Kürde hakaret sayarız biz. Yani Kürt meselesini Kürt meselesi başlığında konuşmayı bile biz şöyle ihtiyatlı karşılarız; Kürt niye mesele olsun ki? Yani bizim orada romantik bir şeyimiz vardır; Kürdün inkarı anlamında değil, Kürdü meseleyle birleştirmeyi Kürde hürmetsizlik saydığımız için böyle deriz. Ama bazı siyasi partiler bu başlıkla konuşmak isterler, olabilir. Ama bu başlıkla bile konuşacak olsanız siz bunu Öcalan’a değdirerek, Öcalan’ı muhatap alarak yapamazsınız. Çünkü siz bunu yaparak Öcalan’ı Kürtlere teslim etmiş olursunuz. Dolayısıyla PKK’yı Kürtler için mücadele eden bir örgüte dönüştürürsünüz. Bu kaldırılabilir bir şey değildir, bu yanlıştır. Sonra o muhataplık Öcalan’ın komisyon raporlarında, daha önceki mülakatlarında, röportajlarında vardı. Komisyon istiyordu, muhataplık istiyordu daha önce. Numan Bey’in ismini bile veriyordu; “O gelsin.” diyordu. Meclisin komisyon teşekkül ettirip kendisine gelmesini istiyordu, umut hakkından bahsediyordu. Bunların hepsi daha önce yaşadığımız ve bedelini ağır ödediğimiz “Terörsüz Türkiye” sürecinin travmalarıydı. Sonra bunların bir milliyetçi parti liderliği üzerinden bu düzeyde dillendirilmesinin sebep olduğu bir şaşkınlık oldu. Bu ne demek? 90’larda — siz hatırlarsınız, o röportajlarınızı hatırlıyorum ben — o en dehşetli olduğumuz PKK’ya karşı ‘‘bu ne kardeşim’’ dediğimiz, bunu anlamaya çalıştığımız zamanlarda bile yayınlanmış makaleler vardı. “Bir gün meclise gelecek, bir gün siyaset yapacak falan…” Böyle yazılar olduğunda biz derdik ki; “Ya bir memleketi tanımamak da, bir memleketle ilgili öngörüsüzlüğün de bu düzeyli saçmalığını ilk defa görüyoruz.” 90’larda. Şimdi 90’larda ‘‘Öcalan meclise gelecek, siyaset yapacak, gün gelecek bir gün bu terör örgütü falan…’’ denilen makalelerin bugün sözcüsü Milliyetçi Hareket Partisi olabiliyorsa bu memlekette çok stratejik işler yapmak zorundayız biz. Yani 90’larda en uçuk makale diye gördüklerinizin bugün milliyetçi bir partinin genel başkanı “gelsin umut hakkından yararlansın” diyor. Devlet Bey’imiz kafiye yapıyor: “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Selahattin yuvaya dönene kadar kararımız nettir.” Ne demek, ne kafiyesi yapıyorsunuz siz? Bu literatür ne? Dolayısıyla burada bir travma var. Şimdi buna da “Terörsüz Türkiye memleketi tek cephe yapma hassasiyetinin projesi” falan diyorsunuz. Burada şunu görmemiz lazım; ben bu PKK mevzilenirken Suriye’de, o zaman bu bölücülüğün cüretkâr açıklamalarına diyordum ki: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ölüsü, dirisi değil ölüsü sizin pazarlığınızı dünyanın her ülkesiyle yapar. Kendisine böyle devlet vadedilmiş de ortada bırakılmamış tek topluluk sizsiniz. Sizin üzerinizden açtıkları alan İsrail’in güvenlik programının aparatı olmaktan öteye geçmez. Size verilen silahlarla sakın şımarmayın. Size verilenin 1.000 katını Saddam’a verdiler, Saddam’ın hâline bakın. Size verilen silahların daniskasını Orta Doğu’da vermedikleri ülke kalmadı, devlet kurdurmadıkları ülke kalmadı, ırzını iffetini çiğnemedikleri hiç kimse kalmadı. Bir tek siz kaldınız, akıllı olun.” diyordum. Şimdi buldukları odur. Amerika Birleşik Devletleri’nin çok rahatlıkla yapabileceği, yani Türkiye şu anda bu bölge için daha uygununu bulamadığı bir partnerdir. Mecburen seninle beraber olmak zorunda kalınca 3-5 bin kişilik bir topluluğu çok rahatlıkla gözden çıkarabilir. Böyledir bu işler. Yani bura birkaç bin yıllık devlet geleneği olan, birkaç bin yıldır imparatorluklar kurabilmiş büyük bir devletin, büyük bir milletin yönetim merkezi. Dolayısıyla Orta Doğu’nun bu bataklığında Türkiye’den daha kudretli, daha kuvvetli bir partneri nerede bulacaksınız, mecbursunuz. Yönetim kalitesi değişir, bozulur. Yönetimdeki insanların bazı zafiyetleri bizim pazarlık gücümüzü azaltabilir, bunlar olabilir. Ama nihayetinde muhatabınız bu bölgede bulabileceğiniz demokratik hukuk devletiyle her şeye rağmen idare edilebilen, medeni, standartları çok yüksek, Avrupa’ya yüzü bin yıldır dönük bir ülkedir bu gördüğünüz, bu muhatap olduğumuz ülke. O yüzden ben bunlara şöyle bakıyorum: Terörsüz Türkiye sürecine ihtiyatlı durmadım, sadece deneme tahtası olmadığını düşünüyorum milletin. Yani bu ayıp, ayıpladım bunu ben. Şöyle ayıpladım; buna ihtiyacınız yok. Şimdi siz ‘‘kurucu önder’’ diyorsunuz Öcalan’a. ‘‘Kurucu önder’’ diyorsunuz. Bu arada Mustafa Kemal Atatürk, memlekette ‘‘kurucu önder’’ sözünün tek tedai ettirdiği insandır. Kurucu önder deyince Mustafa Kemal Atatürk akla gelir. Ortalama Türk milletine sorun, anket yapın; “kurucu önder” deyin, karşısına kim geliyor? Hiç kimse kurucu önderin eşitine, PKK’lılar hariç hiç kimse Apo demez, Öcalan demez. Kurucu önder deyin, boş bırakın, Türk milletine yazdırın bakalım ne çıkacakmış? O yüzden bir taraftan bakıyorsunuz kurucu önderin partisi eşittir CHP; ona kayyum atamaya çalışıyorsunuz, PKK’ya da kurucu önderlik üzerinden alan açıyorsunuz ve Meclis’e davet ediyorsunuz. Yahu… Bu, siyasetin şeyini aşındırır dedim, aşındırdı.
Ruşen Çakır: Şimdi ‘‘CHP’ye kayyum atamaya çalışıyorsunuz’’ dediniz, oradan da öteki sürece geçelim; 19 Mart süreci. Orada mesela hiçbir şekilde mitinglere falan katılmadınız.
Yavuz Ağıralioğlu: Katılmıyorum ben, evet. Şöyle bakıyorum; yani orada iki türlü süreç var. Ben siyasetin bu mahkemeler üzerinden, yani son tecrübe ettiğimiz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yargıyı ne hale getirdiğini gördüm. Herkes gördü bunu, herkes mevzu etti. Mesela şimdi İstanbul Cumhuriyet Savcısı’nın Adalet Bakanı olmasının da tedai ettirdiği bir şey var. Yani savcı, Adalet Bakanı; bunun insanların hafızasına düşürdüğü bir şey var. Çünkü neticede bir siyasi süreç devam ediyor. Bu bir tercih. Yani mesela “kent uzlaşısı” var. Hatırlar mısınız? İşte geçen seçimin giyotini oydu; kent uzlaşısı yapıyorlar. Hükümetin ana politik omurgası şunun üzerine bina etti seçimi: “Efendim bunlar, bu alçaklar kent uzlaşısı adı altında İstanbul Belediyesi dâhil bütün belediyeleri almaya çalışıyorlar.” Sonra siz “ülke uzlaşısı” adı altında anayasa falan konuşur hale geldiniz. Yani vatandaş, kimlik falan bir sürü şey konuşuluyor, bir sürü şey dile geliyor. Anayasa, İstiklal Marşı; “Türk demeyelim”, vatandaşlık tarifi falan bir sürü şey konuşuluyor bu arada. Kent uzlaşısı ithamıyla seçim kazanıyorsunuz, sonra ülke uzlaşısı töhmeti altında kalıyorsunuz. Ve bu sürecin içerisinde efendim kimilerine kayyum atıyorsunuz. Sonra Devlet Bey kayyumlarla ilgili diyor ki: “Ahmetler makama” diyor mesela. Görüyor musunuz? Yani siyaset bu savrulma alanında, “Ahmetler makama dönsün” diye tazyik yapıyor Devlet Bey, sonra diğer belediyelere kayyum atanıyor. Bu arada da ilkeli duramadığınız için bunun bedelini iktisadi olarak ödüyorsunuz. Yani kendi belediyelerinize de dokunursunuz; kendi belediyeleriniz de dâhil bu soruşturmalara konu olabilir. O zaman dersiniz ki milletinize mesela: “Ya biz yolsuzluk araştırıyoruz.” Efendim hiç kendi belediyelerinize değmiyorsanız, 24 yıldır da ülkeyi siz yönetiyorsanız, bu arada yolsuzluk endeksinde ülkenin yeri devamlı değişiyorsa bu ithamın altında kalmıyor mu oluyorsunuz? Nasıl oluyor yani bu? Yahut mesela şunu düşünmek lazım; siz mesela belediyeleri yolsuzluk gerekçesiyle böyle yapıyorsunuz, milletin iradesine saygı göstermek zorundasınız. Belediyelerde encümen fazlalığınızı avantaja çevirip millet iradesini nasıl gasbedebilirsiniz? Yani bu saçma bir şey. Hakkınız bile olsa, kanuni hakkınız olabilir; ahlaki hakkınız yok. Yani ben Cumhurbaşkanımıza mesela hiç yakıştırmıyorum. Keşke şöyle diyebilse: “Ya kardeşim yolsuzluk ayrı, bu iş ayrı. Millet iradesine saygısızlık yapamayız, saçmalamayın.” Şimdi öyle denmesi lazım, denmiyor efendim.
Ruşen Çakır: Ama şimdi mesela Bursa tutuklanırsa…
Yavuz Ağıralioğlu: Bursa mesela… Böyle oluyor. Ben mesela konuşmalara şahit oldum burada bir belediyede. Hangi belediyede oldu?
Ruşen Çakır: Bayrampaşa.
Yavuz Ağıralioğlu: Bayrampaşa Belediyesi’nde oldu. Cumhurbaşkanımıza canlı yayında bağlandılar. Ben mesela çok arzu ederdim ki Cumhurbaşkanımız ‘‘Ne oluyor?’’ desin mesela. ‘‘Efendim biz burayı aldık,’’ deyince desin ki: ‘’Nezaketsizlik etmeyin, milletin iradesine saygısızlık etmeyin. Yolsuzluk başka bir şeydir, bu yaptığınız başka bir şeydir.’’ Memleketin Cumhurbaşkanı olmak böyledir. Partinin Cumhurbaşkanı değil de milletin Cumhurbaşkanı olursanız dersiniz ki: “Milletimiz seçimde iradeyi böyle göstermişse ona hürmet etmek zorundayız” diyebilen Cumhurbaşkanlığı makamı arzu ediyorum ben. Bunu demek siyasette belki bu ‘‘belediyelere yolsuzlukla ilgili araştırma yapılıyor’’u da aslında daha kurtarabilir bir şey olur. Yani böyle davranılsa derler ki: “Kardeşim adamlar avantaj kollamıyor.” Şimdi siz bir taraftan seçim sonuçlarını böyle yönetiyorsunuz, avantaj kollar gibi yönetiyorsunuz; sonra diyorsunuz ki: “Yargı bizim tasarrufumuzda değil.” Ama HSK ve Anayasa Mahkemesi üzerindeki iktidar partisi olmanın beraberinde doğurduğu bir güç var. Yani şu anda mesela Akın Bey’e itiraz etseniz, şikâyet etseniz şikâyetin başında o var. Dolayısıyla bu mekanizma sistem olarak yargının siyasallaşması muhasebesini doğuruyor zaten. O yüzden burada ben şöyle baktım; bu bir bilek güreşi. Ahlaki olarak doğru yerde durmaya çalıştım. ‘‘9 belediye, daha önce büyükşehir belediyelerini aldınız’’ dedim. ‘‘Siz yolsuzluk gerekçesiyle kendiniz aldınız’’ dedim ve ‘‘Siz kendi yolsuzluk gerekçesiyle aldığınız belediyelerinizle ilgili bir tane soruşturma başlatmadınız. Dolayısıyla bu sizi töhmet altında bırakır’’ dedim. Ahlaki üstünlüğünüzü kaybedersiniz. Ahlaki üstünlüğünüzü kaybederseniz de bu yaptığınız iş, ne kadar “bizimle alakası yoktur” deseniz de yargıya itimatsızlık, siyasete ilkesizlik ve bedelini iktisaden ödediğiniz bir şey haline gelir, nitekim geldi. Ama ben o sürece girmedim yani, sonuçta çünkü çok enfekte bir alan. CHP kendi içinde iktidar ve kariyer planlarına kurban giden bir süreç yaşadı. Şikâyet eden kendileri, içerideki suçlamalar, herkes birbirini suçluyor; yani rezil bir alan haline geldi bu alan. Bu alanın içine ben dâhil olmadım. Zaten mitingler CHP’nin kendi gündemi, ben niye dâhil olacağım? Ama şunu söyledim: Ahlaki üstünlük muhafaza edilmesi lazım, yargının siyasallaşmaması lazım ve hukuk doğru çalışmazsa iktisadi olarak ödediğimiz bedeli bütün millete ödetmemeniz lazım. Bunların hepsi oluyor.
Ruşen Çakır: Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı adaylığını deklare etmemiş olsaydı bunları yaşar mıydık?
Yavuz Ağıralioğlu: İşte bu tarz değerlendirmelerin de konusu olacak bir siyasallaşma süreci bu, onu diyorum. Yani mesela bazıları da şöyle diyor: “İçeri alınacağını bildiği için aday oldu. Yani zırh edinmek için, ‘beni bu rekabette geçemeyeceklerini anladıkları için böyle yapıyorlar’ demek için ön aldı” diyenler de var. Ama ne olursa olsun bütün bu alanlarda yargıyı bütün bu siyasi tartışmaların dışına çıkarabilen ülkeler demokratik hukuk ülkeleridir. Bizim ülkemizde şöyle oluyor genellikle; efendim Cumhurbaşkanımız seçim sürecinde “Bu fakir bu makamda kaldığı müddetçe Selahattin çıkamayacak” demiştir mesela. Onun karşısında güya iktidarı hukukla buluşturacak olan Kemal Bey de “Ben gelince çıkacak” demiştir. Ben o zaman şöyle itiraz ettim, İYİ Parti’deydim o zaman, dedim ki: “Efendim ya birisi lütfen bize yardım edebilir mi? Yani birisi bu yargıya ‘ben gelirsem çıkaracağım’, ‘ben burada kalırsam hiç kimse çıkamaz’ demekten vazgeçebilir mi bir taraf? Adaletin işine karışamayız kardeşim.” Yani Kemal Bey’in dediğiyle Tayyip Bey’in dediği arasında hukuku ihlal anlamında bir fark yoktur. “Ben durunca kalacak” demekle “Ben gelince çıkaracağım” demek arasında sadece sonuç itibarıyla fark var ama müdahale anlamında aynı şey vardır. O yüzden ben onu doğru bulmadım. Yani şu gün mesela topluma vadedeceksek Ruşen Bey, şöyle bir şey vadetmemiz lazım: Bu tecrübe ettiğimiz sistem yargıyı siyasallaştırıyor. Kardeşim, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin en büyük hasar verdiği yer adalet kurumudur. Anayasa Mahkemesi ve HSK’nın yapısının bu gölgeden kurtarılması lazımdır ki bu mekanizma siyasette iktidarın sopası haline gelmesin, getirilmesin. Bu CHP de olsa aynı şey olacaktır. Yani iktidarda CHP olsa da aynı şey olacaktır. Ben bu lafı AK Parti iktidarda diye demiyorum; iktidarın yargı üzerindeki gücü böyle oldu mu bu yargıyı “iktidarın sopası olma” ithamından kurtaramazsınız.
Ruşen Çakır: Şimdi şunu sormak istiyorum. Siz İYİ Parti’de 2018’de İstanbul milletvekili seçildiniz, %10’a yakın bir oy aldı ilk girdiği seçimde, çok büyük bir başarıydı. Şu anda bakıyorum, siz de yakından takip ediyorsunuz; İYİ Parti’nin kendisi var, İYİ Parti kökenli sizin kurduğunuz Anahtar Parti var, yine İYİ Parti kökenli Ümit Özdağ’ın kurduğu Zafer Partisi var. Benim gördüğüm kamuoyu araştırmalarında — siz de ayrıca bakıyorsunuz — bu üç partiyi birbirine hep yakın görüyorum. Ve çok basit bir şekilde aritmetik olarak görüyorum ki bu üç parti barajı birlikte rahat aşar.
Yavuz Ağıralioğlu: Baraj problemi yaşamayacağız biz de, sizin dediğiniz şeyleri anladım.
Ruşen Çakır: Yani sizin herhangi bir şekilde, en azından hepsini de yakından tanıyorsunuz, Müsavat Bey’i de Ümit Özdağ’ı da tanıyorsunuz. Hiç mi böyle bir seçim ittifakı, birleşme vesaire böyle bir gündem hiçbir şekilde yok mu?
Yavuz Ağıralioğlu: Şimdi seçmen travmaları var Ruşen Bey, masa travması var. Bir araya gelen bu 50+1’in iki taraf için de, Cumhur İttifakı için de Millet İttifakı için de — geçen seçimi kastediyorum — ilkeli, ilkesiz görülen beraberlikler var. Yani alakasız partilerin bir araya gelmek zorunda olduğu bir berbat alan. Ben zaten bu 50+1’in değişmesi gerekliliğini siyasetin ilkeli yürüme yoluna dönüşme fırsatı için de söylüyorum. Yani 50+1 Türk siyasetini birincisi HDP’nin şantaj hedefi haline getiriyor. Yani “50+1 almak için bana mahkûmsunuz, Cumhurbaşkanı olmak için benim oyuma mahkûmsunuz” deme fırsatı veriyor. Şımarıklıklarının ya da cüretkârlıklarının sebebi budur. Bunu değiştirmek lazımdır. Yani sistemin enfekte olmasını engellememiz lazım. Seçmenin kendi partisine, kendi reyine, kendi amblemine oy verebileceği bir rahat alan oluşturmamız lazım. Bu 50+1 değişmesi lazım. Bu çünkü Türk demokrasisini iki türlü kirletiyor: Hem ilkesizlikle siyasette kirletiyor hem de HDP’nin şantaj hedefi haline getiriyor. Şimdi bu değişmezse ne oluyor efendim? “Efendim biz barajı aşmak için, efendim biz yahut 50+1’i kazanmak için bir araya geldik” diyebilen birbirine benzemez… Yani ilkeli beraberlik falan diye sunulsa da böyle ilkeler de göz ardı edilebilir. Yani AK Parti için de mesela HÜDA PAR falan gibi böyle bir şey oldu bence, onun altında kaldılar. İşte bu Millet İttifakı tarafında DEM enfekte etti, o zaman HDP enfekte etti falan. Bütün bunlara sebep olan şey seçmenin bu mecburiyetleri doğru algılamasını sağlayamadık. Yani niye bir araya geliyorsunuz kardeşim siz? Efendim 50+1 için… Ya bu 50+1 başımızın belası haline geldi. O yüzden sizin dediğiniz şey birkaç türlü yönetilmesi lazım. Siz kurarsanız milletten önce, o sizin bazı önceliklerinizi millete dayattığınız anlamına geliyor. Efendim mecburiyet ne? “Efendim bizim Meclis’e girmemiz lazım, Meclis’te çok güçlü temsile ihtiyacımız var” falan. Niçin efendim? “Milliyetçiler Meclis’te olsun” falan, bir şey diyeceksiniz buna. Yahut işte “Türkiye’de değişim arzusunu kuvvetlendirmemiz lazım”, bir gerekçe uyduracaksınız. Ben bundansa Türk toplumunun kendi sinesinde ittifak oluşturması gerektiğini düşünüyorum. Önce millet oluşturursa bunun sinerjisi iktidar doğurabilir. Yani şimdi diyelim ki bizim oylarımız ortalama 5’er bandında, toplayınca 15 yapıyor. Eğer siz milletinizden evvel meşruiyet bulmadan ittifak oluşturursanız 15 yapmaz, 7 yapar efendim. Ama millet kurarsa 35 yapar.
Ruşen Çakır: Bakıyorum, siz İYİ Parti’den geliyorsunuz. İYİ Parti’nin kendisi var, yine İYİ Parti’den gelen Zafer Partisi Ümit Özdağ var ve benim gördüğüm kamuoyu araştırmalarında üç parti birbirine yakın oy alıyor ve hiçbirisi barajı geçemiyor. Ve akla şu geliyor: Bu partiler birlikte hareket etmez mi? Birlikte seçime girmez mi? Yani ittifak da olabilir, hatta birleşme de olabilir.
Yavuz Ağıralioğlu: Şimdi birincisi şu efendim: Bizim bir baraj problemimiz olmayacak. Bunu, yani sizin programınızda ben iddialı konuşuyorum. Sonra bir sene sonra benim dediklerim oluyor, Allah’a hamdederim. Bir daha inşallah o kadar uzun sürmez ama ben sizin programınızda inşallah bunu söylemiş olayım: Anahtar Parti önümüzdeki seçimin sürprizi olacak. Anahtar Parti Türk siyasetinin yeni dönem, yeni imkân, yeni yönetim iradesi olacak. Bak göreceksiniz bunu. Türk siyasetinin politik olarak “efendim şunlar bir araya gelsin, bunlar bir araya gelsin” değil; milletle beraber olup Türk siyasetinde bundan daha fazlasının mümkün olduğunu konuşabilen, sorunlarını konuşabilen, Türkiye’deki siyasal yönetim kapasitesine yürüyebilen bir parti haline getireceğiz biz partimizi. Dolayısıyla bu arada “efendim küçük parti büyüyecek, baraja takıldı” falan gibi bir konunun öznesi değiliz biz şu anda. Ama sizin sorduğunuz soru; Türkiye’de benzerler bir araya gelip Türkiye’deki değişim arzusuna lokomotif olarak bir alternatif çıkarabilir mi? Bunların hepsi ilerleyen günlerde daha konuşulabilir hale gelebilir, şu anda değil. Çok sular akacaktır bu köprülerin altından. Karşımızda siyasi olarak muhatap olduğumuz bir iktidar, çözmek zorunda olduğumuz bir iktidar sorunundan daha çok karşı karşıya olduğumuz dünyanın hukuksuzlukla içine girdiği bir girdap var. Etrafımız ateş çemberi. Türkiye’nin büyük sorunları var. Ve bu sorunları çözmek için kendisine sınırsız yetki verdiğimiz ve aralıksız iktidar kudretini 24 yıl elinde bulundurmuş bir iktidar var. Bir muhasebe yapılması lazım. Yani ben bir partiden daha fazla bir milleti; ben bir partinin oyundan, reyinden daha fazla bir devletin varlık ve geleceğini konuşmamız gerektiğine inanıyorum. O yüzden burada efendim parti falan, bu işlerin hepsi aynıdır. Tayyip Bey’i buraya çağırın, konuk edin; ona da sorsanız onun da söyleyecekleri aynıdır benimle. Efendim Zafer Partisi’ni Ümit Bey’i çağırın, Müsavat Bey’i çağırın; hep aynı şeyleri söylüyoruz biz. “Efendim hukuk lazım, demokrasi lazım, kalkınma lazım, rekabet lazım, efendim parlamenter sistem lazım, kuvvetler ayrılığı lazım. Yahut kuvvetler birliği olacaksa mutlaka yargı bağımsızlığı lazım, etkin yasama lazım, efendim Kamu İhale Kanunu’nda değişiklik lazım, şeffaflaşma lazım” falan… Lazımları herkes biliyor. Bize bir sistem gerekiyor. Ve bu arada bu partililiğin beraberinde getirdiği bir performans kaybı var, sorunlarımızı çözememek gibi bir absürtlükle karşı karşıyayız. Partililiğe kurban ettiğimiz bir toplumsal kapasitemiz var bizim. Bir beşerî kapasitemizi eriten; insanımızı ezen, sömüren bir şey var. Yani insanlığımızı sömüren bir şey var, insan kaybediyoruz. Bu insan kaybına bağlı olarak değer setlerimiz aşınıyor, buna bağlı olarak her geçen gün yaşama sevincimizi kaybediyoruz, yaşam kalitemiz bozuluyor. Yani Türkiye büyük bir girdabın içinde. Ve bu arada siyasetin konuştuğu meselelere falan bakıyorum; ya bizim kadar büyük devletin böyle meseleleri bu kadar ucuz konuşmaması lazımdır efendim. Yani 2026 yılında Türkiye’nin konuştuğu meseleler ayıptır ya! Yani siyasetin konuştuğu vallahi ayıptır. Yani ittifak, oy, baraj bilmem ne falan… Bunlar nedir? Yani bu hükümetin karnesi normal şartlarda hiçbir medeni ülkede %3-5 oy alamaz. Normal şartlarda hiçbir medeni ülkede bu karne %3-5 alamaz. Muhalefetin bir oy derdi olamaz, muhalefetin şu anda bir ülke ufku meselesi olması lazım aslında. Muhalefet oy topluyor, oy sayıyor; onu topluyor, bunu topluyor… Böyle bir saçmalık olamaz. Yani Türkiye’de mevcut iktidar-muhalefet kamplaşmasına da gerek yok. Türkiye’nin sorunları var kardeşim. Türkiye’nin bu sorunlarını çözebilecek kapasitesi var kardeşim, insanı var kardeşim, gücü var kardeşim, imkânı var, potansiyeli var. Kavşakta Türkiye dünyadaki sıkışmada; isterseniz “orta yol” deyin, “orta kuşak yol” deyin, isterseniz “enerji terminali” deyin, isterseniz “bu Orta Doğu’nun bataklığa döndüğü yer” deyin, ne derseniz deyin. Türkiye şu anda parlayan bir yıldız olmak için Avrupa Birliği’nin bozulan dengesine, NATO’nun çiğnenen hukukuna, efendim Çin’in yayılma hevesine, Rusya’nın sıkışmışlığına, her tarafa bakın; Türkiye doğru yönetilirse muazzam imkânlar, fırsatlar var. Bu fırsatları konuşup bunlara yetebilecek kapasitesini organize etmek varken siyasetin bu konuştuğu şeyler var ya Ruşen Bey, vallahi o kadar kahırlanıyorum ki! O yüzden ben ittifak gündemli değil Türkiye gündemliyim efendim; baraj, hiç baraj gündemli değiliz. Bakın göreceksiniz; Türkiye’de ben sesimi arkadaşlarımla duyurabilirsem, Türkiye’de büyük kapasitemize yürüme imkânını bunu konuşunca “Aa o da mı orada, vay bunlar da mı geldiler? Bak bu arkadaşların da buraya gelmesi çok kıymetlidir” falan diyebileceğin bir yeni çekim alanı oluşturabilirsem size önümüzde çok lezzetli program yapma fırsatı vereceğim. Şöyle şaşıracaksınız siz, diyeceksiniz ki: “Başka bir yol da mümkünmüş, başarılabiliyormuş. Türkiye’nin bu bataklığında, bu tahterevallide sıkışmışlığına çözüm olunabiliyormuş.” Ben bunu göstereceğim.
Ruşen Çakır: Yeni kadrolardan bahsediyorsunuz.
Yavuz Ağıralioğlu: Yeni kadrolar da olacak. Siyasetin yeni kulvarını ben şimdi dilimle inşa ediyorum ama sizin siyaseten mecbur kalıp konuşmak zorunda kaldığınız alan bu benim konuştuklarımı göstermiyor size. Türkiye’de AK Parti 24 yıldır devlet yönetiyor efendim, 24 yıldır. ‘‘Bu 24 yıl içerisinde AK Parti hiçbir şey yapmadı’’ derseniz, yetişmiş insan gücümüzün %50’sinin aslında 24 yıldır hiçbir şey yapmadığını söylemiş oluyorsunuz. 24 yıldır bu yapılanlara itiraz eden muhalefete de “Ya bunlar da sadece cinnet kadrosu” derseniz, bu memlekette yanlışa itiraz edenlerin geri olduğunu söylemiş oluyorsunuz. Ben o yüzden bunların ikisini de demiyorum efendim. Ben şöyle bir şey diyorum: ‘‘Ne AK Parti ne CHP diyenlere karşı hem AK Parti hem CHP’’ diyorum. O arayı inşa etmek istiyorum yani.
Ruşen Çakır: Peki, son olarak şeyi sorayım. Gözüme çarptı bir yerde ama yanılıyorsam düzeltin. “Adayım” dediniz değil mi cumhurbaşkanlığı için?
Yavuz Ağıralioğlu: Evet, evet. Şöyle; bütün partiler için böyledir aslında, biraz ona alınganlık edildi. Rize-Trabzon’da açıklama yapınca Rize’den arkadaşlarımız niye alınganlık ettiler bilmiyorum. Yani zımnen ‘‘memleket hizmetinde biz de varız’’ demiş oldum. ‘‘Ne demek yani böyle Rize falan’’ deyince dedim ki: “Efendim partilerin genel başkanları aksini beyan etmiyorlarsa Cumhurbaşkanlığı dâhil bütün makamlara taliptirler.” Yani biz bu partiyi hobi olsun diye kurmadık, memleket hizmetini göreceğiz diye kurduk. Dolayısıyla aslında şunu demiş oluyoruz: Memleketin bütün makamlarına, bütün mesuliyet mevkilerine talibiz. Ha bu arada efendim şöyle bir şey yapmaya hevesimiz yok: Kendi kariyer planlarımıza, kendi heveslerimize memleketi kurban edecek durumda, yaşta değiliz artık biz. Memleket yönetilsin, memleket nefes alabilsin, memleket güçlenebilsin de biz kendi haddimizi, yerimizi, iddiamızı ve irademizi taşıyacağız. Yani olmaz bir şeye hayal kurup ham hayallerle görünmeyi de milletimize hakaret sayarız. Olur bir şeyden acziyeti de zillet sayarız. Dolayısıyla had biliriz, edep biliriz, mesuliyet biliriz; doğruyu, yanlışı ayırt edebiliriz. Haddimizin, hakkımızın ya da milletimizin bulunca “Ya var olsun evlatlarımız” diyebileceği her makulü gerçekleştirebiliriz. O yüzden hani böyle bazen geç kalırsınız söylemeye zillet olur, bazen erken konuşursunuz ergen heves olur. Yani had hudut içerisinde yürüyeceğiz, terbiyeyle yürüyeceğiz. Benim için, partim için şöyle bir mesuliyet var; biz böyle büyük liderlik gördük efendim. Yani Cumhurbaşkanımız öyle diyor, “dünya lideri” diyorlar ona, küresel lider, dünya lideri. Devlet Beyimiz “bilge lider”, ona da öyle diyorlar, Türk milletinin bilge lideri. Bu vasıflarla anıldıkları ve devlet-millet hizmetinde oldukları 24 yıldan sonra elimizde bir karne var. Yani dünya liderliğinin karnesi ise bu, buna bakıyoruz; efendim bilge liderliğinin karnesi ise ona da bakıyoruz. Bunu muhasebe etmek için bakıyoruz. Hiç öyle kem söz falan etmek istemem ben ama benim hisseme böyle büyük liderlik falan düşmesin. Benim hisseme şu düşsün: Ben büyük milletimin evladıyım. Ben büyük değilim, milletim büyük. Ben büyük bir devletin hizmetkârıyım. Dolayısıyla biz büyük olmak zorunda değiliz; kimin büyük olduğunu, neyin büyük olduğunu bilelim. Haddini bilen siyaset, hududunda duran siyaseti memleketin umudu haline getirelim. Ben bugün siyasetin memlekete şöyle yük olduğuna kanaat getirdim: Biz bozuyoruz, siyasetçiler bozuyor memleketi. Düzelteceğiz iddiasıyla bozuyoruz. Akademiyi biz bozduk; bize ritim tutsunlar, bizimle hizalansınlar diye bozduk. Yargıyı efendim “Siz milletin hukukunu, devletin hukukunu koruyun” diye müstakilleştirmedik. Yargıya şöyle demiş olduk biz aslında siyasetçiler olarak: “Biz milletimizi bekliyoruz, siz bizi koruyun. Biz milleti koruruz, siz bizi koruyun.” Böyle dediğimiz için bozduk. Eğitimi eğitim bürokrasisine, eğitimi bilenlere bırakmadık; “Biz biliyoruz, siz bizim dediğimizi yapın” diyerek bozduk. Piyasayı biz bozduk; bizden olanı koruduk, bize itiraz edenleri cezalandırmak imkânı zannettik. Aslında Türkiye’de, yani hadsizlik olmasa, siyasetçilere saygısızlık olmasa şöyle bir şey demek isterim ben: Sanki siyasetçiler hiç olmasa, sanki Meclis olmasa, sanki milletvekilleri olmasa, partiler olmasa, bakanlar olmasa, Cumhurbaşkanı olmasa; Devlet Planlama Teşkilatımız planlama kapasitesiyle var olsa, müsteşarlar uygulama maharetiyle olsa, bürokrasi de buna nezaret etse, yargı da bu olanı biteni denetlese; sanki bu olanımızdan 4-5 kat daha fazla olabilirdik gibi geliyor. Yani memleketi bu hale biz getiriyoruz. Sorun haline getirdiğimiz şeyleri çözerek yeniden milletten oy istiyoruz. Bu sarkacı değiştirmek zorundayız, sistem kurmak zorundayız efendim. Sistem kuramazsak bizi devamlı kurtarsınlar diye birini seçeceğiz, sonra ondan kurtulmak için başka birini arayacağız. Bu saçma tecrübeye de demokrasi diyeceğiz efendim! Yani “Bizi biri kurtarsın” diye birinin peşine düşmek, sonra ondan kurtulmak için başka birini aramak… Buna da “demokrasi” demek saçmalığından kurtulmak zorundayız. Bize bir sistem lazım mümkünse ve bu Türk milletini efendim lütfen mümkünse, bütün siyasetçilere söylüyorum; bu utanç vaat listesinden kurtarmamız lazım. Yani Yavuz Ağıralioğlu ve arkadaşları Sayın Cumhurbaşkanının 2002’de milletine vadettikleriyle parti kurmak zorunda kalmışsa, ben Tayyip Bey’in 2002’de vadettiği ahlak hattında Tayyip Bey’in dediklerini diyerek Anahtar Parti’yi kurmuşsam bu 24 yılın muhasebesini kim yapacak? Yani ben “Enflasyonu düşüreceğim” diyorum, Tayyip Bey de diyor, öyle demiş. “Yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar; halledeceğiz efendim” diyorum ben. E Cumhurbaşkanımız diyordu, “3Y” diyordu. Benim ismim Yavuz, soyadım Ağıralioğlu; 3Y’ye ekledim. Ben diyorum ismimin baş harfi Y: Yoksulluk, yasaklar ve yolsuzlukla mücadele edeceğim. Buna da “akıl, ahlak ve adalet” diyorum; soyadımda da A var. Devlet Bey’in akrostişlerine benzedi benimki de. Şimdi bunu şunun için söylüyorum: Bu kadar Özal’ın 83’te dediklerini, Demirel’in 75’te dediklerini, Adnan Menderes’in 50’de dediklerini, biz niçin aynı şeyleri vadediyoruz ya? Bu utanç listesi nedir efendim? OECD ülkelerinin enflasyon ortalaması 5, bizde niye 35? Üstelik müdahale edilmiş enflasyon, yani rakamlarına müdahale edilmiş enflasyon. Bu yolsuzluk endeksinde bizim ne yerimiz var? Bu sefalet endeksi diye bir endekste Türk milletinin ne işi var kardeşim? Bu asgari ücret hattında %75’i emeklilerin açlık sınırının altında ne demek efendim? Bu çocuklarımız, 4 milyon “ev genci” ne demek? Bu kadar yargının ağzına kadar doldurduğu cezaevlerini hafriyat alanı gibi boşaltmak ne demek efendim? Bu kadar sokakların güvensizliği ne demek? Melek gibi çocuklarımızın öldürülmesi ne demek? Çocuklarımızı madde bağımlılığından kurtaramıyoruz, ne demek efendim? Gıda güvenliğini sağlayamıyoruz, ambarlarımız boş. Saman ithal etmek ne demek efendim? Biz bir buğday ülkesiyiz; tahıl ambarları gibi olmamız lazım. “Ukrayna yoksa Türkiye var” dememiz lazım. ‘‘Ukrayna’da kriz çıktı, Boğazlarımızı biz açtık, tahıl koridorunu biz oluşturduk’’ demek ne demek, ‘‘Biz dünyayı besleyeceğiz’’ demektense? Bu kadar mülki idarede kapasiten var, devlet kurmuşsun; bu mülki idaredeki yorulma, aşınma ne demek? Bu nedir yahu? Bu kadar imkân olan memlekette bu sorunları… Ben şimdi Anahtar Parti’yi kuracağım, 35 yıldır cemiyetçilik yapıyorum ben, 35 yıldır. 35 sene önce aklım erdiğinde ne diyorsam şimdi 35 sene sonra bunu demek ne demek kardeşim yahu? Ya ayıptır, günahtır. Şimdi biz milletimize ne diyeceğiz? Ben şimdi geziyorum güya sokaklarda. Diyorum ki: “Efendim yolsuzluğu halledeceğiz.” Diyorum ki: “Efendim yoksulluğu halledeceğiz. Efendim yasakları halledeceğiz. Efendim bu yürütmeyi halledeceğiz. Efendim bu yasamayı etkin hale getireceğiz. Efendim bu adaleti hızlandıracağız. Efendim bu Kamu İhale Kanunu’nu düzelteceğiz. Devletin her kuruşunun hesabını vereceğiz.” Ya bunlar vadedilir mi? Ruşen Bey, Türk milletinin mütemmimi var. Yani Türk deyince karşısına yazabileceğiniz şeyler var. “Türk adildir; Türk ciddiyetle, Türk çalışkanlıkla, Türk planla, Türk programla iş yapabilir” falan diye bir şey demeniz lazım. Ya bunların hiçbiri olmuyor efendim. Ben bunları vadettiğime göre bunlar yok demektir. Dolayısıyla şunu demeye çalışıyorum: Türkiye’de ciddi işlerimiz, ciddi sorunlarımız var ve bu işleri yapacak ciddi adamlar lazım memlekete. Memlekete parti lazım değil. Memlekete parti kavgası lazım değil. Memlekete münasebetsiz kimlik tartışması lazım değil. Ama Türk milletine bir akıl lazım, bir plan lazım, bir program lazım ve yetişmiş insan kapasitesine ‘‘partili partisiz, mezhepli mezhepsiz, o bizden ondan, hangi aidiyet grubundan’’ demeden, bu ay yıldızlı al bayrağın altında yaşamayı şerefi bilen bu milletin evlatlarından Türk milletine güçlü bir gelecek çıkarmamız lazımdır efendim. Anahtar Parti tam olarak duygusu, kalbi, hedefi bu olan bir ritimle yürüyecek. Ben bunun millet sinesinde bulacağı karşılığı çok merak ediyorum. Bakın bütün kalbimle; kendisini kandırmaya çalışan bir siyasetçi gibi değil, milletine iman etmiş, devletine hizmet etmeye kail olan bir memleket evladı gibi. Vallahi billahi bütün kalbimle şöyle inanıyorum; Anahtar Parti Türk milletinin önümüzdeki dönem en güçlü namzeti olacak. Bak göreceksiniz.
Ruşen Çakır: Göreceğiz.
Yavuz Ağıralioğlu: Göreceğiz efendim.
Ruşen Çakır: Sizi daha sonra yine konuk edeceğiz. Aradaki gelişmeleri de değerlendireceğiz.
Yavuz Ağıralioğlu: İnşallah.
Ruşen Çakır: Çok sağ olun Yavuz Bey.
Yavuz Ağıralioğlu: Çok teşekkür ederim. Sağ olun efendim.
Ruşen Çakır: Evet, Anahtar Parti Genel Başkanı Yavuz Ağıralioğlu ile konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








