Gürkan Çakıroğlu yazdı: Ulus devletin sonu

Ulus devlet öldü. Yaşasın demokratik ulus. Türkiye; Türk gibi ilerleyip, Kürt gibi direnerek Türkiye yüzyılına doğru emin adımlarla yol alıyor. Harici ve dahili kuvvetler çeşitli desise ve hilelerle bu gidişatı bozmak isteseler de düşe kalka da olsa durmak yok yola devam diyerek her geçen gün menzile biraz daha yaklaşıyoruz. Süreci idealize etmenin de karikatürize etmenin de faydası yok. Neticenin ise hiçbir önemi yok. Yolculuğun kendisi, tıpkı komisyonun raporu gibi başlı başına bir zafer Türkiye için. Zira 1925’in paradigması paramparça edildi. Cumhuriyet artık sadece birilerinin değil, herkesin neşesi olacak. Kolay olmayacak. Ama olacak.

Gürkan Çakıroğlu yazdı: Ulus devletin sonu
Gürkan Çakıroğlu yazdı: Ulus devletin sonu

Ulus kavramı üniter veya federal fark etmez devlete değil, millete dairdir. Ulus sıfatı, halkların elde edebileceği bir kazanımdır. Ortak hatıralara ve acılara dayalı bir mazi ile ortak hayallere ve umutlara dayalı bir atinin bir araya gelmesinden müteşekkil bir yapıdır ulus. Ulus; payitahtın veya devletin ya da tek bir kişinin değil, doğrudan milletin bağrından çıkan ve bu anlamda emsalsiz olan Erzurum Kongresine göre sadakatte, felakette ve mukadderatta birliktir. Ulus; bir değil birlikten doğan ve farklı halklardan, farklı inançlardan teşekkül eden bir tek millet olabilmektir. Ulus; üniter veya federal fark etmez, aynı devletin çatısı altında ve aynı istikamete doğru yol alabilmektir. Bu anlamda asıl olan ulus devlet değil, demokratik ulustur.

Ulus olmadığın sürece ister üniter olsun devletin ister federal, akıbetin er ya da geç izmihlal. Türklük sözleşmesi; içine Alevileri ve Kürtleri almadığı sürece, Türklüğü erozyona uğratmaktan başka bir işe yaramayacak, artık bunu görmeliyiz. Atatürk’ün Afet İnan’a yazdırdığı ve “anayasalarda” da ifade edilen Türklük tanımına uygun hareket edilmeli. Teoride etnik bir tanımlama içermediği iddia edilen ama pratikte aleni bir şekilde etnisiteye indirgenen Türklük tanımı aslına uygun hale getirilmeli. Bunun olabilmesi, yani Türklük sözleşmesinin tüm yurttaşları içine alabilmesi içinse Kürtçe anadilde eğitim hakkı ve Cemevlerine ibadethane statüsü hak sahiplerine teslim edilmeli. Aksi hal ulusal birliğe halel getiriyor, artık bunun idrakine varılmalı.

Yüz yıl önce Kürt halkı yok sayılmıştı, şimdi ise Kürtçe yok sayılıyor. Yanlış yapılıyor. Kürtlüğün kabulü devletin değil, örgütün başarısı. İtiraz edeni dinlemedi devlet, dönüştü itiraz isyana; isyan edeni anlamadı devlet, isyan dönüştü çatışmaya. Anlamaya gayret etmedi, ezmeye çalıştı devlet, kardeş kardeşe kıydı bu sebep. Devletin durumu kurtarabilmesinin ve ibrenin milletin birlik ve beraberliğinden yana olabilmesinin yegâne yolu Kürtlüğün önünü açmaktır. Türk-Kürt yek vücut bir ulus yaratıp; korku, kibir ve komplekse yenik düşmemek istiyorsa eğer iftihar ettiğimiz bin yıllık devlet aklı, o vakit yapılması gereken bellidir, Kürtçe anadilde eğitim hakkı ve Cemevlerine ibadethane statüsü verilmelidir.

Devletin varlığı için Türklük, ulusal varlığımız için Kürtçe şart. Türklük tanımının samimiyetle benimsenmesi için, Kürtçe anadilde eğitim şart. Kaderimiz birdi bizim; kaderde ayrılık olmaması için, kader birliği etmemiz şart. Tüm bunlar içinse devletin gaflet ve dalalet uykusundan uyanması şart. İki halktan tek millet olmanın yolu, bir ulus olabilmenin yolu ancak ve ancak rıza ile mümkün; korkutarak, dayatarak, zulmederek değil.

30 Ekim 1918’den sonra elimizden çıkan her toprak parçası gasptır. Gasp edilenleri vakti zamanı geldiğinde geri almak ise haktır. Yeniden Müdafaa-i Hukuk şart. Yeniden Kuva-yi Milliye şart. Yeniden Misak-ı Milli şart. Natamam devleti tamamına erdirmek ve ulusun eksik kalan parçalarını tamamlayabilmek için hukuk devleti şart. Hukuk devleti için toplumsal sözleşme, toplumsal sözleşme içinse Kürtçe anadilde eğitim ve Cemevlerine ibadethane statüsü şart. Kürtler ve Aleviler bu ulusun bir parçası ise, ona göre davranmamız gerek. Ramazan genelgelerini sekter laik bir bakış açısı ile eleştireceğimize, onun yanına Muharrem genelgelerini nasıl ekleriz, bunun yollarını aramak gerek. Nitekim ulus olmak bunu gerektirir.

Ulus devletin sonu ve demokratik ulusun yükselişi ile başlayacak Türkiye yüzyılı. Ve elbette bunun için liderlikler de gerekecek. Liderlik içinse idealler kâfi gelmez; kuvvet ve kudret de görmek ister halk. Bahçeli’nin ideallerinin, Erdoğan’ın kuvveti ve Öcalan’ın kudreti ile birleşmesi gerek. Bahçeli niyet, Öcalan teori, Erdoğan ise pratik. Tek biri dahi eksik kalırsa, başarıya ulaşmak hayal. Bu sebeple yürüttükleri siyaset, seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar ehemmiyet arz ediyor. Zira mevzubahis olan, dönemsel değil yapısal bir sorunu çözme gayreti. Mahşerin üç atlısı karar verecek; ya Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının kurucu babaları olarak ya da yakıcı sorunları derinleştirmekten başka bir işe yaramayarak bu dünyadan göçüp gidecekler. Terörsüz Türkiye sürecinde birinci aşama tamamlandı. Sıra artık ikinci aşamada.

Ulus olabilmemiz adına Bahçeli ve Öcalan üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirdiler, getiriyorlar. Halen daha tekleyen ve tereddüt halinde olan Erdoğan. Başlangıç itibari ile pek tabii ve anlaşılır olan bu durum, Suriye meselesinin de yoluna girmesi ve Bahçeli-Öcalan hattının süreci tahkimde baltacılara prim vermemesi de düşünüldüğünde artık kabak tadı vermeye başladı. Erdoğan’ı anlamak lazım evet, birçok farklı kesim ve kişiye karşı savaş verdi. Lakin artık hepsi geride kaldı. Artık tek bir rakibi kaldı, o da bizatihi kendisi. Zamanın ruhuna ve dönemin şartlarına ayak uydurmada mahir olan Erdoğan ya hukuka yönelerek 50+1 için mücadele edecek ya da Çankaya’ya geçecek. Bu işin ortası yok artık. Ve Çankaya’ya geçebilirse Erdoğan ki şartlar gayet uygun, bu onun en büyük zaferi olacak ve tarihe adını altın harflerle yazdıracak.

İdari ademi merkeziyet başka, siyasi ademi merkeziyet başka. İlki güçlendirir, ikincisi zayıflatır. Parlamenter sistem hem üniter devleti hem de demokratik ulusu tahkim etmesi bakımından mevcut sistemden kat be kat evladır. Üstelik Cumhuriyet tarihi boyunca, askeri veya yargısal herhangi bir vesayet altında olmadan nefes alabilme imkânı bulamadığını düşünürsek ve artık böyle bir imkana sahip olabileceğini göz önüne alırsak; hukuk devleti hayaline, idealine varmak adına parlamenter sistemin çok büyük bir katalizör görevi üstlenebileceğini ve böylece de bizi Türkiye yüzyılına çok daha hızlı vardırabileceğini görmemiz gerek.

Yolumuz uzun, hukuk devleti ve Türkiye yüzyılı uzakta. Biz yolculara durup söylenmek veya oturup soluklanmak yok. Küsmek, darılmak yok. Kin gütmek, kişiselleştirmek yok. O vakit nur içinde yatsın sözü Hasan Hüseyin’e bırakalım: “Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu! Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın… Sen de bir nehirsin ey yolcu… İyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil! İyi belle yolunun engellerini. Dizlerini, ciğerlerini, yüreğini sıkı tut, iyi dengele. Ovada koşar gibi vurma kendini dik yokuşlara. Uçuruma atlar gibi bindirme kayalara. ‘Daha koş, daha koş’ diye alkış tutanlara kanıp da kesilip kalma yarı yolda. Dipdiri varmalısın oraya! Varıp bir şeyler yapmalısın. Hız koşusu değildir bu, ey yolcu, engelli koşudur bu! Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalısın oraya. Çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil! Boşuna sevmedim nehirleri. Aktıkça büyümesi boşuna değil nehirlerin. Akan büyür, ey yolcu!”. Ulus devlet öldü. Yaşasın demokratik ulus.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.