Ruşen Çakır yorumluyor: Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken

Ruşen Çakır, Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısının birinci yılında sürecin beklentilerin gerisinde kaldığını belirterek, PKK’nın fesih ve silah bırakma kararına rağmen devlet kanadından somut adım gelmediğini söyledi. Çakır, kayyumlar ve tutuklu siyasetçiler konusunda ilerleme sağlanmadığına dikkat çekti.

Ruşen Çakır, Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” başlıklı çağrısının birinci yılında yaptığı “Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken” başlıklı değerlendirmesinde, sürecin beklentilerin gerisinde kaldığını söyledi. Geçen yıl 27 Şubat’ta kamuoyuna açıklanan bildirinin büyük ilgi gördüğünü hatırlatan Çakır, bir yıl sonra özellikle Kürt kamuoyunu tatmin edecek somut adımların atılmadığını vurguladı.

Çakır, geçen yılki açıklamanın İstanbul’da yoğun katılımla yapıldığını, bu yıl ise mesajın Ankara’da ve daha sınırlı bir atmosferde duyurulacağını belirterek, bunun sürecin yarattığı heyecan kaybının göstergesi olduğunu ifade etti. Öcalan’ın çağrısının ardından PKK’nın fesih ve silah bırakma kararı aldığını, Türkiye’deki güçlerini çektiğini ve sembolik silah yakma törenleri düzenlendiğini hatırlatan Çakır, buna rağmen devlet kanadından kayda değer bir karşılık gelmediğini söyledi.

Bir yıl sonra yine
Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken

“Kayyum uygulamaları ve tutuklu siyasetçiler için adım atılmadı”

Kayyum uygulamalarında geri adım atılmadığını, Selahattin Demirtaş ve diğer tutuklu isimler konusunda bir gelişme yaşanmadığını, Öcalan’ın koşullarında da gözle görülür bir iyileşme olmadığını dile getiren Çakır, Meclis’in hazırladığı raporun gereklerinin ise hâlâ hayata geçirilmediğine dikkat çekti.

Sürecin büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın atacağı adımlara bağlı olduğunu belirten Çakır, “Erdoğan’ın acelesi yok” değerlendirmesinde bulundu.

Suriye’deki gelişmeler

Suriye’de yaşanan gelişmelerin de Kürt hareketi içinde kırılmalara yol açtığını kaydeden Çakır, Öcalan’ın son dönemde kamuoyuna yansıyan mesajlarının sınırlı kaldığını, kadrolara yönelik yazdığı metinlerde ise bugüne dair somut bir yol haritası bulunmadığını söyledi.

Çakır, birinci yıl itibarıyla umutların zayıfladığını, kamuoyundaki ilginin köreldiğini ve sürecin sürekli ertelendiğini ifade etti.

Nevi şahsına münhasır bir lider: Erbakan

Değerlendirmesinin sonunda, 15 yıl önce hayatını kaybeden Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı da anan Çakır, Erbakan’ın Türk siyasetinde nevi şahsına münhasır bir lider olduğunu söyledi. Milli Görüş hareketinin kurucusu olan Erbakan’ın siyasi hayatı boyunca birçok parti kapatmayla karşı karşıya kaldığını, kısa süren başbakanlığının 28 Şubat süreciyle sona erdiğini hatırlatan Çakır, bugün Erbakan’ın mirasının Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi tarafından sahiplenildiğini ancak her iki partinin de eski etkisinden uzak olduğunu dile getirdi.

Çakır, Erbakan’ı “bir kuşağın en özgün siyasi figürlerinden biri” olarak nitelendirerek rahmetle andığını belirtti.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bugün 27 Şubat. Geçen yıl bugün Abdullah Öcalan’ın bir çağrısı, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlıklı bir bildirgesi İstanbul’da bir otelde kamuoyuna açıklanmıştı. Çok büyük bir ilgi vardı. Kalabalık bir grup Öcalan’la gidip görüşmüştü. Ondan o bildiriyi almışlar, getirmişlerdi ve önce Ahmet Türk Kürtçe, sonra Pervin Buldan Türkçe okudular. En sonunda da Sırrı Süreyya Önder bir ek yaptı; metinde olmayan ama Öcalan’ın söylediği bir şey: “PKK’nın kendini feshi demokratik siyasetin ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir.” Bu metinde yoktu ama sonuna eklendi.

Şimdi aradan bir yıl geçti ve bugün Ankara’da DEM Parti yöneticileri ve İmralı Heyeti Öcalan’ın yeni bir mesajını okuyacaklar. Şöyle bir şey geldi aklıma, hafızama: 2015 seçimlerinde, ilk seçimlerde HDP deklarasyonunu, seçim bildirgesini İstanbul’da tanıtmıştı. Çok büyük bir kalabalık vardı. Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ve o seçimden HDP çok büyük bir başarıyla çıktı biliyorsunuz. Ama sonra ülke Kasım ayında yeni bir seçime gitti. Arada ülke yangın yerine döndü ve Kasım seçimlerinin seçim bildirgesini de daha buruk bir şekilde Ankara’da okumuşlardı. Yani aradan bir yıldan az zaman geçmiş; İstanbul ve Ankara. İstanbul gerçekten büyük çıkışların şehri oluyor. Ankara sanki biraz ayak frende şehri oluyor.

Eğer geçen yılki açıklamadan bu yana özellikle Kürt hareketini ve Kürt kamuoyunu tatmin edecek, heyecana getirecek birtakım gelişmeler yaşanmış olsaydı muhtemelen bu birinci yıl dönümünde de yine İstanbul’da yine çok kalabalık bir şekilde büyük bir ilgiyle bir toplantı olurdu. Bu yılki toplantının geçen yıla kıyasla çok zayıf kalacağını şimdiden tahmin ediyorum. Yanılırım umarım ama gidişat bu yönde. Çünkü Öcalan’ın o çok önemli tarihi çıkışının ardından çok fazla şey değişmedi. Özellikle Sırrı Süreyya Önder’in yaptığı vurgu açıkta kaldı. Evet, Meclis sonuçta bir rapor çıkardı ve o raporun gerekleri muhtemelen Ramazan sonrası, bayram sonrası Meclis’te yerine getirilecek. Numan Kurtulmuş onun için parti liderlerini de ziyaret ediyor.

Ama, çok kaba bir tabir ama ‘‘ölme eşeğim ölme’’ halindeyiz. Hâlâ ciddi bir kıpırdanış yok. O bir yıl içerisinde PKK Öcalan’ın dediği gibi fesih kararı aldı. Silah bırakma kararı aldı. Türkiye’deki güçlerini çekti. Sembolik olarak silahlar yakıldı ve bir şey olmadı. Yani hep aynı şeyleri söylüyoruz farkındayım ama ne kayyumlar iade edildi, ne Selahattin Demirtaş ve arkadaşları tahliye oldu, ne Öcalan’ın koşullarının iyileştirilmesi açısından gözle görülür birtakım gelişmeler oldu. En son Bahçeli, Öcalan’ın statüsü meselesini söylemişti. Öcalan hâlâ var ama yok bir kişi olarak gidiyor ve Kürt hareketi eli ayağı birbirine dolanmış durumda. Ve bu arada tabii Suriye’de çok önemli gelişmeler yaşandı ve Kürtlerin, Kürt kamuoyunun ve Kürt hareketinin içerisinde çok ciddi kırılmalara yol açtı.

Şimdi bugün Öcalan ne diyecek? Öcalan’ın ne dediğini 27 Şubat deklarasyonunun dışında yaptığı birtakım görüşmelerin medyaya sızan yönleriyle takip ediyorduk. Önemli birtakım şeyleri haberleştirdik biliyorsunuz ama sonra onların önüne de çok ciddi bir engel çıkarttılar. Öcalan’ı iyice susturdular, rahatsız oldular. Öcalan’ın o doğal ortamda söylediği şeylerin kamuoyuna yansımasını da susturdular. Onun dışında pek bir şey sızmadı. Geçenlerde bir metin gördüm; Öcalan’ın doğrudan kadrolara yönelik yazdığı bir metin belli ki, bir seminer notu gibi. Bu metin görüyorum birkaç gündür Kürt medyası diyeyim hadi ya da Öcalan çizgisindeki medyada yayınlanmaya da başlandı. Nedense kendileri Öcalan metnini yayınlamaya karar verdiler. O metni okuduğumda da aslında bugüne ilişkin çok fazla bir şey görmedim. İleriye yönelik birtakım komünal toplum, Öcalan’ın yeni anarşizan-sosyalist önermesinin anlatılarının ötesinde çok fazla bir şey yok.

Şu haliyle Kürt hareketi siyasi iktidarın hamlelerini beklemekten, ki siyasi iktidarın da demeyelim, Erdoğan’ın hamlelerini beklemekten bir anlamda hiçbir şey yapamaz duruma gelmiş halde. Arada Bahçeli çıkıp Öcalan’ı, Öcalan’ın beklentilerini dile getiriyor ama yaprak kımıldamıyor. Defalarca “Ahmetler göreve” dedi. Defalarca “Selahattin Demirtaş” dedi. Defalarca “kurucu önderin durumu” dedi vesaire dedi. En son Erdoğan’a sordular Meclis’te biliyorsunuz statü açlığı meselesini; o da “Adalet Bakanı bu işlerle ilgileniyor” deyip kestirip attı. Soruyu tam da anlamamış olabilir. Dolayısıyla şu haliyle birinci yılında Öcalan’dan çok da bir şey beklememek gerekiyor. Çünkü artık gözlerin devlette olması gerekiyor, Erdoğan’da olması gerekiyor ve Erdoğan’ın acelesi yok.

Sonuçta boşa geçmiş olmasa da çok vakit ve enerjinin kaybedildiği, zaten kamuoyunda oluşmamış olan ilginin iyice köreltildiği ve umutların iyice, özellikle Kürt kamuoyundaki umutların iyice azaltıldığı bir yıl oldu. Bundan sonraki süreçte umarım bunlar değişir. Ama bugün itibarıyla bakıldığı zaman benim gibi iyimser ve bu sürece özellikle çok anlam yükleyen birisini bile bayağı bir bıktırdılar diyeyim. Normal şartlarda bir heyecan olsaydı ne yapar ne eder Ankara’da o olayı izlerdim. HDP’nin 2015’teki Ankara toplantısını izlemeye gitmiştim mesela. Ama bu seferkine açıkçası çok da bir heyecan duymadım. Umarım bu sadece benimle ilgili bir şeydir. Çünkü bu olay gerçekten Türkiye’nin kaderini değiştirecek, makus kaderini bozabilecek bir süreç. Baştan beri böyle düşünüyorum. Ama bunu sürekli olarak erteleme konusunda özellikle siyasi iktidarın ve özellikle Erdoğan’ın katkıları çok büyük diyeyim.

Evet, noktayı koyuyorum ve bugünün ithafı… Biliyorum birileri yine kızacak, hiç umurumda değil öyle söyleyeyim. Çünkü bence çok önemli bir insan, bütün hatalarıyla, sevaplarıyla. 15 yıl önce bugün hayatını kaybetti: Profesör Doktor Necmettin Erbakan. Evet, Milli Görüş hareketinin lideri Erbakan. Galiba onunla en son röportajlardan birisini, belki de sonuncusunu, NTV‘deydik o sırada, Mirgün Cabas’la yapmıştık birlikte, Ankara’da Saadet Partisi Genel Merkezi’nde. Ben de kendisine demiştim ki: “Efendim sizin ekmeğinizi çok yedim — gazeteci olarak tabii. —” O da “Afiyet şeker olsun” demişti. Hakkında çok yazdım, çok takip ettim. Mitinglerini izledim, kongrelerini izledim ama kendisiyle iki üç kere en fazla konuşma imkanım oldu Necmettin Erbakan’la. Kendisini zaten çocukluğumdan beri biliyorum. Ve bir husus da, onu daha önce de söylemiştim: Kardeşi ki yakınlarda o da hayatını kaybetti, Kemalettin Erbakan benim halamla evlidir. Bir hısımlığımız da var ama bunu hiçbir zaman kendisi beni gördüğünde de dile getirmedi. Bir keresinde şaka yollu yapmıştı.

Erbakan çok başarılı birisiymiş diyeceğim, öyle. Hayatına baktığımız zaman çok erken yaşta İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitiriyor. İTÜ Yüksek Mühendislik Okulu, İTÜ’ye dönüşmüş, oradan çok üstün başarılar; Almanya’da doktora, Almanya’da stajlar vesaire. Makine yüksek mühendisi ama siyasetçi. Çekirdekten siyasetçi, öyle söyleyeyim. Aslında yapmak istediği, Adalet Partisi o tarihte, Demirel ki kendisi İTÜ’den dönem arkadaşı öyle söyleyelim; ona rakip olmak istiyor ve belli ki Demirel onun gücünü görüp onun Adalet Partisi’ne girmesine izin vermiyor. 1969’da Adalet Partisi’ne milletvekili adaylığı için başvuruyor, reddediliyor. Bunun üzerine Konya’dan bağımsız aday olarak girdi. Bağımsızlar hareketi denir, 1969 seçimine bir grup girdiler ve Necmettin Erbakan orada kazandı ve Milli Nizam Partisi’ni kurdular. Ondan sonra sürekli partileri kapatıldı: Milli Nizam, Milli Selamet, Refah. Refah’tan sonra kendisi yasaklı oldu malum; yerine kurulan Fazilet’te hiç görev yapamadı, Fazilet kapatıldıktan sonra kurulan Saadet Partisi’nin bir süre sonra genel başkanı oldu ömrünün son döneminde. Saadet Partisi Genel Başkanı olarak kaldı, öyle vefat etti.

Nevi şahsına münhasır, çok özellikleri olan birisi. Yani bunlardan hangisini söyleyeyim? İlk aklıma gelenler hiçbir toplantıya, mitinge zamanında gitmeyen birisi. Onu hep biliyoruz. Onun mitinglerine gittiğimiz zaman hep böyle olurdu; birkaç saat sonra başlardı miting. Daha doğrusu miting başlıyor ama Erbakan’ın gelmesi hep gecikir. Ama şöyle söyleyeyim; ardından yaşanan AK Parti ki 20 küsur yıl oldu. Erbakan’ın çok kısa bir başbakanlığı var biliyorsunuz 28 Şubat döneminde; rejim ona tahammül edemedi. Ayağını kaydırdı. Partisini kapattı. Kendisini yasaklı yaptı. 12 Eylül’de partisini kapatıp kendisini içeri atmıştı. 28 Şubat’ta siyasi yasaklı yaptı. Ama onun öğrencisi Recep Tayyip Erdoğan ülkeyi o günden bugüne diyelim, 2002’den beri tek başına yönetiyor ve aralarında bir devamlılık olup olmadığı meselesi de başlı başına bir tartışma konusu.

Ve şu haliyle bakıldığı zaman da Erbakan’ın takipçisi olarak hem Saadet Partisi var kendisinin genel başkanı olduğu hem de oğlunun kurduğu Yeniden Refah Partisi var. Bir iddiaya göre “Saadet ile Yeniden Refah birleşecek” diyorlar. Bilemiyorum ama ikisi de şu haliyle bugün itibarıyla baktığımız zaman eski güçlerinden çok uzaktalar. Yeniden Refah Partisi yerel seçimlerde bir atak yapmıştı ama birçok belediye başkanını sonra AK Parti onlardan çaldı resmen. Şu haliyle bakıldığı zaman “Erbakan’ın mirasının taşıyıcısı kimdir?” sorusu ortada duruyor. Erdoğan açıkça “Benim” demiyor ama birçok vesileyle Erbakan’ın adını anıyor ama tabii ki Saadet Partisi ve tabii ki Yeniden Refah Partisi ‘‘Adil Düzen’’, ‘‘Milli Görüş’’ çizgisinin kendilerinde olduğunu söylüyor ki çok da fazla etkileri kaldığı söylenemez. Ama Erbakan gerçekten bu Türkiye’de bir kuşak politikacılar; Bülent Ecevit, Süleyman Demirel onlarla beraber, sonradan belki Turgut Özal da buna eklenebilir, o kuşağın en nevi şahsına münhasır isimlerinden birisiydi. Kendisini rahmetle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.