Fethullah Gülen ismini duyurmaya başladığı 1970’li yılların başında, “Adalet Partisi’ni bölecek, CHP’yi, komünistleri iktidara getirecek” endişesiyle Erbakan’ın kurduğu partilere karşı çıkan, bu uğurda MSP ile mücadele eden Nurculara mesafe koymaya, MSP’lilere ise yakın olmaya başlamıştı.
Hatta İzmir’de MSP’den aday olan Turgut Özal’ı desteklemek için taraftarları ile birlikte MSP’ye oy vermişti. Bu, Fethullah Gülen’in oy kullandığı tek seçimdi.
MSP’liler de, o zamana kadar Fethullah Gülen’i Yeni Asyacı Nurcular gibi MSP’ye gözle görünür bir düşmanlık yapmadığı için ayrı tutmuşlar, kendilerine yakın görmüşlerdi. O dönemde neredeyse bütün Nurcuları temsil eden Yeni Asya camiası Fethullah Gülen’i ayrı bir cemaat kurmakla ve MSP’li olmakla itham ederek suçluyordu.

Ancak Fethullah Gülen’in 1977’de yurt çapında yapılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu eleştirmesi, “İslam’da boykot yoktur” diye konuşması bütün muhafazakâr kesimlerde olduğu gibi, MSP’lileri de şaşırtmış, tepki göstermişti.
Fethullah Gülen 1980 Şubat ayında anarşist ve terörist olarak nitelendirdiği kişileri, devletin asker ve polisine bildirmeyenlerin Allah katında sorumlu olduklarını belirten bir konuşma yapınca, devletten yana tavır aldığını açıkça ilan etti.
“İstihbarat duysun, emniyet duysun, askeriye duysun, başbakan duysun, riyaset-i cumhuriye duysun. Polise, askere kurşun sıkan hainlere mahkemelerde ceza verilmezse ne devlet kalır, ne de millet.”
MSP’lileri asıl şaşırtan ve kızdıran konuşmayı ise, 24 Haziran 1980’de yaptı. O günkü vaazda isim vermeden MSP’yi ve MSP’nin yayın organı Milli Gazete’yi eleştiriyor, “Cüppeyle sarıkla bu işler olmaz, paçavra gibi bir gazeteyle bu iş yürümez” diyordu.
MSP’lilerin bu konuşmaya tepkisi Fethullahçıların beklemediği kadar büyük oldu. Bu konuşma, Fethullah Gülen ile MSP’lileri ilk kez karşı karşıya getirmişti. Örgütlenme işinde oldukça başarılı olan MSP’liler, müftülüklerde, cami avlularında, parti binalarında, evlerde herkesi toplayıp, o konuşmayı millete teypten dinletiyor, o zamana kadar sempati duyanlar bile “Tuu biz de seni hoca sanıyorduk” diye söyleniyordu.
MSP’lilerin öfkesi öylesine büyüktü ki, Fethullahçılar Sızıntı dergisinin bürolarına gelemez oldular. Bazı yerlerde dershane faaliyetleri bile iptal edildi. İş bu noktaya gelince, olay kaset bir emirle piyasadan çekildi. Piyasadaki kasetler bir anda imha edilmiş veya silinmişti. Bir zaman sonra Fethullah Hoca’yı eleştirmek için fellik fellik o kaseti arayanlar bulamaz oldular.
Kenan Evren 12 Eylül darbesini yapınca olay zamanla unutuldu. 12 Eylül ve Turgut Özal döneminde aranmasına rağmen Fethullah Gülen cemaatini Özal’ın desteği ve teşvikiyle büyütüyor, ülkenin her yerinde okullar, kolejler, yurtlar, dershaneler açıyordu. Erbakan ise Refah Partisi’ni kurdurmuş, yargılaması bitip beraat ettikten sonra, 1987’de partinin başına geçmişti. RP yüzde 4.5’tan, yüzde 7’ye, daha sonra yüzde 9.8’e çıkarak varlığını hissettiriyordu.
Bu süreçte Özal Hükümeti başörtüsünü serbest bırakmak için YÖK yasasında değişiklik yapsa da veto edilmişti. Özal Hükümeti ikinci yasa değişikliğini çıkardı ancak Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi.
Fethullah Gülen türban yürüyüşlerini eleştirince
Bu durum başörtü eylemlerinin başlamasına neden oldu. Bütün muhafazakâr kesim, başta Refah Partisi olmak üzere bu eylemleri desteklerken, Fethullah Gülen, 26 Kasım 1989’da İzmir Hisar Camii’nde sokaklara taşan büyük bir kalabalığa seslendiği ve aynı anda 35 camide birden yayınlanan vaazında, “türban yürüyüşlerini” eleştirdi. Türban yürüyüşlerinde yer alan çarşaflı kadınların çoğunun gerçekte erkek, geri kalan kısmının da aslında açık saçık kadınlar olduğunu iddia ederek, bu yürüyüşlerin arkasında dinsizlerin, komünistlerin bulunduğunu savundu. Gülen, konuşmasını devlete itaat edilmesini isteyerek bitirdi.
Özellikle Refah Partililer, Fethullah Gülen’e büyük öfke duydu. Milli Gazete, Fethullah Gülen’in bu çıkışına sert eleştiriler yönelten başlıklar ve yazılarla karşılık verdi.
1990 Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan Körfez Krizi sırasında ABD ve müttefikleri Irak’ı bombaladılar. Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin daha önce müttefiki olduğu Batı’ya kafa tutmuştu. Irak-İran savaşı boyunca Irak’a destek olan Batılı devletler, bu kez Irak’a karşı birleşmişlerdi.

Her gün ABD gemilerinden uçaklar havalanıyor başta Bağdat olmak üzere Irak’ın çeşitli bölgelerine bomba yağdırıyordu. Irak da bu arada direndiğini göstermek amacıyla Suudi Arabistan ve İsrail’e Scud füzeleri fırlatıyordu.
İşte böyle bir dönemde Fethullah Gülen, Körfez Savaşıyla ilgili bir konuşma yaptı. Bu konuşmasında Irak bombardımanında zarar gören İsrailli bebeklerin kendisini çok üzdüğünü belirtti. “Saddam’ın attığı füzelerden korkan Yahudi çocukları için yüreğinin eridiğini ve çok ağladığını” ifade etti.
Fethullah Hoca’nın Irak’ta öldürülen binlerce çocuktan söz etmeyip, İsrailli bebeklere üzülüp yüreğinin yağlarının erimesinden bahsetmesi, kendi tabanını da, bütün dini çevreleri de şok etti. Özellikle RP’liler çok kızdılar. Milli Gazete açıkça Fethullah Gülen’i eleştiren yayın yaptı. Mukadder Başeğmez, çok sert bir yazı yazdı.
Özal Cumhurbaşkanı olunca, medyanın da desteğini alan Mesut Yılmaz, Özal’ın kendisini istememesine rağmen delegelerin çoğundan oy aldı ve hem ANAP Genel Başkanı, hem de Başbakan oldu. (15 Haziran 1991)
Mesut Yılmaz, açıkça muhafazakârlara karşı tavır almıştı. “ANAP’ın tarikat ve cemaatlere ihtiyacı yok”’ diyordu.
Böyle olunca ANAP’taki muhafazakârlar Demirel’in DYP’sine ve Erbakan’ın RP’sine yönelmeye başladı. Aynı dönemde RP, Türkeş’in MÇP’si ve mücadelecilerin lideri Aykut Edibali’nin Islahatçı Demokrat Parti’si ile seçimde ittifak kararı aldı.

Fethullah Gülen’den ittifaka ters bakış
ANAP’tan RP’ye geçen Melih Gökçek’in mimarı olduğu RP-MÇP-IDP ittifakına yoğun ilgi vardı. Türkiye ve Zaman gazetesinin bütün gücüyle ittifaka destek olması RP’li tabanı bile şaşırtmıştı. Zaman neredeyse Milli Gazete’den daha çok ittifaka destek veriyordu.
İttifak iktidardaki ANAP’ta fırtınalar koparıyordu. Parti içindeki muhafazakârlar bu ittifakın asıl mimarı olarak Mesut Yılmaz’ı görüyor ve onu basiretsizlikle suçluyordu. İttifak, Demirel’in DYP’sinde de kaygı uyandırmıştı. Cemaatlerin ve tarikatların ittifaka yönelmesi özellikle kırsal kesimde DYP oylarını olumsuz yönde etkileyecek görünüyordu.
Seçime iki gün kala Zaman gazetesinde Fethullah Gülen’le yapılan bir konuşma muhafazakâr kesimlerde soğuk bir duş etkisi yaptı. Gülen bu konuşmasında ittifaka mesafeli olduğunu hissettiriyordu.
Onun bu konuşmasıyla RP’liler ve Fethullah Gülen çevresi yeniden karşı karşıya geldi. Sadece RP’liler değil, ittifakı oluşturan geniş taban da Fethullah Hoca ile bu anlamda karşı karşıya kalmıştı. Asıl şoku ise gerçekte Gülen cemaati yaşıyordu. Bugüne kadar güçlü bir destek söz konusuyken, seçime iki gün kala o konuşmanın neden yapıldığını anlayamıyorlardı.

Seçim büyük beklenti ve heyecanlar içinde yapıldı ve RP ittifakı yüzde 16.8 oy alarak, TBMM’ne 62 milletvekili gönderdi. Bundan sonra RP oylarını artırmaya devam edecek, 1994’te İstanbul ve Ankara dahil pek çok belediyeyi kazanacaktı. Basın manşetlerle RP’ye karşı büyük mücadele verse de, RP’nin daha da büyüyeceği ortadaydı.
Turgut Özal’ın vefatından sonra Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçilmiş, DYP’nin başına Tansu Çiller gelmişti. Başbakan Tansu Çiller, bölücülüğe ve irticaya karşı savaş açtığını söylüyordu. Ama dindar çevrelerin güçlü olduğunu ilk bu dönemde anladı. Bir şeyi daha anlamıştı: RP dışında da bir İslami cephe vardı ve bunlar RP’ye karşı mesafeliydi. Başını da Fethullah Gülen çekiyordu.
RP’’yi Atatürk ve laiklik adına eleştirmek ve hücum etmek ters tepen bir yoldu. Ama Erbakan hocaya karşı bir başka hoca çıkarmak belki daha uygundu. Aranan hoca, Fethullah Gülen’di. Fethullah Hoca’nın hem cemaati vardı, hem İslamcı çevrelerin saygı gösterdiği etkili bir isimdi.
Başta DYP’liler olmak üzere, ANAP ve diğerleri de arkasında milyonların olduğunu duydukları Fethullah Hoca ile yakın temasa geçtiler. Mesut Yılmaz, Aydın Menderes ve Cem Boyner o dönemde hocayı ziyaret edenler arasındaydı. DSP lideri Ecevit de Fethullah Hoca’ya sempatiyle bakıyordu. Ecevit, RP’ye aşırı yüklenirken, Fethullah Gülen’i kolluyordu.
Fethullah Gülen bir hoşgörü abidesi haline gelmişti. Medyanın da ona yönelik sempatisi vardı. Kimi köşe yazarları, hocadan ve cemaatinden överek bahsetmeye başladılar.
Devlet içinde itibarlı konuma gelen Fethullah Gülen, başörtü eylemlerine yönelik eleştirilerini bir adım daha ileriye taşıdı ve “Başörtüsü teferruattır” dedi. Önemli olan okullarda okumaktı, bu uğurda başörtülerini açmakta sakınca yoktur demeye getiriyordu. Onun bu sözü, İslami çevreleri bir kez daha ayağa kaldırırken, karşı tarafta “olumlu” karşılandı.
Başbakan Tansu Çiller’le görüşerek bir anda kamuoyunun dikkatlerini çeken Fethullah Gülen’in, `Tesettür teferruattır’, `Kadın idareci olabilir’ ve `Bir kaç kere kadın eli sıktım’ sözleri gündem oldu. Fethullah Gülen, Çiller’e dini bir takım özgürlükler sağlanırsa RP ile mücadele edilebileceğini söylemişti. Gülen Çiller’e, cemaatine ait yedi okuluna Tansu Çiller adını vermek istediğini söyledi.
Fethullah Gülen artık sahaya inmişti ve RP’ye karşı tavrını açıkça ortaya koymuştu.
“Erbakan hoca kötü, Fethullah hoca cici” dönemi başlıyor
Fethullah Gülen, RP dışı partilerin ve medyanın gözdesiydi artık. Ünlü gazeteciler, o zamana kadar pek konuşmayan Fethullah Gülen’le ardı ardına söyleşiler yaptılar. Fethullah Hoca ile ilk röportaj TRT’ye nasip oldu. 5 Ekim 1995’de yaptığı bu konuşmada devlete bağlılığını, bağnazlığa düşman olduğunu, partilerle işi olmadığını söyledi.
Ama o programda bütün dindar kesimlerin tepkisini alan bir söz daha söylemişti. “Hz. Cebrail bile parti kursa ben ardından gitmem yani…”
Bu sözü, ortalığı ayağa kaldırdı. Dindar çevreler, Fethullah Gülen’i eleştiri yağmuruna tuttu. Meleklerin bile peşinden gitmeyeceğini söyleyerek küfre girdiğini söyleyenler oldu.

RP’li taban, Fethullah Gülen’in RP’ye yönelik tavırlarına alışkındı, bu yüzden pek ciddiye almıyorlardı. Yine de, Erbakan’dan Fethullah Gülen’e haddini bildirecek bir cevap vermesini beklediler. Erbakan, gazetecilerin “Gülen ile görüşür müsünüz?” sorusuna, “Fethullah Gülen kardeşimizdir, görüşmemize gerek yok, aramızda kalpten kalbe yol vardır” cevabını verdi. Erbakan, iki Müslümanın kamuoyu önünde karşılıklı tartışmasını uygun görmüyordu.
Bu tartışmalar yaşanırken, diğer kesimlerin gözünde Fethullah Gülen, aydın bir din adamı konumuna gelmişti. Onlara göre, Fethullah Gülen, Erbakan’ın panzehiriydi. Erbakan ne kadar katı, hayalci, Arapçı, istismarcıysa Fethullah Gülen o kadar yumuşak, hoşgörülü, Anadolu Müslümanı, samimi, aydın bir din adamıydı.
Gülen, RP’ye karşı oluşturulan İslami cephenin lideri olmuştu artık.
RP dışı partiler ve medya ile iyi ilişkiler kuran Fethullah Hoca’nın saygınlığını ve İslami cemaatler üzerindeki etkinliğini daha iyi artırmak için Zaman gazetesi tarafından Fethullah Gülen’e ‘Hocaefendi’ unvanı verildi. Gazetede birbiri ardına “Fethullah Gülen Hocaefendi” ile “Ufuk Turu” konuşmaları yapıldı. Gazetenin haberlerinde, dizilerinde ve köşe yazılarında hep “Hocaefendi” diye anıldı.
Bu gelişmeler yaşanırken 24 Aralık 1995 seçimlerine gidildi ve RP beklendiği gibi birinci parti oldu. “ANAP’a verilen oylar RP’ye yarar” görüşü ile “Asıl DYP’ye verilen oylar RP’ye yarar” görüşü şiddetle çarpışırken RP yüzde 21.4 oy almış, 158 milletvekili kazanmıştı. Bu seçimde alınan en ilginç sonuç, DYP ile ANAP’ın yüzde 19’ar oy alarak, başa baş kalmasıydı.
İktidarı RP’ye vermemek için kurulan Anayol hükümeti kısa zamanda yıkılınca, Erbakan DYP lideri Çiller ile anlaşarak Refah Yol hükümetini kurdu ve 27 yıl sonra Başbakan oldu. Bu hükümet, Demirel’in, Genelkurmay’ın ve basının istemediği bir hükümetti. Demirel’e yakın Cavit Çağlar, İsmet Sezgin, Rıfat Serdaroğlu gibi isimler DYP’den ayrıldılar. Erbakan’ın Libya başta olmak üzere İslam ülkelerine yaptığı geziler, Kaddafi’nin kaba tavrı büyük eleştirilere sebep oldu, laiklik uyarıları daha da arttı.
Ancak 3 Kasım 1996’da yapılan mini yerel seçimde RP yüzde 30.4 oy aldı. Osmaniye ve Bucak belediyelerini kazandı. DYP de oyunu artırmıştı. ANAP ise yüzde 8 oy alabilmişti. Ama seçim sonuçlarının açıklandığı saatlerde Balıkesir’in Susurluk kazasında Türkiye’nin kaderini etkileyecek ve Türkiye’de pek çok şeyi değiştirecek tarihi bir kaza meydana geldi. Bir kamyona çarpan Mercedes’in içinde bulunan İstanbul Emniyet Müdürü eski Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Ülkücü ‘Reis’ Abdullah Çatlı ve Gonca Us adlı bir kadınla, DYP Milletvekili Sedat Bucak vardı. Bucak Aşireti’nin reisi Şanlıurfa milletvekili Sedat Bucak ağır yaralanmış, diğerleri ise ölmüştü.
Bu kazayla ortaya çıkan siyaset-aşiret-mafya ilişkileri Türkiye gündeminde birinci sıraya oturdu. ANAP ve medya konunun üstüne gitti. 3 Kasım seçimlerinin mağlubu Mesut Yılmaz birden kirli ilişkilerin ortaya çıkması için mücadele eden “kahraman” olarak ön plana çıktı. Mesut Yılmaz, RP’nin DYP’yi bırakması gerektiğini söyledi ve birlikte hükümet kurabileceklerini açıkladı.
Bu gerçekleşmeyince Susurluk’la ilgisiz görünen RP, bir anda Susurluk’tan en büyük zararı gören parti durumuna düştü. Kamuoyu özellikle DYP’ye ve çetecilere karşı gösteriler düzenliyor, ışık söndürme eylemleri yapıyordu. Adalet Bakanı Şevket Kazan bu eyleme “Mum söndü oynuyorlar” açıklamasını yapınca, RP tepki gösterileriyle karşı karşıya kaldı.
Bir anda ortaya çıkan Aczimendilerin lideri Müslim Gündüz’ün, Fadime Şahin adlı genç bir kadınla basılması, Fadime Şahin’in gözyaşlarıyla herkesi televizyonlara kilitleyen ilginç itirafları, Ali Kalkancı adlı bir tarikat liderinin kendisine tecavüz ettiğini açıklaması ortamı iyice gerdi. Müslim Gündüz Fadime ile basılırken bütün basın oradaydı, adeta canlı yayın yapmışlardı.
Bu arada Şevki Yılmaz, H. Hüseyin Ceylan gibi RP’li hatiplerin yıllar önce yaptıkları konuşmaların ekranlara taşınması da topluma başka bir şok yaşatıyordu. Bu kasetlerde yer alan, cumhuriyete, laikliğe, Atatürk’e, orduya, parlamentoya hakaretler yağdıran konuşmalar toplumu ayağa kaldırmıştı.
Başbakan Erbakan 11 Ocak 1997’de Başbakanlık konutunda 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Bir kısmının cüppeyle, sarıkla Mercedes arabalar içinde Başbakanlık binasına gelip gitmesi ve bunun televizyonlara yansıyışı, var olan gerilimi daha da artırdı. Haber bültenleri laik kesim için korku filmine dönmüştü.
Çevik Bir: “TSK’nın bir numaralı düşmanı irtica”
Bundan sonra 28 Şubat’a giden gelişmeler peş peşe yaşandı. 4 Şubat 1997’de 15 tank ve 20 kariyer Sincan sokaklarından geçince, sabahın erken saatlerinde tankları gören Sincan halkı darbe olduğunu sanarak büyük şaşkınlık yaşadı. Genelkurmay Başkanı İkinci Başkanı Çevik Bir, balans ayarı yaptıklarını söyledi.
28 Şubat günü Cumhurbaşkanı Demirel’in başkanlığında toplanan MGK, tam 9 saat sürdü. MGK toplantısının bu kadar uzun sürmesi, “Acaba darbe mi oluyor?..” endişesini yaşattı.
MGK’da RP’yi temsil eden tek RP’li Erbakan, 9 saat boyunca askerlerin laiklik ve Atatürkçülük konusunda sordukları sorulara cevap vermeye çalıştı. Demirel ve DYP’li MGK üyeleri de askerlerin hassasiyetlerine katılınca, MGK’dan 18 maddelik kararlar listesi çıkmış ve bildirinin sonunda “tavsiye edilir” değil, “yaptırım” kelimesi kullanılmıştı.
28 Şubat kararlarına göre laiklik ilke ve inkılapları ödünsüz uygulanacak, temel eğitim sekiz yıla çıkarılacak, irticai faaliyetlere karıştıkları için TSK’dan ihraç edilen askerlerin belediyelerde istihdam edilmesinin önüne geçilecekti.

Erbakan bazı kararların çok sert olduğunu öne sürerek kararları imzalamadı. “Demokratik sisteme destek” için siyasi parti liderlerini ziyaret etti. Ama, ANAP, DSP, ve DTP buna yanaşmadı. Kararları Meclis’e havale etmek istedi, Meclis Başkanı Mustafa Kalemli kabul etmedi.
DYP’li kimi bakanlar da “28 Şubat kararları uygulanacak, hem de bal gibi uygulanacak” açıklamaları yapıyorlardı.
Erbakan basın toplantısı yaparak, “Hükümet TBMM’de kurulur, MGK’da değil” dedi. TİSK, TESK, TÜRK- İŞ, DİSK, TOBB adlı beş sivil kuruluş, 28 Şubat’tan yana olduklarını açıkladılar.
Peşinden Genelkurmay Başkanı İkinci Başkanı Çevik Bir de, “TSK’nın bir numaralı düşmanı irtica” açıklamasını yaptı. PKK artık birinci tehdit olmaktan çıkmış, başa irtica tehdidi oturmuştu.
Erzurum Jandarma Bölge komutanı Tuğgeneral Osman Özbek, çoluk çocuğuyla hacca giden Erbakan ve RP’ye hakaretler yağdıran bir konuşma yaptı. Konuşmasında “Ulan pezevenk!..” sözleri geçen Tuğgeneral Osman Özbek, laikliği hiç kimsenin ortadan kaldıramayacağını söylüyordu. Cumhurbaşkanı Demirel, Genelkurmay, Başbakan’a küfreden Osman Özbek’in yanında yer aldılar. Hükümet ortağı DYP’li Milli Savunma Bakanı Turan Tayan, “Paşaya dokunamazlar” açıklaması yaparak Özbek’ten yana tavır koydu.
Demirel, o günlerde Ankara Müzik Festivali’nin açılışında gerçekleştirilen konserde, “İşte çağdaş Türkiye!..” deyince, salonda bulunan on bin kişi ayağa kalkıp alkışladı ve “Laik Türkiye!..” sloganları attı. Yıllarca cemaatlerle iç içe olan Demirel, şimdi artık laik kesimin lideri konumundaydı.
Fethullah Gülen RP aleyhinde, 28 Şubat’ın yanında bir tavırdaydı. 16 Nisan akşamı Kanal D televizyonunda, “Yalçın Doğan ile Güncel” programında 8 yıllık eğitime destek verdiğini açıkladı. ”Birileri haksız yere laikliğe ve demokrasiye hücum ediyor” dedi.
Vural Savaş, “kan içici vampir” RP’ye kapatma davası açıyor
En önemli konuşması ise, “Bu hükümet beceremiyor, bırakmalılar” sözüydü. Ona göre askerler sivil kesimlerden daha demokrattı. 8 yıllık kesintisiz eğitimin imam hatiplere kaynak açısından zararlı olacağını zannetmiyordu.
Hükümet karşıtları bu sözleri âdeta alkışlıyordu. Lions derneği de Fethullah Gülen’e sahip çıkan bir açıklama yaptı.
“Lions 118 T Yönetim Çevresi Basın Halkla İlişkiler Sorumlusu Nurşen Özbek, önceki akşam bir özel televizyonun canlı yayınına katılan Fethullah Gülen’in sekiz yıllık kesintisiz eğitimi savunmasının kendilerini sevindirdiğini söyledi. Fethullah Gülen’in laik rejime sahip çıkmasını da takdir ettiklerini” belirten Özbek, “Kendisi eğitime bizden de fazla önem veriyor. Bizden çok daha laik ve çağdaş olduğunu söyleyebilirim.” dedi. (18 Nisan 1997 günü gazeteleri)
17 Ocak’ta Demirel tarafından atanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, 21 Mayıs 1997 Çarşamba günü bir basın toplantısı yaparak, “kan içici vampirler” diye nitelediği RP’ye kapatma davası açtığını açıkladı.
Erbakan 18 Haziran’da köşke çıkarak istifasını verdi. Demirel, hükümet kurma görevini Çiller’e değil, Mesut Yılmaz’a verdi. Mesut Yılmaz, Demirel’in organize ettiği “28 Şubat kararlarını uygulamaya koyacak” Anasol hükümetini kurdu.
Bu hükümetle “İmam Hatip’ler kapanacak!..” tepkisi oluştu, her yerde başörtüsü eylemleri ve “İmam Hatipler kapatılamaz!” mitingleri düzenlendi.

Fethullah Gülen: “RP kapatma davası sürerken seçime gidilmesi akıllıca olur”
Tedavi amacıyla ABD’ye giden Fethullah Gülen, yeni hükümetin kurulmasından birkaç ay sonra, Ağustos ayının sonunda RP’yi hedef alan ilginç bir konuşma yaptı. ABD’nin Ankara eski Büyükelçisi Abromowitz’in kendisini ziyaret ettiğini de açıklayan Gülen, “RP’nin Anayasa Mahkemesi’nde devam eden kapatılma davası sırasında seçime gitmenin daha akıllıca olduğunu” belirtiyordu. “Böylece RP’ye giden oyların önü kesilir. Çünkü seçmen, kapatılma davası süren bir partiye oy vermek istemez.”
1998 yılı, RP macerasının bittiği, Fethullah Gülen’in zirveye tırmandığı yıl oldu. Gülen, “bir yerlerden düğmeye basılmış” gibi, gündemin başına oturmuştu. Televizyonlar, gazeteler ona eskisinden çok daha fazla yer veriyorlardı.
16 Ocak tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, RP’nin temelli kapatıldığı kararını açıkladı.
Fethullah Gülen Şubat ayında Papa ile görüşünce Gülen’in prestiji daha da arttı. Türkiye’nin “manevi önderi” konumuna geldi.
28 Şubat postmodern darbesi Erbakan’ı hükümetten uzaklaştırırken, meydan Fethullah Gülen ve cemaatine kalmıştı.














