Gökhan Bacık yazdı | Bir simulacra: “Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?”

Fransız filozof Jean Baudrillard (1929-2007), hakikatin temsili konusunda önemli bir tasnif yapmıştır. Buna göre ilk aşamada hakikati olduğu gibi ya da ona yakın biçimde temsil eden semboller vardır. Örneğin hilal sembolünün İslam’ı temsil etmesi böyledir.

Ancak bir aşamadan sonra semboller hakikati bükmeye başlar. Mesela hilal sembolü bir çamaşır deterjanı reklamında ya da bir parti flamasında kullanılmaya başladığında, artık orada propaganda ya da reklam, yani bir tür bükülme söz konusudur.

Baudrillard’a göre bu bükülme nihayet öyle bir noktaya ulaşır ki sembol ile hakikat arasında hiçbir ilişki kalmaz. Filozof buna simulacra der. Ortada bir imge vardır; ancak bu imgenin temsil ettiği bir hakikat artık yoktur. Başka bir ifadeyle elimizde bir kopya vardır, fakat bu kopyanın üretildiği bir asıl bulunmamaktadır. Birisi size bir kitap verip “Bu fotokopidir” der; siz aslını istediğinizde “Bunun aslı yok” cevabını alırsınız.

Gökhan Bacık yazdı | Bir simulacra: "Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?"
Gökhan Bacık yazdı | Bir simulacra: “Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?”

Baudrillard’ın simulacra kavramının Kürt sorunu ile ilgisi nedir? İlişki şuradadır: Neredeyse yüz yıldır Kürt meselesini tartışıyoruz. Etnik haklardan söz ediliyor, eşit vatandaşlık deniliyor; bundan on yıl kadar önce hendekler konuşuluyordu, daha önce ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK ile silahlı mücadelesi gündemdeydi.

Bütün bu tartışmaların birer siyasal simulacra olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunlar, açıkça sorulmamış bir soruya verilmiş cevaplar gibidir. Yıllardır tekrar edilen cevaplar vardır; fakat ortada açıkça sorulmuş bir soru yoktur. Peki bu sorulmayan soru nedir? Şudur: “Kürtlerin neden kendi devleti olmamalı?”

Bir başarı olarak devlet

Dünyada her ulus, devletinin kuruluş yıl dönümünü gururla kutlar. Demek ki devlet sahibi olmak değerli bir şeydir. Eğer öyleyse, Kürtlerin de bir devlete sahip olması düşüncesini tutarlı görmek gerekir. Kürtlerin, iyi kötü, tarihsel bir coğrafyası vardır. Nüfusu bir milyondan az olan pek çok devlet bulunduğunu hatırlarsak, kalabalık bir Kürt ulusunun varlığından da söz edebiliriz. O hâlde herkes devlet sahibi olurken, Kürtlerin kendi devletine sahip olması neden sakıncalı görülmektedir?

Bu soruya TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan şöyle cevap vermiştir: Okuyan’a göre Türkiye Cumhuriyeti özel tarihsel koşullarda kurulmuştur ve esas misyonu anti-emperyalizmdir. Okuyan burada bir bakıma “tarihsel olumsallık” (historical contingency) kuramına atıf yapmaktadır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl ve kimler tarafından kurulduğuna fazla takılmamak gerekir; esas olan onun anti-emperyalist misyonudur ve bu misyon Kürtleri de cezbetmelidir. Tersinden söylersek, temel amaç anti-emperyalizmdi; bunun için bir araca ihtiyaç vardı ve dönemin koşulları Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkardı.

Bu tartışmada dikkate almamız gereken bir diğer açıklama ise Abdullah Öcalan’dan gelmiştir. Öcalan’a göre: “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz. Bu ilişkinin diyalektiğinin tarihsel bir özgünlüğü vardır. Cumhuriyetin kuruluş sürecindeki temel metinler Türk ve Kürt birliğini ifade ediyordu.”

Burada ilk nokta, Öcalan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin esasen Türk ve Kürt birliği temelinde planlandığını söylemesidir. Bu bakış açısına göre Kürtler açısından ortada yapısal bir sorun yoktur; çünkü devlet baştan Kürtlerin de devleti olarak tasarlanmıştır. Eksik olan, bu planı somut adımlarla hayata geçirmek ve böylece Kürt sorununu çözmektir. Bu durumda Kürtler ayrı bir devlet kurmayacak, fakat zaten içinde yer aldıkları devlet aracılığıyla siyasal varlıklarını gerçekleştirmiş olacaklardır.

Açıklamadaki ikinci nokta ise “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” iddiasıdır. Selçuklular döneminde, Tuğrul Bey’in batıya yönelmesi ve Bağdat’ta fiilî hâkimiyet kurmasıyla birlikte Türkler ile Kürtler arasında ilişkiler başlamıştır. Ancak bu ilişkilerin, belirli dönemler dışında, “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz olmaz” şeklinde zorunlu bir tarihsel anlayış ürettiğini söylemek güçtür. Ne Selçuklu ne de Osmanlı dönemi için “Türk, Kürtsüz; Kürt, Türksüz yapamazdı” denilebilir. Türk tarihini “Türk ile Kürt ayrılmaz bir bütündür” önermesi üzerinden okumayı zorunlu kılan bir durum bulunduğunu söylemek isabetli görünmemektedir.

Cumhuriyetin demografik paradoksu: Anadolu

Sanırım kırılma, Osmanlı’nın toprak kayıplarıyla başladı. En büyük kırılma ise Balkanlardaki toprakların kaybıydı. Kişisel kanaatimce, Osmanlıların yaşadığı toprak kayıpları içinde günümüz Türklerinin siyasetini ve hayatını en çok etkileyen hadise Balkanların elden çıkmasıdır. Çünkü Osmanlı, bir ölçüde Batı Anadolu ve Balkan devletiydi. Bu bölgenin kaybedilmesiyle Türkiye Cumhuriyeti kaçınılmaz olarak Anadolu sosyolojisine dayanma sürecine girdi.

Bu etki Cumhuriyet’in ilk elli yılında çok belirgin değildi. Zira Cumhuriyet’i kuran kadrolar arasında çok sayıda Balkan kökenli vardı. Millî Marş’ın şairi Arnavut kökenliydi; devletin kurucusu Selanik’te yetişmişti. Dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk yılları —hatta 1980’lere kadar— Balkanlar kaybedilmiş olsa da fiilen Balkan “havasının” estiği bir dönemdi. Anadolu ise 1980’e gelindiğinde hâlâ taşra konumundaydı. Keskin bir Balkan nostaljisi, Türk entelijansiyasının şiirinde, romanında ve düşünce dünyasında hâkimdi. Yahya Kemal, Samiha Ayverdi ve İstanbul Fetih Cemiyeti gibi kişi ve kurumlar, Balkan etkisindeki kozmopolit şehirli Osmanlı kültürünün Cumhuriyet dönemindeki son temsilcileri olarak görülebilir. Bu dönemde “Kürt” meselesi kamusal tartışmalarda belirgin bir yer tutmuyordu.

Ancak Cumhuriyet demografik bir paradoks üzerine kurulmuştu: Batı’ya yönelmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti’ni kendi demografik yapısı Anadolu’ya doğru çekiyordu. Kaçınılmaz olan, devletin zamanla Sivas, Maraş, Rize, Erzurum gibi şehirlerin sosyolojisine göre yeniden şekillenmesiydi. Nitekim bu sosyoloji ülkenin batısını da dönüştürdü. Örneğin benim çocukluğumdaki Bursa, bir Balkan şehri gibiydi. Bugünkü Bursa ise kültürel ve demografik bakımdan Anadolu’nun bazı şehirlerinin (Kars, Adana gibi) yansımasını taşımaktadır.

Gökhan Bacık yazdı | Bir simulacra: "Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?"
Gökhan Bacık yazdı | Bir simulacra: “Kürtlerin niye kendi devleti olmamalı?”

Cumhuriyet’in demografik tabanının Anadolu’ya kayması, doğal olarak Öcalan’ın ifade ettiği düşünceyi üretmiştir: Türk artık Kürtsüz olmaz. Bunu Öcalan’ın dile getirmiş olmasının özel bir önemi yoktur. Erken Cumhuriyet, geç Osmanlı modernleşmesini gerçekleştiren ahali ve elitlerin devamı niteliğindeydi. Ancak bu devamlılık büyük ölçüde sona ermiştir. Hem toplumsal yapı hem de elitler değişmiştir.

Aslında “yeni Türkiye” denilen olgu, devletin bu yeni yönelim ve demografik yapıya göre yeniden şekillenmesidir; bu bakımdan adeta yeni bir devlet kurmak gibidir. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti bir Osmanlı bakiyesi olarak kurulmuştu; bugün ise sosyolojik olarak bir ‘Anadolu devleti’ olarak yeniden kurulmaktadır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.