Cumartesi saat 14.15’te bu satırları yazarken Türkiye’yi yönetenler 28 Şubat anmasındaydı hâlâ. Dışişleri Bakanı Erciyes’in eteklerinde Kayseri için romantik paylaşım dışında bir açıklama yapmamıştı, hâlâ. Dışişleri Bakanlığı resmî sosyal medya hesabı Pakistan-Afganistan savaşına kilitliydi hâlâ. İran’da bombalar patlarken “nerede bu devlet, nerede bu millet” mecaz söyleyişi vücut buldu. Günlerdir geldim, geliyorum diyen savaş, saatler önce başladığından beri en ufak bir resmî açıklama yapılmadı. Ortadoğu ve Asya savaş alanı şu an ve bizim yöneticilerimiz meleklerin cinsiyetini tartışıyor olabilirler mi? Ki böyle bir anda 28 Şubat törenleri meleklerin cinsiyetini tartışmak anlamına gelir. Acaba haydut çetesi Trump-Netanyahu ikilisinden icazet mi bekleniyor? Şimdi bu yazı bitmeden, belki birkaç dakika sonra bile bir açıklama gelebilir ama saatler boyunca iktidarın sessiz kaldığı kayıtlara geçmiş olsun.

İsrail eski başbakanı Naftali Bennett, geçtiğimiz günlerde “Türkiye bizim için yeni İran’dır” sözüyle gündem olmuştu. İsrail siyasetinde tehdit algısının artık “Şii Hilali” yerine “Sünni duvar” kavramıyla yönleneceğini işaret ediyor bu sözler. Türkiye ve Katar ilk sırada sayılarak Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Umman, Bahreyn dahil bölgedeki halkı Müslüman olan ülkelerin her biri ve aralarındaki ilişkiler, yeni tehdit algısı olan Sünni duvar kavramının odağında. İslam İşbirliği Teşkilatı haberlere göre şu an toplantıda. Ancak her biri ABD ile ilişkilerini zayıflatmaktan korkan bu ülkelerin alacağı kararın, yapılacak açıklamanın sade suya tirit hükmünde kalacağını söylemek için uzman ya da kahin olmaya gerek yok. Bu ülkelerin her biri “Gazze Barış Planı” adı altında Filistin-Gazze topraklarını sömürme ve Filistin halkını köleleştirme girişiminde gönüllü rol kaptılar. Bundan sonra yapabilecekleri tek şey el açıp Netanyahu-Trump ikilisinin ve ABD-İsrail ittifakının son ermesi için dua etmek olur. Ki duruşlarını, politikalarını değiştirmedikleri sürece kabul olmayacak dua hükmünde kalır. Elbirliğiyle İran’ı ve Filistin’i, Gazze’yi ABD-İsrail ittifakına kurban olarak sunan bu ülkeler artık birer birer sıralarını bekleyecek gibi görünüyor. Diğer yandan İran da savunma amaçlı saldırılarını komşu Müslüman ülkelerdeki ABD üslerini hedef alarak yaptığı için hayatını kaybedenler yine siviller oluyor. En azından şu anın tablosu böyle resmedilebilir.
14.17’de Tahran Büyükelçiliğimizin açıklaması haberlere düşmüş nihayet. Ve sadece yurttaşlarımızın askerî alan ve binalardan uzak durması yönünde uyarıldığını öğreniyoruz. İran ile bağlantı sağlayan karayolu sınır kapılarının açık tutulduğu bildirilirken aynı zamanda acil durum hattı numaralarının duyuruda yer aldığı görülüyor. “Yalnız ve güzel ülkem” sözü de yöneticileri tarafından yalnız ve habersiz bırakılan bir ülke olmak yönünden vücut bulmuş hâlde. Zor zamanlarda sessizlik politikası bir AKP klasiği olarak komşumuzda savaş başladığında bile değişmedi. Halkı bilgilendirmekle yükümlü olduğunu hiç kabul etmeyen iktidarın bizi habersiz bıraktığı ölçüde tedbirsiz olmadığını umalım. İç politikada yargı tacizi sürer, belediye başkan ve çalışanları ile gazeteciler gözaltına alınırken dış politikada kurbanlık kuzu gibi beklemiyor olabilirler diyelim.

Bu arada saat 16.00 ve Erdoğan’ın sosyal medya hesabında hâlâ rahmetli Erbakan’ın ölüm yıldönümü mesajı öylece duruyor. Ve İran’da insanlar ölüyor. Bir kınama mesajı dahi yok.
Yeryüzünü kendi çöplüğü gibi gören haydut çetesi, “güvenlik içinmiş gibi çek, patlat” dercesine bombalama ve yıkım, kaçışan, ağlayan kadın, çocuk, yaşlı sivil halk görüntüleri “kusuyor” dünyaya. Ve bu görüntüler eşliğinde Amerika’dan devrik şahın oğlu Rıza Pehlevi, Trump’ın, Netanyahu’nun bombalarını sanki havai fişek gösterisiymiş gibi kurtuluş müjdeli mesajlar gönderiyor İran halkına. Trump İran halkına “bizim işimiz bittiğinde evinizden çıkıp yönetimi ele geçirin” mesajı verirken savaşın maliyetini, İran’ın yeraltı ve yer üstü kaynaklarını sömürerek kat be kat çıkaracağını biliyor. Ve devrik şahın oğlu, kendi ülkesine sömürge valisi olarak atanacağı anı umutla, heyecanla, dakika sayarak bekliyor. Ve İran’da molla rejimi zalimce yönettiği ülkesinin halkından destek görme umudu bile kalmadan hak ettiği sona ilerliyor. Ancak İran halkı hiç hak etmediği zulüm sisteminden kurtulmak isterken hiç hak etmediği bir sömürü düzenine doğru yol aldığının farkında mı, bilmiyorum.

Bildiğim şu ki, İran rejimi zalim din devleti ile halkına zulmettiği, ülke kaynaklarını rejim ihraç etme tutkusuyla halkından kaçırıp terör örgütlerine ve oligarklara peşkeş çektiği, yönetenlerin kesesini halkın midesinden daha çok önemsediği için toplumsal destekten mahrum, bir başına yıkılıyor. Din, inanç esasına dayalı faşizmin yarattığı baskı yöntemleri nedeniyle rejimi kendi imkânlarıyla değiştirme yeteneği ellerinden alınmış olan İran halkının dış destekle kurtulma ümidi ne yazık ki son derece insani bir beklenti. Ancak biliriz ki özgürlük hiç kimseye, hiçbir topluma ve devlete küresel ve vahşi güçler tarafından gümüş tepsiyle, hediye paketi olarak sunulmaz. Komşumuz İran, bölgemiz ve ülkemiz, küresel haydut çetesinin yarattığı riskler karşısında nasıl bir mücadele yürüteceğine dair politikasını en kısa zamanda belirlemek zorunda.
Fakat sorun şu ki böylesi zorlu bir mücadeleyi yürütme potansiyeli en yüksek ülke biz olduğumuz hâlde şu an yönetim çok zayıf. Ve bu küresel haydut çetesiyle iş birliğine meyyal. Sessizlik bu iş birliği eğilimiyle ilişkili. Üstelik İran’ın İsrail-ABD dış saldırısıyla kurtulmaya çalıştığı dinî rejime doğru koşar adım ilerlemekte olan bir iktidarın yönetimindeyiz. İran’da muhâlefeti bastırma yöntemleri, neredeyse aynen ülkemizde uygulanıyor. Hâl ve gidiş vahim. Bu gerçeği görerek, inatçı iyimserlik motivasyonuyla hareket etmek zorundayız.

Post-modernist ideolojilerin getirdiği, post-truth safsatasının beslediği politikalarla dünyanın gidişatı feodalizme evrilmekteyken insan onuruna yaraşır bir düzeni yeniden inşa etmek için feminist mücadele yöntemlerinde ortaklaşmaya ihtiyaç var. Sadece ülkemizde değil, sadece bölgemizde ve İran’da değil dünya genelindeki akıl ve insanlık dışı gidişatı durdurmak için realiteyi doğru tespit edip ifşa yoluyla görünür kılarak, uygun mücadele yöntemi geliştirme becerisi feminist kurmaların ilhamıyla mümkün olabilir. Malum, on bin yılı aşkın süre boyunca insanlık âlemine egemen olan ataerkil sistem, sadece dört yüzyıllık feminist mücadele ile hayli geriletildi. Dünya değişti. Bugün ataerkil sistemi tekrar güçlendirmek ve sadece erkek egemenliğini değil aynı zamanda güçlünün zayıfı ezdiği, insan haklarının, eşitlik ilkesinin, ulusal ve uluslararası hukukun alenen çiğnendiği bir dönemdeyiz ve bu nedenle feodalitenin ayak sesi duyuluyor, İran’a atılan bombalarla. Kurumlu, kurallı düzeni yıkanlar ülkemizde de dünyada da henüz yeni bir sistem kuramadılar. Yıkmak kolay ama yapmak zordur çünkü sistem yıkanlar akla değil güce dayalı çıkar ilişkisiyle ilerliyor. Orman kanunu işletiliyor şu an. Yani oturmuş bir sistem olmadığı için henüz yolun başındayken gidişatı geri çevirmek, insan onurunu yücelten bir sistem inşasına evirmek mümkün. Doğanın, insanın ve canlı, cansız tüm varlıkların iyiliğini gözeten bir sistem kurmak hayal ya da ütopya değil. İnsanlığın potansiyeline içkin olan bir imkân. Savaşsız, yıkımın, kıyımın olmadığı bir dünya, bir yeryüzü cenneti çok güzel ve insanca bir hayal değil mi? Eski bir reklam sloganını ödünç alalım: Hayal edebiliyorsan bir gün gerçekleştirebilirsin. Öyleyse biz de ülkemizde sürecin toplumsal barışa ve demokratikleşmeye evrilmesini; teo-politik inşa sürecini durdurmayı, dünyada ve bölgemizde savaşları sonlandırmayı; eşitliği, hakça bölüşümü önceleyen bir dünya düzeni hayal ederek, hayalimizi gerçekleştirecek yöntemler üzerinde çalışmayı düşünelim.
Yazı biterken nihayet Türkiye resmi açıklama yapıp, sadece “arabuluculuk için hazır olunduğu” dünyaya ilan edildi.














