Kemal Can yazdı: Şimdi de İran’a saldırdılar

Aylardır beklenen gerçekleşti, İsrail ve ABD, İran’a saldırdı. Saldırıların ilk dalgasında İsrail’in “siyasi hedeflere”, ABD’nin ise “askeri hedeflere” yöneldiği görüldü. Uzunca bir süre devam eden belirsizliğin ardından, Hamaney ve bazı üst düzey İranlı yetkililerin bu saldırılarda öldürüldüğü açıklandı. Trump, İran rejimini sona erdirmeyi hedeflediklerini söyledi ve İranlıları fırsatı kullanmaya çağırdı. Yine beklendiği gibi İran da başta İsrail olmak üzere ABD üslerinin bulunduğu Bahreyn, BAE, Katar, Ürdün ve Suudi Arabistan (hatta Erbil) gibi noktaları da kapsayan misillemeler yaptı. Avrupa, ilk verdiği reaksiyonda “taraflara itidal” tavsiye ederken, İran’ın verdiği karşılıkları şiddetle kınamayı seçti. (İspanya hariç). İngiltere ve Körfez ülkeleri olayın fiilen içinde. Saldırıda hava sahasını kullanılan Şam yönetimi, sesizliğini İran misillemesini kınamak için bozdu. Erdoğan, İsrail kışkırtmasına bağladığı ABD saldırısını “esefle karşıladı” ama İran’ın cevabını “kabul edilemez” diye niteledi.

Henüz bilgiler çok taze, gelen haberler -uzun zamandır olduğu gibi- çoğunlukla tek taraflı, propaganda amaçlı veya fazlasıyla manipülatif. Mevcut bilgiler veya görünümler, alanda olup bitenleri, muhtemel gidişatı ve bunun aktörlerin pozisyonlarını nasıl değiştireceğini kestirmeye yetmiyor. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları ve Körfez ülkelerinin vurulmasıyla tırmanan bölgesel çatışma riski çok sık dile getiriliyor ama kimse gelişmelerin yönü ve süresi için öngörü yapamıyor. Belki de Irak’ta ve Suriye’de gördüğümüz gibi sürecin çok kısa sürmesi zaten planlanmıyor olabilir, belki de son dönemin -önceden ayarlanmış- aşırı hızlı savaşlarından birini izliyoruz. Yalnız bırakılmışlık veya hızlı cevap kapasitesindeki zaafiyete rağmen İran’a saldırının -devlet başkanının kaçırılmasını hemen unutuveren- Venezuela gibi sonuçlanması pek kolay değil. Zamana yayılmış ya da kontrolü zorlaşmış bir sürecin yıpratıcı olacağına da şüphe yok. Ayrıca işin askeri kısmı ile siyasi etkileri farklı rotalar ve takvimler izleyebilir.

İsrail ve ABD
İsrail ve ABD İran’a saldırdı

İlk görüntüler, erken refleksler

Saldırgan tarafın motivasyonu konusunda, senelerdir devam eden dizayn faaliyetleri ve aylardır gayet kaba biçimde dile gelmiş niyetler hiç yokmuş gibi, gizemli bir perde arkasından bahsediliyor. “Netanyahu kışkırtmış”, en yaygını. Trump’a kasetle şantaj yapıldığını söyleyenler bile var. İsrail böyle yapmaz mı? Yapar elbette. Ancak diğer aktörlerin hızla pozisyon almalarına bakınca, sıkıntılı bir oldubittiye ikna olmak biraz zor. Avrupa’nın -kendi sahasında (Münih’te) yediği küstahça ayara rağmen- sektirmeden hizaya gelmesi önemli bir işaret. İran’ın verdiği cevap karşısında kalabalık bir ekibin hemen “bunu kabul edemeyiz” korosu oluşturması, böyle bir kumpas ihtimaline hiç ihtiyat mesafesi bırakılmaması şüphe uyandırıyor. Birkaç gün önce Afganistan’a saldıran Pakistan’ın hemen “Suudi Arabistan’ın arkasındayım” demesi, Hürmüz Boğazı ve çatışmayı bölgeye yayma kartlarının fazla erken kullanılması gibi unsurlar dikkat çekici. Fakat bu son hamle için ister böyle kumpaslar kurulmuş, ister zamanlamayı istihbarat belirlemiş olsun; aylardır Trump’ın sürüklediği, yıllardır ABD’nin yürüttüğü sürekliliği görmemek imkansız. Bu sürekliliğin, “mükemmel büyük bir komplonun” kanıtı sayılması da gerekmiyor.

İran tarafına bakınca da kafa karıştırıcı iddialar söz konusu. En önemli meselelerden biri, başta Hamaney olmak üzere İran üst düzey yetkililerinin akibetinin uzun saatler boyunca belirsiz kalması. Bu durum, gayet normal bir enformasyon savaşına bağlanabileceği gibi; saldırının yakın hedefi, İran’ın cevap ve direnme kapasitesi hakkında farklı yorumlara ve elbette tahminlere de neden oluyor. Çünkü lider öldüğü için rejim hemen çözülmeyecek olabilir ama artık süreklilik arzeden bu kayıplar ve arkasındaki zaafiyet işleri hayli zorlaştırıyor. Zira “sokaklarda sevinç gösterileri” haberleri hemen dolaşıma girdi. Önceden hazırlanmış bir çözülme ya da işbirliği iddiaları bile var.

Bir başka mesele İran’ın Körfez ülkelerini hedef alarak çatışmaları bölgeye yayma hamlesini erkene alması. Bazıları bunu “intihar hamlesi” olarak yorumluyor, (sanki başlangıç noktasıymış gibi gösterip “geri zekalılık” diye yorumlayan profesörler çıkıyor) bazıları ise arabulucuları hızlandırma arzusuna bağlıyor. İran’ın -sürekli “daha aslı başlamadı” dediği- direnci veya cevabının dozu konusunda da birbirinden epey ayrışan yorumlar yapılıyor. “Direniş ekseni” romantizminin de işi zor artık.

İsrail ve ABD
İsrail ve ABD İran’a saldırdı

Taraf seçmek çok kolay

İnsanlığın bulduğu en ahlak dışı ve yıkıcı eylem olan savaş söz konusu olduğunda, taraf ve tavır belirlemek aslında gayet kolay. Türkiye, 90’ların başından itibaren (1. Körfez Savaşı) bölgedeki farklı ülkelerde savaşın yarattığı yıkımı seyretti, bazı sonuçlarıyla doğrudan yüz yüze geldi. Uydurulan gerekçeler, daha söylenirken yalan olduğu bilinen iddiaların arkasındaki dolapları, bu ülke insanı seyirci koltuklarından değil kulisten izledi. Bugün anti emperyalizm şampiyonluğuna kalkanların “tezkerelerini” gördü. Ayrıca bu topraklarda -aslında her yerde-, bütün savaşların ve hatta oluşturulan geçici “statükoların”, emperyalizmin en açık saçık hesaplarıyla biçimlendiği, bu coğrafya halkları için tecrübeyle edinilmiş bilgi. Ancak bütün bu hakikatlere rağmen, son otuz-otuz beş yıldır bölgede yaşanan bütün çatışmaların ve savaş ihtimallerinin, kimi zaman “fırsat”, kimi zaman “tarihi mecburiyet” gibi gerekçelere bağlanarak politikleştirilmesine şahit olduk. “Bir koyup üç almaktan” bahseden, muhtemel imar ihalelerini maden bulunmuş gibi duyuran, hiç durmadan tarihi sorumluluk veya düşmanlıklardan söz açan, uluslararası alanı “ilke değil çıkar belirler” ya da “güvenlik önceliklerimiz böyle gerektiriyor” diyenler hiç eksilmedi.

Daha çok kısa bir süre önce Suriye’de olup bitenlerde iç politika hatlarının sınırı geçince nasıl başkalaştığını, dışarıda yaşananların içeriye nasıl çarpıtılarak taşınabildiğini çarpıcı örneklerle gördük.  Kimler kimlere madalya takmaya kalktı, kimler kimleri yolda bıraktı ve kimler olup biteni kendi tarafına ve başkasına farklı anlattı? Şimdi de İran konusunda bazıları genel geçer, “ne şiş yansın ne kebap” tarzı açıklamalar yaparak durumu idare etmeye çalışacak. Bazıları keskin tavırları büyük bir gürültüyle söyleyip, başkalarını en ağır ifadelerle suçlayacak. Bazıları en sunturlu küfürleri “siyaseten” söyleyerek gemisini yine aynı rotada tutacak. Kimileri en orta yolcu formülleri keşfedecek, kimileri asla “ama ya da fakat” kabul etmeyecek. Ancak siyasi aktörler ve onların sonuç alıcı pragmatizmine meftun taraftarları için; davranışlarına gerekçe üretmek, ateşin düştüğü yerdeki etkisi ya da ahlaki-ilkesel tutarlılıktan hep çok daha önemli olacak. Savaş sürerken ve sona erdikten sonra ibretlik sahneler göreceğiz.     

Fay hatları nereden geçer?

Bu saldırının ne kadar süreceği, ne kadar yayılacağı, hangi sonuçları doğuracağı ve elbette Türkiye’yi nasıl etkileyeceği tartışmaları devam edecek. Daha şimdiden -hatta epey önceden- senaryolar ve hazırlanılan pozisyonlarla ilgili zemin yaratma, meşruiyet uydurma faaliyetleri başladı bile. Çünkü İran meselesi, sadece bölgede tamamen değişen ve yeniden biçimlenecek uluslararası dengelerle sınırlı değil. Hem tarafların özellikleri hem de bu olayın Türkiye’nin siyasal-toplumsal gerilim hatlarıyla kesişmesi dolayısıyla çok daha katmanlı bir mesele. Mesela Kürtlerin ve diğer etnik grupların yeni durumda nasıl pozisyon alacakları, nasıl bir role soyunacakları (ya da itilecekleri), tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi önemli bir başlık. İran rejiminin ideolojik karakteri, bölge ve İslam dünyası için öngörülen yeni tasarımın mezhepsel dinamikleri de öyle. Bu başlıkların Türkiye’nin stratejik tercihleri yanında iç politik mücadeleye değen gayet güçlü tarafları var. Bu yüzden, ilk reaksiyonlarda bile  saldıran ve saldırıya uğrayan gibi gayet açık tercih öne çıkmıyor, siyasi ve ahlaki mutabakatlar kolay oluşmuyor.  

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırısı, pek çok uluslararası meselede olduğu gibi iktidar muhalefet hattında da net blok tavırlardan ziyade, hem iktidar hem muhalefeti ortak kesen başka kırıklara neden olacak gibi görünüyor. Milliyetçilik perspektifi, mezhepsel hassasiyetler, ekonomik çıkarlar hatta -ne alakası var denilecek olsa bile- ittifak hesapları gibi pek çok faktör ve bunlara bağlı gayet sorunlu öncelikler, tıpkı Suriye’de olduğu gibi İran meselesinde de etkili. Hatta bu konuda anketler hemen devreye girdi. Tarikat şeyhleri açıklamalar yapmaya başladı. Astrologlardan görüş alanlar, spor yorumcusuna savaş düzeni soranlar oldu. Bir saldırı olasılığı yüzünden İncirlik’ten canlı yayın soruşturma nedeni sayıldı, yine gazetecileri gözaltına aldılar. Yayın kuruluşları “milli yayıncılık” bildirileri çıkardı. Böyle zamanlar siyasi veya ahlaki kavramların rastgele ve keyfi kullanımına da tavan yaptırıyor. Anti emperyalizm iddiasının bile herkes için aynı şeyi ifade etmediği, kullanım yeri ve biçimi itibarıyla içerik değiştirdiği hatta sadece başkasını suçlamak için kullanıldığını görüyoruz. Durmadan ahlaktan bahseden namussuzları ya da kendine yetecek kadar olmayan akıllarını dağıtanları görüyoruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.