Ruşen Çakır yorumluyor | Yeniden: Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var

Ruşen Çakır, Ortadoğu’da derinleşen krizlerin özellikle İran ve Suriye’deki gelişmeler üzerinden Kürt meselesini yeniden bölgesel bir boyuta taşıyabileceğini söyledi. Çakır, bu süreçte Abdullah Öcalan’ın etkisinin Ankara açısından yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunarak “Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var” dedi.

Gazeteci Ruşen Çakır, son değerlendirmesinde Ortadoğu’daki jeopolitik gelişmelerin Türkiye’nin Kürt meselesiyle ilişkisini yeniden şekillendirebileceğini belirterek, Abdullah Öcalan’ın bu süreçte yeniden önemli bir aktör haline gelebileceğini söyledi.

Bölgede özellikle İran merkezli krizin derinleştiğini vurgulayan Çakır, yaşanan gelişmelerin yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olmadığını, aynı zamanda Kürt meselesinin bölgesel dengeler içinde yeniden gündeme gelmesine yol açabileceğini ifade etti.

Suriye krizi ve Öcalan’ın pozisyonu

Çakır, daha önce yaptığı değerlendirmelerde Suriye krizinin Öcalan’ın liderliğini zayıflatmış olabileceğini düşündüğünü ancak sonradan ortaya çıkan bazı bilgilerin farklı bir tabloya işaret ettiğini söyledi.

Aktarılan bilgilere göre Öcalan’ın Suriye’deki gelişmeler sırasında hem Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) dış aktörler tarafından yönlendirildiğini düşündüğü hem de Beşar Esad yönetimine güvenmediği ifade ediliyor. Bu nedenle çatışmaların Fırat’ın batısıyla sınırlı kalması için çeşitli mesajlar ilettiği öne sürülüyor.

Çakır, Öcalan’ın Fırat’ın doğusuna geçilmesi halinde süreçten çekileceğini belirttiğine dair iddialar bulunduğunu ancak bu pozisyonun kamuoyuna yeterince yansımadığını dile getirdi. Ona göre bu durum, Öcalan’ın söz konusu süreçten siyasi olarak zarar görmesine yol açmış olabilir.

Ruşen Çakır yorumluyor | Yeniden: Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var

İran’daki gelişmeler ve Kürt meselesi

Çakır’ın değerlendirmesinde dikkat çektiği bir diğer başlık ise İran’daki gelişmeler oldu. Bölgede devam eden savaşın yeni bir Kürt dinamiği yaratabileceğini belirten Çakır, uluslararası aktörlerin İran’daki Kürtleri harekete geçirmeye çalıştığına dair iddiaların gündemde olduğunu söyledi.

Bu çerçevede İran’daki PKK bağlantılı yapılanmalardan biri olan PEJAK’ın pozisyonunun da kritik hale geldiğini ifade eden Çakır, örgütün şu an tarafsız kalmaya çalıştığını ancak gelişmelerin farklı bir noktaya evrilebileceğini dile getirdi.

Çakır’a göre İran’da Irak’takine benzer bir özerk ya da federatif Kürt bölgesinin ortaya çıkması ihtimali, yalnızca İran’ı değil Türkiye dahil tüm bölgeyi doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir.

“Türkiye için stratejik bir fırsat olabilir”

Çakır, Abdullah Öcalan’ın geçmişte sızan görüşme notlarında İran ve İsrail arasında yaşanabilecek bir gerilimin bölgesel etkilerine dikkat çektiğini hatırlattı. Bu değerlendirmelerde Öcalan’ın Türk–Kürt birlikteliğini savunduğu ve Kürtlerin sisteme entegre edilmesinin bölgesel krizlere karşı bir güvenlik unsuru olacağını dile getirdiği belirtiliyor.

Çakır’a göre bölgede Kürt meselesinin yeniden hareketlenmesi ihtimali, Ankara açısından da yeni bir değerlendirme alanı yaratabilir. Bu noktada Öcalan’ın sahip olduğu bilgi ve siyasi etkisinin Türkiye için stratejik bir fırsat olarak görülebileceğini ifade etti.

Gazeteci Çakır, Öcalan’ın etkili olabilmesi için statüsünün ve koşullarının yeniden ele alınması gerektiğini savunurken, devlet denetimi altında farklı Kürt aktörleriyle temas kurabilecek bir zeminin oluşturulmasının da tartışılabileceğini söyledi.


Deşifre: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Bu ‘‘yeniden’’li başlıklara çok kötü taktım ama bazı şeyleri tekrar tekrar söylemekte yarar var. 2 Şubat’ta “Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var” diye bir yayın yapmıştım; izleyenler hatırlayacaktır. Ve demiştim ki, ‘‘Aslında bunun başlığını ‘Türkiye’nin Öcalan’a ihtiyacı var mı?’ diye yapmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim ve doğrudan ‘ihtiyacı var’ diye yapmak istedim.’’ dedim ve tam da Suriye krizinin yeni yeni çözülmekte olduğu bir zamana denk gelmişti o. Ve o yayında özellikle Suriye krizinin Öcalan’ı çok hırpattığını, liderliğini sarstığını çünkü Suriye’deki yaşanan sürece müdahil olmadığını ya da olduysa bile bundan bizim haberimizin olmadığı sonucunu çıkarmıştım. O süreç boyunca çok önemli şeyler yaşandı. Özellikle Kürt sokağında, sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir tarafındaki Kürtler solukları kesilmiş bir şekilde Suriye’de yaşananları takip ettiler ve orada SDG’nin kayıplarını gördüler ve bir tür hayal kırıklığı, kırılmalar yaşadılar ve Öcalan’a gözler çevrildi. Öcalan İmralı’da ama Öcalan’ın ne dediğini, ne yaptığını bilmiyorduk.

Mithat Sancar, İmralı Heyeti’nden, o CHP’nin düzenlediği Kürt sorunu üzerine toplantıda “Öcalan sürece müdahil oldu” demişti ama neyi nasıl yaptığı konusunda çok fazla bir şey öğrenememiştik. Şimdi geçtiğimiz günlerde, yakın bir zamanda çok güvendiğim bir kaynaktan o süreçte Öcalan’ın neler yaptığı, yapmaya çalıştığı hakkında birtakım şeyler öğrendim. Tam Ocak ayının ortasında, 18 Ocak’ta bir anlaşma oldu biliyorsunuz Şam’la Kürtler arasında. Sonra yürümedi. Sonra 20 Ocak’ta tekrar oldu. Öcalan’ın tam bu anlaşmanın öncesinde anlattıklarını bana aktaran kaynağım, güvendiğim bir kaynak, Öcalan’ın pozisyonunu şöyle tarif ediyor: Hem SDG’nin özellikle İsrail tarafından bir şekilde kandırıldığını ama öte yandan eş-Şara’nın da asla güvenilmeyecek birisi olduğunu düşünmüş ve bunun belli bir yerde Fırat’ın batısından ibaret kalması ama Fırat’ın doğusuna ulaşmaması konusunda çaba sarf etmiş.

Bunu nasıl yaptığı konusunda çok bir şey bilmiyorum ama devletin de katkısıyla birtakım mesajları belli yerlere iletmiş anladığım kadarıyla. Ve eğer Fırat’ın doğusuna da geçilirse artık kendisinin bu süreçten çekileceğini bir şekilde söylemiş anladığım kadarıyla. Yani hem nalına hem mıhına, kendisine bağlı güçleri de eleştiren ama esas olarak onların kazanımlarını korumaya yönelik bir pozisyon almış. Her neyse. Oraya baktığımda, bu anlatılanlara baktığımda şunu gördüm: Keşke Öcalan adına konuşan insanlar bize sıcağı sıcağına onun bu pozisyon alışlarını aktarabilselerdi. Niye yapmadılar? Yaptılarsa bile kendi medyalarında yaptılar ama genel kamuoyu bundan çok fazla haberdar olmadı ve sonuçta oradan, Suriye sürecinden Öcalan yara alıp çıktı ve şimdi önümüzde yepyeni bir süreç var: İran süreci. Ve ne oluyor? İran’da savaş devam ediyor. Türkiye’ye dokunur gibi oldu. Ama bir diğer husus, Kürtler telaffuz edilmeye başlandı.

İddiaya göre CIA, Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü, İran’da Kürtleri silahlandırıp onların rejime karşı ayaklanması için çalışıyormuş. Bu konuda çok güçlü haberler çıkıyor. Yalanlamalar yok. Çok açıkça “Evet doğrudur” diyen de yok ama bir ihtimal Kürtler devreye girecek. Hangi Kürtler? Değişik örgütler var. Ve burada İran’da PKK’nın çok önemli bir yapılanması var PJAK adında ve bu, yıllardır Kandil merkezli bir şekilde İran’da örgütlenen bir yapı. Güçlü bir yapı, silahlı bir yapı, donanımlı bir yapı ve onların pozisyonu da önemli olacak. Bildiğim kadarıyla PJAK ne rejim yanlısı ne rejim karşıtı bir pozisyon tercih etmiyor; nötr kalmaya çalışıyor. Fakat pekâlâ bir şekilde onlar da İran rejimi karşıtı safa çekilebilir. Ve tabii burada şöyle bir husus karşımıza çıkıyor: Bu olay, İran’da Kürtlerin de savaşa dahil edilmesi sadece İran olayı olmaktan ibaret kalmaz. Hele bir de zamanında Saddam’a karşı savaş sırasında Irak’ta yaratılan özerk ya da federatif Kürt bölgesine benzer bir yapı İran’da olursa, ki Kürtler bunu istiyor, biliyoruz; o zaman bunun etkisi tüm bölgeye yayılır ve esas olarak tabii gözler Türkiye’ye çevrilir. Ve bir diğer husus da tabii bütün bu coğrafya Türkiye’nin yanı başında.

İşte burada çok ciddi bir şekilde karşımıza yine Öcalan çıkıyor. Benim sürecin başından itibaren yaptığım yayınları kısmen izlediyseniz sürekli İran Kürtlerine gönderme yaptığımı hatırlayacaksınızdır ve bu çok afaki geliyordu birçok kişiye. Ama bunu neden yapıyordum? Çünkü Öcalan’ın zamanında sızan birtakım görüşme notlarında Öcalan’ın bu konuyu çok vurguladığını görüyordum. Bir İran’ı, bir İsrail’i, İran ve İsrail’in bölgedeki çatışmasını, Hamas saldırılarıyla başlayan o süreci ve o anlamda Türkiye’nin bundan kaçamayacağını söylüyordu ve onun için de bir Türk-Kürt birlikteliği çağrısı yapıyordu. Yani şunu söylüyor: ‘‘Siz Kürtleri sisteme entegre ederseniz o zaman bu olaylara karşı tedbir almış olursunuz.’’ Bu Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın söylediği ‘‘iç cepheyi tahkimin’’ Öcalan versiyonu. Öcalan bir anlamda bölgede İsrail’in yeni hegemonik güç olması gündemine karşı Ankara’ya bir ittifak teklif etti. Çünkü şunu biliyoruz, ki Öcalan da bunu çok sık söyledi: İsrail başta olmak üzere birçok güçler, ‘‘dış güçler’’ diyelim, Kürtleri hep bir istikrarsızlaştırma unsuru olarak kullanmak istiyorlar. Bunu hep yaptılar.

Tabii ortada şöyle bir şey var; en son Suriye olayında İsrail, Suriye’de Kürtleri yalnız bıraktı. Ama bu pekâlâ İran’da, bugün İran’da belki yarın Türkiye’de Kürtlere destek vermeyeceği anlamına gelmiyor. İşte bu noktada Türkiye kritik bir yerde duruyor. Bu olayın er ya da geç, belki hemen belki daha gecikmeli bir şekilde Kürt sorunu ayağa çıkacak karşımıza İran söz konusu olduğunda ve o zaman gözler Kandil’e çevrilecek, İmralı’ya çevrilecek ve Türkiye’deki Kürtlere çevrilecek. Daha şimdiden gerek Türkiye’deki gerek Irak, İran, Suriye ve diasporadaki Kürtler bütün bu İran’daki gelişmeleri çok yakından ilgiyle, hafif endişe ama aynı zamanda bir umutla takip ediyorlar. Çünkü İran rejimi yıllarca Kürtlere zulmetti ve dünkü yayında da bahsettiğim Kasımlo’yu ve sonra yerine gelen kişiyi; İran Kürdistan Demokrat Parti liderlerini barış görüşmesi adı altında tuzak kurup öldürdü. Sırf onların anıları bile yeter. Dolayısıyla Kürtlerin İran rejimiyle bir meselesi var. Ama Kürtlerin İran rejimiyle meselesi aynı zamanda bölgedeki tüm Kürt sorununu yeniden karıştıracak bir mevzu ve bu anlamda baktığımızda Abdullah Öcalan, onun pozisyonu, çizgisi Ankara için ve Türkiye için aslında çok büyük bir fırsat.

Tabii “bebek katili” dersiniz, şu dersiniz, bu dersiniz; bütün bunların hepsi eyvallah ama şu anda İran’ın yaşadığı durum da ortada. Dün Suriye’de olanlar ortada. Böyle bir atmosferde Abdullah Öcalan, ki muhtemelen bugünlerde gideceklerse ya da gitmişlerse bu konuda da herhalde çok şeyler söylüyordur, söyleyecektir. Çok yakından takip ediyor çünkü. İnanılmaz birtakım detaylara hâkim. Nasıl yapıyor bunları anlamak mümkün değil. Ve birtakım detaylar üzerinden mesela Ocak ayındaki görüşmelerde bana aktarılan şu, şunu söylemiş: “Yarın öbür gün İran meselesi devreye girerse durum çok vahim bir hal alır” anlamında sözler de sarf etmiş Ocak ortasında. Şimdi böyle bir yerde şunu diyebilirsiniz: “Bizim böyle bir şeye ihtiyacımız yok.” Olabilir ama bence Türkiye’nin Abdullah Öcalan’a ihtiyacı var ve Kürtlerin de ihtiyacı var. Buna kimileri, özellikle Kürt milliyetçileri şöyle bakıyorlar: “Öcalan Kürtlerin yakaladığı fırsatı devletle iş birliği yaparak heder ediyor.” Ben öyle düşünmüyorum. Öcalan’ın Kürtler için, öncelikle Türkiye Kürtleri ama bölgedeki tüm Kürtler için söylediği formül aslında çok Kürtlerin hayrına bir formül. Gerçekleşebilir, gerçekleşemez o ayrı. Neyse, tekrar şunu söylemek istiyorum: Öcalan’a Türkiye’nin ihtiyacı var. Öcalan’ın etkili olabilmesi için geçen Devlet Bahçeli’nin söylediği statüsünün netleşmesi lazım ve koşullarının iyileşmesi lazım. Yani Öcalan bugün istediği zaman PJAK’taki en yetkili kişiyle tabii ki devletin bilgisi ve denetimi dahilinde konuşabilmeli, görüşebilmeli. Ben bunları söylemiş olayım, notu böyle düşmüş olayım. Siz artık ne derseniz başım üstüne diyorum.

Ve bugün yine bir İranlıya; dün Kasımlo’ydu, bugün İran’ın 20. yüzyılda yetiştirdiği en büyük İslamcı düşünürlerden birisi, bence birincisi; Ali Şeriati’ye ithaf etmek istiyorum. İslamcılık çalışmaya başladığım andan itibaren Şeriati’nin kitaplarını okudum. Mesela “Dine Karşı Din” değil mi? En meşhur kitaplarından birisidir. “Öze Dönüş”, “İnsanın Dört Zindanı”, “Ebuzer”… Bunların hepsi, yani şöyle söyleyeyim bir yanıyla “devrimci İslam” diye söyleniyor ama ‘‘Öze Dönüş’’te olduğu gibi, ‘‘Dine Karşı Din’’de olduğu gibi kurulu dinsel yapıları eleştiren bir İslamcı aydın ve Fransa’da doktora yapmış. Yani kendi ülkesinde edebiyat okuyor, daha sonra Fransa’da doktora yapıyor ve Fransız düşüncesine çok hâkim. Özellikle solu çok yakından biliyor. Mesela Frantz Fanon gibi — çok ilginç bir kişiliktir — Marksist bir düşünürün “Yeryüzünün Lanetlileri”ni Farsçaya o kazandırmış. Ya da bir misyoner ama İslam uzmanı Louis Massignon’u çevirmiş. Gerçekten entelektüel yönü çok güçlü olan bir isim ve çok küçük yaşta siyasi faaliyete girmiş diyelim, çok erken yaşta. Antikomünist, yani şöyle söyleyeyim; sola karşı ama soldan çok yararlanan birisi. Batıyı çok iyi bilen ve batıyı eleştiren, batıyı eleştirirken de batının terminolojisini çok rahat bir şekilde kullanan nevi şahsına münhasır bir isim.

Ve denir ki: İran devriminin gerçek ideoloğu odur. Ama şunu söyleyeyim, bu çok tartışıldı sonra da; İran devriminin ideoloğu olabilir ama benim gözümde Ali Şeriati, İran İslam rejiminin ideoloğu falan değil; olamazdı. 1977’de öldü, devrimden kısa süre önce İngiltere’de sürgünde yaşarken öldü ve bir iddiaya göre öldürüldü, bir iddiaya göre normal ölümle öldü. Hâlâ benim bildiğim kadarıyla netleşmiş değil. Belli bir aşamadan sonra mesela bu konuda devrimin ilk teorisyen ideologlarından Abdülkerim Suruş’la öyle başlayıp sonra rejimin en önde gelen eleştiricilerinden birisi oldu. Muhtemelen Şeriati de öyle olacaktı. Çünkü rejim, Ali Şeriati’nin anlattığı İslam’ın çok dışında bir yerde insanların temel hak ve özgürlüklerini gasbeden bir rejime dönüştü. Böylece varlığını sürdürdü. Şeriati’nin de hayatında birkaç kez cezaevine, tabii ki Şahlık rejiminde oluyor bunlar, girmişliği var. Hayatını öğretmenlikle, hocalıkla geçirmiş; tabii ki yazarlık da yapmış bir isim. Bir mücadele insanı ama bir düşünür. Benim o kadar okuduğum ettiğim İslamcı, yerli ve yabancı İslamcı düşünürler içerisinde, çağdaş olanlar içerisinde tabii ki, hiç tartışmasız birinci sıraya koyduğum, çok saygı duyduğum, tamamen farklı siyasi görüşlerde olsak da entelektüel duruşuyla, sorgulayışıyla, birtakım klişelerle mücadele edişiyle çok örnek bir isimmiş. Maalesef çok erken yaşta, nedense böyle oluyor, 44 yaşında İngiltere’de, memleketinde değil, hayatını kaybetti. Evet, Ali Şeriati’ye saygılarımı buradan bir kere daha dile getiriyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.