Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

Suikast, tarihin sayfalarındaki yerini hiç kaybetmedi. Siyaset ile şiddetin, gizlilik ile gösterinin arasında bir yerde hep varlığını sürdürdü. Sezar’ın öldürülmesini hatırlamamak elde değil; ihanetin ve siyasi kırılmanın sembolü olarak hâlâ yankılanan bir vaka. Ya da daha geniş bir ölçekte, sıkça hatırlandığı gibi bir suikastla başlayan Birinci Dünya Savaşı. Bunlar tarihe düşülen dipnotlar ya da izole olaylar değil; suikastın yalnızca bir istisna değil, zaman zaman siyasal düzenin kurucu unsurlarından biri olduğu katmanlı bir tarihe aittirler.

Bu bakımdan siyasetin bir istisnası değildir — onun daha karanlık araçlarından biri olduğu dahi söylenebilir. Ve tarihi yalnızca uzun değil, aynı zamanda karmaşık; zamana, aktörlere ve kullanılan teknolojilere göre biçim değiştirir.

Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi
Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

Geri dönen hayalet: Modern suikast

Bugün ise suikast, özellikle uluslararası siyasette, daha görünür ve daha normalleşmiş bir biçimde geri dönüyor gibi. Artık yalnızca gölgelerde saklanan bir pratik değil. Bazı durumlarda açıkça kabul ediliyor, hatta sergileniyor.

Bu durumu İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki ortak askerî eylemlerinde görmek mümkün. Hedefli öldürmeler daha geniş bir stratejik yaklaşımın parçası hâline gelmiş durumda. Yine benzer şekilde, özellikle İsrail tarafından Hamas gibi gruplarla ilişkili kişiler — ister askerî figürler olsun ister sivil Hamas üyeleri — hedef alınıyor. Aynı minvalde “düşman” olarak tanımlanan devletlerin siyasetçileri ya da askerî yetkilileri giderek daha fazla meşru hedefler olarak görülüyor.

Dikkat çeken yalnızca eylemin kendisi değil, aynı zamanda nasıl aktarıldığı. Bu operasyonlar kimi zaman kamuya duyuruluyor, hatta belirli bir çerçeve içinde sunuluyor. Artık tamamen örtülü değiller. Bir mesaj taşıyorlar.

Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi
Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

Tweetlenen suikast

O hâlde bugün suikast, gizli bir komplodan ziyade bir tür gösterinin parçası. Yalnızca sahada değil, ekranlarda da gerçekleşiyor.

Bir anlamda dönüm noktası, 2012’de Ahmed el-Caberi’nin öldürülmesinin İsrail ordusu tarafından Twitter üzerinden duyurulmasıydı. Suikast artık yalnızca düzenlenmiyor, aynı zamanda yayımlanıyor. Bunu dijital militarizm olarak adlandıranlar bulunmakta. Öldürme eylemi bir medya olayının parçasına dönüşüyor. Şekillendiriliyor, paketleniyor ve gerçek zamanlı olarak sunuluyor. Bu anlamda bir tür dijital suikasttan söz etmek mümkün — öldürmenin kendisi sanal olduğu için değil, anlamının dijital platformlar üzerinden kurulup büyütülmesi nedeniyle. Savaş ile iletişim arasındaki sınır giderek bulanıklaşıp suikast hem bir eylem hem de bir performans hâline geliyor.

Bu durum, iktidarın nasıl işlediğini değiştiriyor. Artık mesele yalnızca bir hedefi ortadan kaldırmak değil. Aynı zamanda bunu göstermek, bir sinyal göndermek, anlatıyı kontrol etmek.

Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi
Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

İsimsizleşen katil

Tarihsel olarak, özellikle erken modern dönemden Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan sürece bakıldığında suikastların çoğunlukla bireyler ya da küçük gruplar tarafından gerçekleştirildiği görülür. Örneğin Vladimir Lenin’in kardeşi Aleksandr İlyiç Ulyanov’un Rus Çarı’na suikast girişimini bu bağlamda hatırlamak mümkün. Bu tür eylemler genellikle ideolojik motivasyonlarla gerçekleştirilir ve belirli faillerle ilişkilendirilirdi. İsimleri, yüzleri ve çoğu zaman açık motivasyonları vardı. Onları işaret etmek, tanımlamak ve hikâyelerini anlatmak mümkündü bir bakıma.

Ancak modern devletin güçlenmesi ve şiddet tekeli kurmasıyla birlikte bir dönüşümün yaşandığı not edilmeli. Modern devlet suikastı ortadan kaldırmadı; aksine onu kendi bünyesine dahil etti. Suikast, devletin işleyişine içkin hâle geldi. Suikastçı ise bir anlamda bürokratik bir işleve dönüştü — devletin sinir uçlarında faaliyet gösteren bir figür hâline geldi.

Bu dönüşümle birlikte suikastçı bireyselliğini kaybeder. Artık tekil bir aktör değildir; kurumsal bir zincirin parçasıdır. Devletin uzun ve karanlık kanatları içinde yer alır. Yetki devri yoluyla öldürme hakkına sahip olur; ancak aynı zamanda gizli, inkâr edilebilir ve hesap vermez bir konumda kalır.

Bir bakıma bu tür eylemler her zaman bir tür “korkakça operasyon” niteliği taşır — yalnızca ahlaki bir değerlendirme olarak değil, yapısal olarak da. Çünkü bu eylemler gizlilik, inkâr ve sorumluluğun yokluğu üzerine kurulu.

Algoritmanın tetiği

Fakat kenarda tutulan bu eylemler son yıllarda teknolojik “atılımlarla” farklı bir boyuta ulaştı. İnsansız hava araçları ve diğer uzaktan sistemler bu operasyonların büyük kısmını devraldı.

Suikastçı artık fiziksel olarak bile orada değildir. Bir makineye dönüşür; uzaktan yönetilen, veri ve algoritmalarla yönlendirilen bir mekanizma hâline gelir. Kararlar bir yerde alınır, eylemler başka bir yerde uygulanır. Bu paradoksal bir durum yaratır. Bir yandan daha fazla hassasiyet, daha fazla hesaplama vardır. Diğer yandan daha fazla mesafe, daha az doğrudan sorumluluk.

Öldürme eylemi koordinatlara, hedeflere ve olasılıklara indirgenir. Ama bu soyutlaşma, sonuçların gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Hedefte olanlar için bu süreç son derece somuttur.

Belirsizliğin coğrafyası

Suikastın kurumsallaşması ve teknolojik dönüşümü her şeyden önce savaş ile barış arasındaki sınırları belirsizleştirir. Bu eylemler her zaman ilan edilmiş savaşların içinde gerçekleşmez, geleneksel angajman kurallarına da uymaz. Arada bir yerde, gri bir alanda gerçekleşirler.

Benzer bir şekilde özellikle düşman ile sivil arasındaki ayrım da istikrarsızlaşır. Hedefler istihbarata, şüpheye ya da ilişkilere göre seçilir ve “sivil zayiat” riski her zaman mevcuttur. Bu alanda her şey muğlaktır. Net bir savaş alanı yoktur, net bir başlangıç ya da bitiş yoktur. Yalnızca arka planda süren ama giderek daha görünür hâle gelen operasyonlar vardır.

Ordunun karanlık eşiği

Bu dönüşüm, suikastın aktörlerini de değiştirir. Geçmişte bu tür eylemler çoğunlukla istihbarat servisleri tarafından sessizce ve inkâr edilebilirlik içinde yürütülürdü. Bugün ise ordu giderek daha doğrudan bir şekilde bu sürecin parçası oluyor. Bunlar artık yalnızca örtülü operasyonlar değil. Daha geniş askerî stratejilerin içine entegre ediliyor. Bu da ordunun doğasını değiştiriyor. Artık yalnızca açık çatışmalara giren organize bir güç değil. Gerektiğinde bir “kiralık katil” gibi hareket edebilen bir yapıya benzemeye başlıyor.

Asker ile suikastçı arasındaki ayrım giderek siliniyor. Tetikçilik başat hâle geliyor.

Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

İktidarın serbest alanı

Modern devletler eğer bir zamanlar şiddeti “evcilleştirmeye” çalıştıysa bunu ordu gibi kurumlar aracılığıyla, şiddeti siyasal otoriteye bağlayarak ve hukuki çerçevelerle sınırlayarak denedi. Bu, teoride, şiddeti düzenlemenin bir yoluydu.

Ancak bugün yaşananlar, bu sürecin tersine döndüğünü ya da en azından dönüşüme uğradığını gösterir. Askerî kurumlar giderek bir “tetikçi” ya da “infazcı” gibi hareket etmeye başlar. Belirsizlik içinde faaliyet gösterir ve bu belirsizliği daha da genişletirler. Bu bağlamda hesap verebilirlik zayıflar. Düşman ile sivil arasındaki ayrım silinir. Siyasi liderler ile askerî personel arasındaki fark bile, her ikisinin de hedef hâline gelmesiyle anlamını yitirir.

İktidarın suikast mekaniği

Bu dönüşümlerin merkezinde “tetikçi mantığı” olarak adlandırılabilecek bir işleyiş yer alır. Bu mantık, adalet ya da hukuk ilkeleriyle işlemez; daha çok eyleme geçme kapasitesiyle, dayatma gücüyle belirlenir. Muğlaklığın içinde, onu üreterek işlev görür. Belirsizlik, bu sistemin bir yan ürünü değil, artık temel koşuludur.

Bu, güçlü olanı koruyan bir mantıktır. Bu tür şiddet araçlarını kullanabilenler — insansız hava araçları, askerî operasyonlar ya da başka mekanizmalar aracılığıyla — sonuçları kendi çıkarlarına göre şekillendirmenin peşindedir.

Dolayısıyla modern suikastçı, ister insan ister makine olsun, daha geniş bir iktidar sisteminin parçası hâline gelir ve tetikçiye dönüşür. Tetikçi artık tekil bir figür değil, mevcut güç ilişkilerini sürdüren bir altyapının unsurudur. Eğer suikast, devletin menfaati için muğlaklığın içinde hareket ettiyse şimdi tetikçi güçlünün hizmetinde, göz önünde, “gururla” güçlüyü koruma misyonunu yerine getirir.

Sınır tanımayan mantık

Lakin bu mantık yalnızca uluslararası alanda kalmaz; iç siyasete de sirayet eder. Tetikçi mantığı gündelik siyasal ve toplumsal ilişkilere nüfuz eder ve onları dönüştürür. Artık yalnızca üniformal biri değildir tetikçi; rahatlıkla takım elbiseli biri de olabilir. Siyasal ya da ekonomik yapılar içinde hareket ederek iktidarın ve gücün devamını sağlar.

Böylece tetikçi mantığı daha geniş bir kontrol ve iktidar sistemine eklemlenir. Belirsizlik, hesap vermezlik ve gücün korunması bu sistemin temel unsurları hâline gelir. Güç yapılarını korumak, kararları uygulamak, engelleri ortadan kaldırmak için hareket eden herkestir bu. Her zaman fiziksel şiddet yoluyla değil; ama benzer bir mantıkla işleyen sistemler aracılığıyla: muğlaklık, hesap vermezlik ve şeffaflık yerine gücün öncelenmesi.

Bu anlamda suikast, bir eylem olmanın ötesine geçer tetikçilikle. Bir düşünme biçimine, iktidarı örgütleme biçimine dönüşür.

Önder Özden yazdı | Suikastın politikası: Savaşsız savaşın anatomisi

Şiddetin yeni normali

Ortaya çıkan tablo, suikastın yalnızca geri dönmediğini, aynı zamanda dönüşmekte olduğunu gösterir. Daha görünür hâle gelmekte, kurumsal yapılara daha fazla entegre olmakta ve teknolojik ile iletişimsel sistemlerle iç içe geçmekte.

Aynı zamanda savaş ile barış, düşman ile sivil, örtük ile açık eylem arasındaki sınırları giderek aşındırmakta. Bu ortamda tam da tetikçi mantığının egemenliğinden söz etmek mümkün olur; mevcut güç dengelerini pekiştirir ve güçlü olanın hareket alanını saklanmadan genişletir.

Suikastçı şimdi tetikçi kimliğiyle — ister insan, ister bürokratik bir işlev, isterse mekanik bir sistem olsun — bu dönüşümün merkezinde kalmaya devam eder. Ancak artık tekil bir figür değildir. Bir sistemdir, bir mantıktır, çağdaş siyasetin bir koşuludur — ve dünyayı derinden, çoğu zaman rahatsız edici biçimlerde şekillendirmeyi sürdürmekte.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.