Türkiye siyaset gündeminin bayramdan sonra iç meseleler açısından epey hareketleneceği bekleniyordu. Ramazan ayı süresince savaş gündemi fazla öne çıktı, hâlâ çok güncel ve giderek tırmanıyor. Ayrıca hadisenin -henüz aktif olarak kullanılmasa bile- kolayca iç politikayla bağlanabilecek önemli yönleri var. Ancak başlayan İBB davası ve Özgür Özel’in Akın Gürlek çıkışıyla bayram öncesinde yeni başlıklar da yavaş yavaş devreye girdi. Önümüzdeki ay için “süreç” başlığında ve başka alanlarda bazı yasama adımlarının gündeme gelmesi bekleniyor. Peş peşe gelen gazeteci gözaltıları ve yeni “operasyon” dedikoduları, hareketlenmenin yönü konusunda fikir veriyor.
Hem bayramın hem haftanın sonu açısından uygun bir yazı konusu seçmek zor. Son derece önemli savaş gündemi ve özellikle son günlerde yaşanan gelişmeler pek çok cazip tartışmayı kışkırtıyor. Mevcut ve muhtemel iç politik gelişmeler hakkında konuşmak ise yakın dönemin belirgin işaretlerini görmek bakımından teşvik edici. Bu iki önemli başlık grubundan birini tercih etmek yerine, bu karma gündemin yarattığı siyasi zemin ve özellikle de muhalefet etme imkânları hakkında yazmak belki daha isabetli olur diye düşündüm. Zira iktidarın bütün kısıtlama çabalarına, kamuoyunda görülen kısmi ilgisizliğe ve “dağınıklığa” rağmen muhalefetin zaten yeterince faydalanmadığı imkânları genişliyor.

Siyaseti şahsileştirmek
Ana akım siyasi değerlendirme kalıplarında, kişisel faktörlerin ağırlığı son yıllarda aşırı arttı. Bunun çok haklı sebepleri olduğu söylenebilir. Küresel ölçekte, başta Trump olmak üzere, faşizan açık sözlülüğün kürsüsü çok güçlendi. Müesses nizamın baskın kanadı veya “hâkim blok”, iyice yıpranmış “özgür dünya” anlatısı yerine, “irrasyonel çılgınlar” perdesini daha işlevsel buldu. Bugün gayet sağlam teorik altyapısı olduğundan emin olduğumuz birçok isim bile, olup bitende kişisel faktörlerin etkisini abartmaktan kaçamıyor veya bu abartıya direnemiyor. Yaşananları Trump’ın (Netanyahu’nun) acayipliğiyle açıklamak -ya da açıklamaktan kaçınmak- pek çok şeyi kolaylaştırıyor.
Türkiye’de ise yapısal olarak “başkanlık sistemi” gibi, teorik olarak “Sultanizm teşhisleri” gibi, pratik formül diye sunulan “adaylık tartışmaları” gibi bir sürü unsur, siyaset okumalarını şahsi alana fazla sıkıştırıyor. Hatta başka bir perspektife yer bırakmayacak kadar ölçüsüz ve baskın hale geliyor. En popüler yorumlar, en ikna edici değerlendirmeler, aktörlere olağandışı (pozitif veya negatif) özellikler atfedilerek ilerliyor. Elbette aktörler önemli ve Türkiye’deki siyasi semboller dünyası hep kişiselleştirilmiş bir dille desteklendi. Ancak yepyeni bir durumun ortaya çıkması, yeni bir dalganın oluşmasıyla; onun üzerinde yükselen aktörün ilişkisi, sadece tek taraflı bir dinamik olarak sunulamaz.
Özgür Özel faktörü
Takip edenler bilecektir, ne dünyada olan biten ne Türkiye’de yaşadıklarımız konusunda, belirleyici aktörlerin her şeyin sebebi olarak sunulmasına pek yakın biri değilim. Elbette siyasi aktörlerin önemli rolleri var, süreçlerde çok belirleyici etkiler yaratabilirler ve bu pencereden yapılacak analizlerin öğreteceği çok değerli noktalar mevcut. Fakat bu olağanüstü etkileri sağlayan fırsatlar ve müdahale imkânları, açık ya da örtülü çeşitli dinamiklerin ve koşulların mahsulü. “Kişisel etkiyi” de bunlarla -ilişkileriyle- birlikte ele almak gerekir. Biraz uzatma pahasına bu noktaları vurgulamamın nedeni, biraz sonra yazacaklarımın yanlış anlaşılmaması için.
Hem dış hem iç politik dinamikler bakımından muhalefeti avantajlı kılan noktaları tartışmadan önce, bu sürecin sürükleyicisi olacağı açık Özgür Özel’in rolüne kısaca değinmem gerekiyor. Özel, kısa bir aralıkta, CHP ama özellikle muhalefet bloku açısından çok özel şartların öne çıkardığı kritik pozisyonlar edindi. Birincisi CHP Genel Başkanlığı, ikincisi 19 Mart 2025 sonrası dönemin liderliği. 2024 yerel seçimiyle 19 Mart’a kadar olan dönemle son bir yılda yaşananlar arasındaki farkta, muhalefet kamuoyunun beklenti ve potansiyelindeki dramatik değişimin önemli payı var. Ancak ilk dönemdeki “söylemesi gerekenler” telkinlerinden fiilen ve ruhen özgürleşmesinin sağladığı imkânı da dikkate almak gerekir.

Akın Gürlek meselesi
19 Mart ve özellikle Saraçhane sürecinin ilk başında, -direnci dayanıklı kılmak için anlaşılır sayılabilecek- “darbeyi püskürttük” söylemi dışında, muhalefet kamuoyunun pek alışık olmadığı gayet ofansif bir tutum aldı. Aslında böyle bir arzu ve beklentiyi arkasından çekmek yerine önüne düşmek tercih edildi. “Bir avuç insanın iktidarı” iddiası, darbe nitelemesi ve iyi tasarlanmamış olsa bile “boykot” girişimleri; muhalefet liderliğinin pozisyonunu değiştirdi. O döneme kadar (bazı kesimlerde hâlâ geçerli) “sert muhalefet” hatta “cesaret” iktidara ilişkin isimlendirme, niteleme keskinliğiyle sınırlıydı. Yeni olan ise karşı karşıya olunan şeye dair yapısal bir bakış ve ilişki denemesiydi.
Siyaseten “söylenmesi gerekenler” veya “söylenmesi sakıncalı olabilecekler” bir süre sonra yeniden kafa kaldırdı galiba ve radikal itirazlar yerini daha tematik başlıklara bıraktı. Şimdi Akın Gürlek hamlesine paralel olarak “Saray-halk” ikilemini vurgulamaya geri dönülmesi, ne kadar kalıcı olacak kestirmek zor. Fakat, stratejisi itibarıyla tartışmalı tarafları olmakla birlikte Gürlek hamlesinin, “ayrıcalıklı azınlık” ile onlara sağlanan imkânların kaynağı ve karşılığı konusunda tartışma açmayı sağladığı ortada. Dönemin ruhuna uygun biçimde “biz iddia ediyoruz, sen kendini akla” yaklaşımı yetersiz bulunsa bile gücün yanında olmanın tek başına güvence olmayacağını hatta maliyeti olacağını göstermek önemli.
Savaş gündemi
Sadece İsrail’den bahsedip ABD’nin adını bile zikretmeden İran’ı kınayan ortak bildiri, Türkiye’nin savaş konusundaki tutumunun en çarpıcı belgesi. Defalarca Hakan Fidan tarafından çok daha açık biçimde dile getirilen bu pozisyonun, tarafsızlık ve “eşit mesafede durmak” diye nitelenmesi imkânsız. Gazze ve Suriye meselesinde de zaten işaretlerini gördüğümüz üzere, Türkiye’deki iktidarın ve onun harekete geçirdiği taban hassasiyetinin menzili ancak Netanyahu’ya kadar ulaşabiliyor. Hatta bu kısa menzili dikkatten kaçırmak için, “one minute”den bu yana kullanımı serbest bırakılan retorik İsrail lanetlemesi abartılıyor. Trump ve ABD’nin ise hiçbir cümle içinde geçmemesi artık kötü bir şaka boyutunda.
“İran hiçbir sebep yokken neden saldırıyor ki?” diye soru sorabilen üst düzey yetkililer var. Türkiye’ye atılan füzelerle savaşa çekilmek istendiği üzerine komplo teorileri üretilirken, Trump’ın gayet açık biçimde “Katılmayan NATO, sonuçlarına katlanır” şantajına ise iki satır cevap verilemiyor. Çoğu zaman resmi olarak üstlenilmeden; bazen mezhepçilik, bazen “rasyonel güvenlik” ihtiyacı, bazen -iktidar için şaşırtıcı olsa bile- hayat tarzı ve ideoloji temaları, bazen de milliyetçilik (Kürt) kozu kullanılarak, “İran da az değil” yorumları dolaşıma giriyor. Hem Dışişleri Bakanı hem iktidar yorumcuları, “İran söz dinleseydi” veya “uzatmasın” demekten geri durmuyor. Üstelik bütün bunlar anti-emperyalizm demagojisinden vazgeçilmeden oluyor.

İktidarın açmazları
Olağanüstü gelişmeleri önceden görerek başlatıldığı iddiasındaki “süreç”, savaş gündemi ve özellikle ilk haftalardaki spekülatif haberlerle yeniden bilgelik hamlesi gibi sunulmak istendi. Ancak hem savaşın hem sürecin gidişatı buna uygun değil. İç cephe güçlendirme ve kardeşlik konusunda da hava çok değişmedi. Hadisenin toplumsallaşması, siyasal alanın genişlemesi, demokratik açılım imkânı gibi varsayımlar giderek çok daha küçük bir grubun mecburen sürüklediği iddialar haline geldi. Ne kimse için havuç ne kimse için sopa olacak bir siyasi ağırlık var. Adalet Bakanlığı’na atanan “Beyaz Toros” hayranı isimler de tüy dikmiş durumda.
2024 yenilgisinden sonra, Erdoğan’ın iktidarını korumak için yaptığı hamlelerin önemli kısmında ibrenin ters döndüğü görülüyor. Suyun üstünde kalıp bir süre sonra toparlanma intibaı verecek ekonomik program bekleneni getirmedi. CHP için hazırlanan 19 Mart paketi, istenen hedefleri tutturamadığı gibi direnci kalıcılaştırdı. Gürlek olayındaki gibi ayağa dolanma riski arttı. Dış politikayı, “dünya lideri” ile Trump’ın “iyi ortağı” salıncağında sallanarak pazarlamak zorlaştı. Süreci kullanarak “kandırılabilenler” sayısal olarak hâlâ çok yetersiz. Üstelik bütün bu başlıklarda iktidarın manevra alanı hatta söyleyecek sözü kalmamış durumda.

Böyle bir tabloda -diğer aktörlerin de “muhalefet rekabeti” yapmaması sayesinde- tek başına muhalefet yürütmek, aslında hayli avantajlı bir pozisyon. En azından hareket alanı daha geniş ve imkânları daha fazla. Fakat bu kadar başlıkta etkili, tutarlı siyaset üretmek hiç kolay değil. Üstelik bazı başlıklarda iktidarın açmazlarına paralel (benzer) sıkıntıları kendi içinde taşırken bunu yapmak daha da zor. Yazının ilk bölümündeki aktörlerin etkisinin sınırları konusuna ve Özel’in içinden geldiği gibi devam etme konusundaki lüksüne geri dönersek: Bazı dönemlerde, “yalnızlık” gibi -aslında negatif- bir durumdan kaynaklı olarak aktörlerin etki gücü büyüyor ama çok yorucu.














