ABD Başkanı Trump’ın Savaş Bakanı Pete Hegseth “Amerikan Haçlı Seferi” adlı kitabında solcuları ve Müslümanları düşman ilan edip Amerika Haçlı Seferi çağrısında bulunmuştu. Vücudunda Haçlı sembolü dövmeleri var. Geçtiğimiz günlerde ise “Şii Sünni fark etmez, İslam’a düşmanız” sözünü sarf etti.
ABD, şu anda Müslüman bir devlete saldırısını başka Müslüman devletlerin topraklarından yapıyor. Savaşı başlatmayan İran, müzakereler sürerken ABD-İsrail’in saldırısına uğradı. Şimdi tek başına bu iki nükleer saldırgana karşı savaşıyor, İran’a açık destek veren devlet yok. Aksine diğer Müslüman ülkelerde ABD üsleri var.

Teknolojik farklılıkların ve şartların dışında Üçüncü Haçlı Seferi, bazı yönlerden bu savaşa benziyor. Selâhaddin Eyyûbi diğer Müslüman devletlerden yardım almaksızın tek başına Haçlılara karşı müthiş savaşlar verdi. O dönemde ABD yoktu ama Avrupa’nın Haçlı Ordusu vardı.
Kudüs krallığı ile en fazla uğraşan Musul Atabeklerinden İmad’üddin Zenki ve oğlu Nurettin Zenki’ydi. 1144 yılında Urfa’yı ele geçirmişler, Kudüs kralını iki kez esir almışlardı. Halep ve Şam’ı da geri alıp, Kudüs kapılarına kadar ilerlemişlerdi.
Ancak Fatimi Halifesi kendilerine yardım eden Nurettin Zenkî’nin gelişmesini önlemek için, gizlice Kudüs kralı Amury ile anlaştı. Kral Amury Mısır’a ordusuyla geldiğinde Fatimilerin zayıf olduklarını görünce, ittifakı bir yana bırakıp Halife’ye kılıç çekti. Niyeti, Mısır’ı ele geçirmekti. Bu arada vezir Şaver de halifeye isyan etmişti.
Bunun üzerine Fatimî halifesi yine Nurettin Zenkî’den yardım istemek zorunda kaldı. 1167’de yapılan bu yardım teklifini Nurettin Zenkî bir daha kabul etti. Sultan, başkumandanı Şirkuh’u görevlendirdi, Şirkuh’un yeğeni Selâhaddin Eyyübi de Başkumandan Vekili oldu.
Selâhaddin, amcası Şirkuh’la birlikte asi vezir Şaver’in üstüne yürüdü ve Tih sahrasını ilk bu seferde geçti. Çok hızlı hareket ederek yıldırım gibi asi vezirin otuz bin kişilik ordusunu iki bin kişiyle darmadağın etti. Nil nehrini tulumlara binip aşarak İskenderiye’yi vurdu. Bu hız ve deha, Selâhaddin Eyyûbi’yi efsaneleştirdi. İskenderiye’yi geri almak için Bizans donanmasının desteğiyle Kudüs ordusu saldırdı. Zorlu savaş sonunda, deniz ve kara, insan cesetleriyle doldu ama Selâhaddin’e yenilmekten kurtulamadılar.

Fatimi Halifesi Azid’üddin’illah, Şirkuh’u kendisine vezir yaptı. Şirkuh 1169’da vefat edince, yeğeni Selâhaddin Eyyûbi vezir oldu. 1171 yılında halife ölünce, çocuğu olmayan halifenin yerine Selâhaddin Eyyûbi Melik-ün Nasır unvanıyla hükümdarlığını ilân etti.
O artık, Sultan Selâhaddin Eyyûbi’ydi. Nurettin Zenkî’nin 1174 yılında vefatından sonra Kudüs krallığına yöneldi. Kudüs ordusu onunla karşılaştığında bugüne kadar böyle bir düşmanla karşı karşıya gelmediklerini çok çabuk anladılar.
Pek çok darbe aldıkları, bir türlü hakkından gelemedikleri Selâhaddin Eyyûbi’yi sonunda Askalan kalesinde kuşattılar. Selâhaddin Eyyûbi, ilk kez güç bir duruma düşmüştü. Yardım gelmiyor ve kalabalık Kudüs ordusuna karşı az sayıdaki adamıyla mücadele etmeye çalışıyordu. Kuşatma bütün şiddetiyle haftalarca, aylarca sürdü. Kudüs ordusu kumandanı Kont Şatiyö, Selâhaddin Eyyûbi’yi esir alıp dünya çapında ünlü olmak istiyordu.
Ancak az sayıdaki adamına rağmen Askalan kalesini ele geçiremiyorlardı. Aradan iki ay geçmesine rağmen zafere ulaşılamaması Kudüs Kralını öfkelendirdi.
Askalan kalesinde ise, kırıla kırıla birkaç yüz kişi kalmıştı. Açtılar, susuzdular. Karınlarına taş bağlayıp savaşıyorlardı. Halife’den de yardım gelmiyordu. Selâhaddin Eyyûbi’nin kardeşi Emir Adil ortaya bir fikir attı. Samandan korkuluklar yapıp, üstüne asker elbiseleri giydirerek kale burçlarına dikmek ve böylece çok asker varmış intibaını vermek. Düşman takviye geldiğini sanacaktı.
Plan uygulandı ve düşmanlar, burçlarda dikilen pek çok askeri görünce afallayıp kaldılar. Her taraf sarıldığı halde, kaleye nasıl yardım geldiğine akıl erdiremediler. Kont Şatiyö Halife’nin yardım gönderdiğini, tutmaya lüzum görmedikleri kalenin arkasındaki kuş uçmaz, kervan geçmez sarp kayalıklardan kaleye girmiş olacağını düşündü.
Bir anda Selâhaddin’in askerleri saldırıya geçti. İki yüz kişi, iki bin kişiye karşı at koşturuyordu. Kont’un demir gömlekli şövalyelerine yapılan hücumda Selâhaddin’in askerleri, epey zaîyat verdirdikten sonra kaleye çekildi.
Bir hafta daha böyle geçti. Yapılan baskınlardan yılan Kont, kaleye bir elçi gönderdi. Küçük bir kale için daha fazla kan dökülmesinin gereksiz olduğunu söyledi. Eğer kaleyi terk ederlerse, silâhlarıyla birlikte gitmelerine izin verilecekti.
Selâhaddin de bir elçi gönderip şartlarını söyledi. İsimlerini bildireceği kumandanlarını silâhsız olarak kaleye göndermelerini istedi. Onları iki konak mesafeye kadar beraberinde götürüp, kendilerini emniyette hissedince serbest bırakacaktı.
Selâhaddin Eyyûbi: Hız ve deha
Kont, Selâhaddin’e yenilmektense, hiç olmazsa Skaleyi geri almış olacağını düşündü. Üstelik Selâhaddin ve ordusu Tih çölünü geçmek zorunda kalacaktı. Bu da onların kurtuluş şansının pek olmadığı an-lamına geliyordu. Bu yüzden Selâhaddin Eyyûbi’nin şartını sevinçle kabul etti. Oysa kalede kala kala kırk kişi kalmıştı. Selâhaddin ve adamları aç susuz, zorlu bir yolculuğa koyuldular çölde.
Bir süre sonra Kudüs’te Selâhaddin Eyyûbi yüzünden geciken taç giyme töreni yapılırken, içeriye bir subay telâşla gelip Kral Budin’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Kral’ın yüzü kireç gibi oldu. Şatiyö’ye bütün öfkesiyle bağırdı, “Öldü, bitti, dize geldi dediğin Sultan Selâhaddin Eyyûbi, sınırlarımızı geçmiş üzerimize gelir!”
Yirmi gün sonra Selâhaddin Eyyûbi’nin hareket ettiği haberi geldi. Selâhaddin, gece baskınları için yetiştirilmiş askerleri baskın vermesi için görevlendirmişti. Yatsı namazından sonra yüzer kişilik dört grup peşi peşine Şatiyö’nün ordusuna baskınlar verdi. Şatiyö’nün ordusu sabaha kadar baskınlarla, yangınlarla uğraşmak zorunda kaldı.
Sabah asıl darbeyi Selâhaddin ve ordusu verecekti. Selâhaddin Eyyûbi ordusunu buna hazırlamıştı. Atına atlayıp ordusunu Şatiyö’nün tepesine yürüttü. Şatiyö paçasını zor kurtardı. Selâhaddin aynı hızla Kudüs kralının yamacına erişti. Ürdün şehrine inşa edilen kaleye baktı ve bir elçi gönderdi. Elçi öldürülünce, Selâhaddin ve ordusu o hızla kalenin böğrüne saplandı. Kral ve askerleri perişan oldu. 1179 yılında Ürdün Selâhaddin Eyyübi’nin eline geçti. Kral canını zor kurtarmıştı ama kumandanlarından ve akrabalarından birçoğu esir düşmüştü.

Günler, haftalar, aylar geçiyor, Selâhaddin ardı ardına fetihler yapıyordu. Kudüs Kralı barış önerdi. 1180 yılında iki yıllık sulh anlaşması yapıldı.
1181 yılında Halep’te saltanat süren Salih İsmaîl öldü, yerine İzzeddin Mesud tahta geçti. Öte yandan Musul Atabeyi Seyfeddin de ölmüştü. İzzeddin Mesud Kudüs Kralı Budin’e ittifak teklif etti, ordu toplamaya başladı.
Hısn Raban’dan gelen başka bir haberci de, Konya Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’ın Hısn Raban kalesini zapt etmek arzusuyla hududu ihlal ettiğini söyledi.
Selâhaddin Eyyübi ve Kılıç Arslan gibi, aynı dinden devrin iki ünlü Sultanı ve devleti karşı karşıya gelecekti. Eyyûbilerle Selçuklular’ın savaşması bütün dengeleri etkileyecek ve Haçlıların gücünü artıracak bir olaydı. Neyse ki, Kılıç Arslan Kudüs Kralı’na kandığını anlayınca Hısn Raban’a taarruzdan vazgeçip ülkesine geri çekilmişti.
Fakat İzzeddin Mesud Kudüs Kralı ile birleşip hudutları ihlâl eder olmuştu. Selâhaddin bir sabah ordusuyla Mısır’dan kalkıp önce Reha kalesini, ardından Hısn’ı ele geçirdi. Keyf, Rakka, Nusaybin, Ayıntap, Diyarıbekir, Hadım peşi peşine fethedildi. Sonra Halep ele geçirildi.
Musul muhasara altındayken, bir haber geldi: Kudüs Kralı Budin ölmüş, yerine Gui dö Lusignan tahta geçmişti. Sultan Selâhaddin Eyyûbî 1185 yılında Musul’u da ele geçirince, Musul atabeklerine son verdi. Fırat’tan Nil’e kadar büyük bir devlet oluşturdu.
Selâhaddin döneceği gün Papa tarafından elçiler geldi. Aralarında Kudüs Kralı Gui’nin de temsilcisi vardı. Papa savaşlara bir süre ara verilmesini istiyordu. Selâhaddin, kabul etti, dört yıllık anlaşma yapıldı.
Fakat bir süre sonra Kral anlaşmaya sadık kalmayarak, Şatiyö’nün baskınlar yapmasına göz yumdu. Selâhaddin ordusunu hemen topladı. Gök gibi gürledi, dağ gibi koptu, şimşek gibi çaktı ve Herak bölgesini dize getirip Taberiye gölünü dolandıktan sonra Herak şehri önünde konup, şehri muhasara etti.
Kudüs Kralı şaşırmış kalmıştı. Askerlerini toplayıp kaleyi muhasara etti ama Sultan Selâhaddin de onu muhasara altında tuttu. Sadece kaleyi almakla kalmayıp Taberiye gölünün kıyılarını da tutmuştu. Hiç görülmemiş bir olay yaşanıyordu.
Hattin tepesi ve Tapınak şövalyeleri
Kudüs ordusu hem kaledeki Müslümanlarca atılan ok yağmuruna dayanmak, hem de kendilerini muhasara eden Sultan Selâhaddin’in ordusuna karşı durmak zorunda kalmıştı. Taberiye Gölü de tutulduğu için askerler susuzluktan kırıldı. Susuzluktan yüzlerce insan ölüyor, askerler kumandanlarına “Biraz su!..” diye yalvarıyordu. Suyun bulunduğu Taberiye gölü ise Selâhaddin’in elindeydi.
O tarafa cephe açıp saldırdılar ve perişan oldular. Kudüs Kralı Gui, ümitsiz bir yarma hareketine girişti. Eyyübi ordusu açılır gibi olunca ümitlendi. Fakat bu Selâhaddin’in bir oyunuydu. Açılan ordu hızla kapandı ve Gui ordusuyla birlikte kıskacın içinde kaldı. Ümitsizliğe kapılan Kral Gui ve çevresindekiler, Tapınakçıların önderliğinde Hattin tepesine yöneldiler. Müslümanlar peşlerindeydi.
Tapınakçıların lideri bağırıyordu: “Mukaddes haçın etrafına toplanınız!”
Kara ve kırık bir tahtadan yapılma haç Hattin tepelerinden birine dikilince, biraz ümitlendiler. Tepeyi ele geçirmek isteyen Müslümanlarla, haçın etrafını alan Tapınakçılar boğaz boğaza mücadele ettiler. Nasire piskoposu sağ kalanları teşvik etmek için haykırıyordu sürekli.
“Hazreti Mesih, Cebel mev’izasını tam burada irad etti. Buradan dünyaya sulh ve huzur yaydı. Hazreti Mesih muhakkak ki bizi burada bırakmayacak ve bizimle beraber olacaktır.”
Fakat susuzluktan, yorgunluktan halleri kalmadığından fazla direnemediler. Müslümanlar haçın yanına geldiklerinde, Tapınak Şövalyeleri haçın etrafını çevrelemişti. Kudüs Kralı Gui, çadırın önündeydi.

Onların direnişleri uzun sürmedi ve çoğu canlarını verdi. Esir düştüklerini anlayan Kral Gui, atından inip hüngür hüngür ağlamaya başladı. Selâhaddin onu teselli etti. Kral, hep Şötiyö’nün yüzünden olduğunu söyledi.
Şatiyö yakalandığında Selâhaddin’in huzuruna getirildi. Şatiyö, Kral’ı suçladı. Kral parmaklarını Şatiyö’nün boğazına geçirdi, öldürünceye kadar sıktı, sıktı. Şatiyö öldükten sonra Selâhaddin, Kral’ı serbest bırakacaktı ama artık sulh yoktu. Hedef Kudüs’tü. Kudüs savaşsız teslim edildiği takdirde isteyenin istediği yere gitmesine izin verilecekti. Yoksa savaş olacaktı.
İki yüz bini aşkın insanın yaşadığı Kudüs’te altmış bin eli silâh tutan vardı. Papazlar halkı Müslümanlara karşı kışkırtmayı sürdürüyordu. Kral Gui çaresizdi, kumandanlar ve papazlar Kudüs’ü vermemekten yanaydı. Özellikle kumandan Balion bütün ipleri eline almıştı. Savaştan başka yapacak bir şey yoktu.
Kudüslüler üç defa Balion komutanlığında huruç harekâtına giriştiler ama perişan olmaktan kurtulamadılar. Dördüncü günü Kudüs’ü savunamayacaklarını anlayınca teslim şartlarını görüşmeye karar verdiler.
Selâhaddin 1187 yılında ordusuyla Kudüs’e girdi. Kudüs Kralı Gui, Sultan Selâhaddin’in Müslümanlara karşı bir daha kılıç çekmeme yemini ettirdikten sonra verdiği izinle Kudüs’ten çıkmıştı. Fakat bir grup papaz hurmalıkta kendisini bekliyordu. Kralı görür görmez etrafını sardılar, intikam telkinine başladılar.
Gui itiraz etti, papazlar şiddetle tepki gösterdiler, Meryem Ana’nın asla affetmeyeceğini söylediler. Gui onların tesirine kapıldı. Ama Sultan Selâhaddin’in huzurunda ettiği yemin onu düşündürüyordu. Papazlar haç çıkarıp, bir şeyler okuyarak yemini iptal etmiş oldular.
Üstelik Papa Gregor’un davetiyle her taraftan haçlı yardımı gelecekti. Alman İmparatoru Frederik, İngiliz Kralı Arslan Yürekli Rişar, Fransız Kralı Filip, Danimarkalılar, İtalyanlar, şövalyeler gelmeye söz vermişlerdi.

Ertesi günü Danimarkalılar ve İtalyanlar gelince, Akka kalesine yürüdüler. Ordugâh olarak kullanacakları yerin etrafına derin hendekler kazdılar. Selâhaddin haber alır gelirse, ordugâh basılamayacaktı.
Oysa Selâhaddin çoktan hareket etmiş ve rastladığı düşman birliklerini tarumar ederek Akka kalesine girmişti. Bir anda ordusunun bir kısmıyla kaleden çıkıp saldırınca perişan oldular. Selâhaddin çığ gibi düşüyor, düştüğü yeri bitiriyordu. Hemen yüz geri edip kale gibi sağlamlaştırdıkları ordugâha canlarını zor attılar.
Danimarkalılar ve İtalyanlar ilk defa karşılaştıkları Selâhaddin’in ordusu karşısında dehşete kapılmışlardı. Selâhaddin hiçbir kumandana benzemiyordu. Kudüs Kralı, “Yenildiğim için beni kınamıştınız, işte ben böyle bir düşmana mağlup oldum” dedi.
Danimarkalılar ve İtalyanlar çekip gitmekten bahsetmeye başladılar. Ama Gui, bir süre daha beklemelerini söyledi, mutlaka yardım gelecekti.
Selâhaddin de yardım bekliyordu İslâm dünyasından ama birkaç hafta sonra Bağdat’tan gelen elçiler, Halife’nin yardıma yanaşmadığı haberini getirdiler. Halife cevap vermeye bile tenezzül etmemiş, “Selâhaddin bana mı danıştı?” demişti.
Kral Rişar, Kral Filip ve Alman imparatoru Barbarossa Selâhaddin’e karşı
Ama İngiliz Kralı Rişar, Fransız Kralı Filip, Alman imparatoru Frederik Barbarossa ordularıyla Kudüs Kralı’nın yardımına koşmuş ve haçlı orduları karınca sürüsü gibi kaynaşmaya başlamıştı. Hristiyan dünyası Selâhaddin’e karşı birleşirken, Halife, atabekler, Selçuklular, İzzeddin Mesud, Selâhaddin Eyyûbi’yi yalnız bırakmışlardı.
Muhasaranın kırkıncı gününde haçlı ordusunun karşısında yalnız kalan Eyyûbiler, Selâhaddin’in önderliğinde huruca kalktılar. Haçlılar Selâhaddin’in ordusuna karşı çıkmak üzereyken aralarında küçük bir ihtilâf çıktı. Her Kral, kendisini başkumandan görüyordu. Bir yığın tartışmadan sonra kura çekmeye karar verdiler ve kura Fransız Kralı Filip’e çıktı. Savaş başladı.
Selâhaddin merkezdeki kuvvetlerle ani bir manevra yapınca ordusunun en uç yerinde duran Fransız Kralı Filip’i kıskaca aldı, Filip şaşkına döndü, az daha esir düşecekti. Zor bela askerini bile perişan durumda bırakıp karargâha doğru kaçtı. Bu arada Kudüs Kralı Gui, Selâhaddin’in dönüş yolunu kapamak için harekete geçince, Selâhaddin hemen yüz geri etti. Can havliyle Gui’nin üstüne yüklendi, bu hengamede omuzundan yaralandı. Fakat yarasına aldırmadı ve Gui ordusunu bertaraf edip kaleye girdi. Düşman baka kalmıştı.

Çöl baştan başa mezarlığa dönmüştü. Yaralıları kaldırmak, ölüleri defnetmek için üç günlüğüne anlaştılar.
Sultan Selâhaddin her gün düşmana saldırdı durdu ama haçlılar günden güne çoğalıyordu. Bir gece yarısı, kaleye bir miktar asker bırakıp, ordusuyla Harrube Dağı’na çekildi. Düşman bu durumu anlayamamıştı. Onlar kaleden çıkacak Selâhaddin’i beklerken, birden hücuma uğradılar, Sultan’ın nereden ve nasıl geldiğini kestiremeden, hayli hırpalandılar.
Bahara doğru Selâhaddin Akka’yı saran haçlıları muhasara altına alıverdi. Kurduğu vurucu birliklerle haçlıların ağaç kulelerini, mancınıklarını kırdı geçirdi. Elli bin kişilik bir kuvvet gelse haçlıların imha olması işten değildi. Halife’den son defa yardım istedi ama Halife’den yine ses çıkmadı.
Ama Konya Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan yardım edeceğini bildirdi. Takviye olarak Almanya’dan gelen son haçlı birliklerin tamamını kılıçtan geçirdi. Selâhaddin artık umumi taarruza geçecekti. Din adamlarının gayretiyle Beyrut’tan da bir ordu gelince kararını pekiştirdi.
Krallar birbirine düşüyor
Bu sırada, Alman imparatoru Frederik bir nehre düşüp boğuldu. Bu olay, Alman ordusunun ve haçlıların moralini bozdu. Bu olayın akabinde bir Cuma günü namazdan sonra Selâhaddin ordusuyla Harrube dağından meydana inip, saf tuttu.
Alman haçlıları imparatorları ölünce savaşmak istemediler, bu olayı Hz. İsa’nın bu savaşı istemediğine bağladılar ve Frederik’in oğlu Alman ordusunu çekip götürdü.
Bunun haberini alan Selâhaddin hücumu başlattı ve sekiz saat süren bir çarpışma oldu. Haçlılar bozguna uğradılar. Selâhaddin karargâha yüklendi. Ama gece bastırınca, kesin zafer engellenmiş oldu.
Haçlı ordusunun üçte biri telef olmuştu ve krallar birbirlerine girmişti. Rişar’a kızan Fransız kralı Filip ordusunu çekti, bağımsız hareket edeceğini söyledi. Rişar da, Kudüs Kralına başkumandan kendisi olursa savaşa devam edeceğini söyledi ve Gui kabul etmek zorunda kaldı.

Aylar geçti. Akka’da yiyecek namına bir şey kalmamıştı. Asker açlıktan kırılıyordu. Selâhaddin bir gece yarısı kaleye gelip durumu gözleriyle görünce, Hristiyan esirleri bırakıp kaleyi boşalttırdı. Ordusunu aldı ve Nablus Dağı’nın kenarına indi. Yafa kalesine sığındı. Çekilirken hayli zaîyat verilmişti. Ordu hem bitkin, hem yorgundu.
Rişar zafere yaklaştığına inanmasına rağmen, askerler Selâhaddin’in yeni bir oyun yapacağını düşünüyorlardı. Selâhaddin birden dönecek ve haçlıları ezecekti.
Rişar ve askerleri bıkkındı. Selâhaddin’i yenmek mümkün değildi. Kudüs’ün hristiyanlara terki şartıyla Selâhaddin’e sulh teklif etti. Selâhaddin Eyyûbi teklifi kabul etmedi.
Kudüs’ün fethiyle elde ettikleri haçı vermek şartıyla tekrar sulh teklif etti. Selâhaddin yine kabul etmedi. Sultan’ın baskıncı askerleri, erzak kervanını vurdukça, karargâhın bir bölümünü ateşe verdikçe, geceleri taarruz yaptıkça Rişar’ın adamları yılgınlığa düştü.
Rişar son teklifini sundu. Kız kardeşini, Selâhaddin’in uygun bulacağı bir yakınıyla evlendirmek ve akraba olmak istediğini bildirdi. Rişar’ın kız kardeşi, bu teklife şiddetle karşı çıktı. Rişar, itibarını kazanmak için Askalan üstüne yürüdü. Kale bomboştu. Selâhaddin haberi hemen almış, kaleyi boşaltarak yıkmıştı. Rişar bu sefer Kudüs’e yöneldi. Selâhaddin kestirme yollardan giderek ondan önce Kudüs’e varmıştı bile. Şehir iyice tahkim edilmiş, alınmaz hale gelmişti.
Bir tepeden uzun uzun Kudüs’ü seyretti Rişar. “Bu şehri muhasara etmeye bile imkân yok” diye düşündü ve yüz geri etti.
Selâhaddin ile anlaşmak tek yol
Kudüs’e bu kadar sokulmuşken, taarruz dahi etmeden dönüyordu. Rişar’ı çekemeyenler, Rişar’ın Selâhaddin’le gizlice anlaştığını iddia ettiler. Rişar kumandanlarını toplayıp konuştu.
“Selâhaddin’in her askeri aşılmaz bir kale. Buna Rişar ne yapsın?.. Sultan’ın her tarafta kulağı var. Anlaşmak tek yol. Kudüs’ü vermeyeceğine, kutsal haçı da iade etmeyeceğine göre bari Hristiyanların istedikleri zaman silâhsız olarak Kudüs’ü ziyaret etmelerine müsaade koparmalıyız.”
Bazı kumandanlar, Selâhaddin’in bunu zaten yapacağını daha baştan dünyaya duyurduğunu, bununla yetinilecekse niçin onca yolu teptiklerini, meşakkatlere katlandıklarını sordular. “Böyle olacağını nereden bilebilirdik?” dedi Rişar. Ayrıca Fransız Kralı Filip’e haddini bildirmek için bir an önce İngiltere’ye dönmek gerektiğini söyledi.
Bu esnada Selâhaddin’in Remple’yi muhasara ettiğini haber aldılar. Hepsi de apışıp kaldılar bu haberi duyunca. Selâhaddin Eyyûbi, Kudüs’ten ne zaman hareket etmiş, Remple’ye nasıl varmış, muhkem kaleye nasıl gitmişti?

Rişar şaşırmadı. Artık Selâhaddin’i iyice öğrenmişti. Koşup gittiler Remple’ye. Selâhaddin iç kale ile uğraşıyordu. Tam zamanında gelmiş, Selâhaddin’i kıstırmışlardı. Ama kıskaca aldıklarını sanırlarken hücuma uğradılar ve kendileri kıskaca düştüler. Gece vakti muharebe bitti.
Son bir darbe kalmıştı. Gece bastırmasa iş bitecekti. Selâhaddin son darbe için kumandanlarıyla istişare etti. Kumandanların çoğu sulh teklifinde bulunan haçlılarla anlaşmayı uygun buldular. Memleket harap olmuştu, memleketi düşünmek gerekiyordu. Üç senelik sulh yapıldı. Haçlılar geri çekildiler. Geri döndüklerinde Fransa ile İngiltere savaşa tutuştular.
Düşmanları Selâhaddin Eyyûbi’ye hayran olarak geri dönerken Kudüs 88 yıl sonra yeniden İslâm beldesiydi. Birinci dünya savaşında İngilizler 9 Aralık 1917’de ele geçirinceye kadar öyle kaldı. 1948’den beri İsrail’in işgalinde. İsrail, kurulduğundan beri başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın himayesinde iken, son dönemlerde ABD’nin birinci görev korumaya aldığı en güçlü müttefiki ve Amerikan Haçlı Ordusu’nun himayesinde. Üç haftadır İran’ı yenmeye çalışıyorlar.














