Geçirdiği 13 yılın ardından şehirden ayrılan yabancı bir gazetecinin vedası: “İstanbul’un karanlığa sürüklenişi”

İstanbul

Gazeteci Hannah Lucinda Smith, 2008’de ilk kez geldiği ve 2013’ten itibaren yaşadığı İstanbul’dan ayrıldıktan sonra kaleme aldığı yazısında, İstanbul’un yıllar içinde nasıl değiştiğini ve “karanlığa sürüklenişini” kendi deneyimleri üzerinden anlattı. Smith’in yazısını kendi onayıyla Türkçeye çevirdik. Sizler için paylaşıyoruz.

Geçenlerde Boğaz’ı 1000 defadan fazla geçtiğimi hesapladım. İlki 2008’deydi. Bir arkadaşımla İstanbul’a gelmiştim. Bir öğleden sonra Kadıköy’e giden vapura bindik. Yolculuğun ayrıntılarını pek hatırlamıyorum; sadece vapurun işe gidip gelenlerle dolu olduğunu ve insanların gündelik hayatlarının bir parçası olarak kıtalar arasında gidip gelmesini çok sevdiğimi hatırlıyorum. Tüm bunlar bir yağlı boya tabloyu andıran bir manzaranın önünde gerçekleşiyordu.

İkinci geçişim 2013’ün başındaydı, İstanbul’a taşındığımda. Kadıköy’de yaşamayı seçtim çünkü vapur yolculuğunu hatırlıyordum ve bunun benim de günlük rutinim olmasını istedim. O ilk günlerde, Türkçe’yi neredeyse hiç bilmezken ve İstanbul’un karmaşık ulaşım ağı beni zorlarken, vapurlar benim rehberim oldu. Şehrin büyük ulaşım merkezleri arasında gidip gelmenin en güvenilir yoluydu.

İstanbul Boğazı. İstanbul’a veda eden gazetecinin notları.

Eminönü tarihi yarımadanın kapısıydı; Karaköy Galata çevresinin; Kabataş ise ilk başta sıradan bir sahil noktası gibi görünüyordu, ta ki Taksim’e çıkan füniküleri keşfedene kadar. Her yeni keşifle birlikte zihnimde İstanbul’un haritasını yeniden kurdum. Suyu bir perspektif noktası olarak kullanarak şehri üç boyutlu okumayı öğrendim.

O yıllarda İstanbul’da sürekli bir şeyler olurdu. Sık sık vapurla Karaköy’e geçer, oradan İstiklal Caddesi’ne giderdim. 2013 ve 2014 boyunca Gezi Parkı protestoları, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları ve Soma’daki maden faciası nedeniyle orada sık sık eylemler olurdu. Bu eylemlerin bir sahnesi vardı: esprili pankartlar taşıyan gençler ve karşılarında plastik mermi ve tazyikli su kullanan polisler.

Bir gün vapurla Kadıköy’e dönerken, eylemden gelen insanlarla dolu bir yolculuk yaptığımı hatırlıyorum. Rahatlardı, açıkça konuşuyorlardı, ama yine de isimlerini vermek istemiyorlardı; sanki ileride ne olacağını sezmiş gibiydiler.

Gezi’den sonra değişen şehir

O ilk yıllarda vapurlar yalnızca ulaşım değil, aynı zamanda hayatın sahnesiydi. 2013’te Cumhuriyet’in 90. yılı kutlamalarında havai fişek gösterisine denk geldim. Boğaz’ın ortasında, adeta en iyi koltuktan izler gibi bir manzaraydı. Aynı yıl, Gezi protestocularının polis tarafından şiddetle dağıtılmasından sadece haftalar sonra düzenlenen Onur Yürüyüşü’nün ardından vapur, küçük bir özgürlük anının tadını çıkaran rengârenk milenyum kuşağıyla doluydu. Yürüyüş, Taksim’den İstiklal’e kadar sorunsuz ilerlemişti. İstanbul, kaynayan bir bölgede bir emniyet supabı gibiydi; sürgünler ve mültecilerle dolu, dünyanın yakında daha iyi olacağına inanan bir yerdi.

Kadıköy de bu dönemde karşı kıyadaki gelişmelerin bir yansıması gibiydi. Zaman zaman protestolar burada da yaşanıyordu. Bir seyahatten döndüğümde, liman çevresindeki Halkbank’a ait tüm ATM’lerin protestolar sırasında parçalandığını gördüm.

Şiddet, korku ve daralan alanlar

2015 ile 2017 arasında şehirde şiddet arttı. Bombalı saldırılar, yılbaşı gecesi bir gece kulübüne düzenlenen saldırı ve 2016’daki darbe girişimi yaşandı. Aralık 2016’da Dolmabahçe’de bulunan Vodafone Arena Stadı yakınlarında düzenlenen ve 38 polis memurunun ölümüne neden olan iki ayrı bombalı saldırının sesi Anadolu yakasından da duyulabiliyordu. Darbe girişiminin ardından da AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Taksim çevresindeki alanı adım adım kontrol altına aldı. Onlarca yıldır gece hayatıyla özdeşleşmiş sokaklar artık onun muhaliflerinin manevi merkezi olmaktan çıktı.

Taksim Camii, 2021’de ibadete açıldı. İstanbul’a veda eden gazetecinin notları

Yıllardır Taksim’de toplanmak neredeyse imkânsız. Çevresindeki sokaklar ve ara sokaklar, her an kapatılabilecek polis bariyerleriyle dolu. Bu süreci tamamlarcasına Erdoğan, Gezi Parkı protestolarının başladığı noktaya bakan büyük bir cami inşa etti. Arka sokaklardaki kulüp ve barlar kapandı; bir kısmı Kadıköy’e taşındı. Boğaz’ın diğer tarafında yer alan Kadıköy, bir tür koza gibi, güvenli bir alan hissi veriyordu. Gece hayatını koruyor ve LGBTİ+’lar için son güvenli alanlardan biri olarak görülüyordu.

Mahalleme her zaman bağlı biriydim ancak asıl bağlılığım salgın döneminde başladı. Koronavirüsün ilk zamanları Kadıköy çok güzeldi. Boğaz sakinleşmiş, vapurların sesi azalmıştı. Hatta Uludağ’ın zirvesi bile görünür hale gelmişti. İstanbul yeniden açıldıktan sonra bile vapurları eskisi kadar kullanmadım. Pandemi sonrası turizm patlamasıyla kalabalıklar şehrin belirli noktalarına yığıldı. Taksim, Galata ve Sultanahmet’ten geçmek işkenceye dönüştü; yerel halk bu bölgelerden kaçındı. Kadıköy’de bile manavlar ve kuru temizlemeciler kapanıp yerini turistlere yönelik kafe ve hediyelik eşya dükkânlarına bıraktı. Kiralar yükseldi, ekonomi çöktü ve enflasyon çift hanelere çıktı.

Depremle gelen kırılma

Sonra 6 Şubat 2023 depremleri yaşandı, 50 binden fazla insan hayatını kaybetti. Bu felaket, İstanbul’a bakışımı değiştirdi. Depremden sonra İstanbul, üzerimde ağırlık yapmaya başladı. Depremden sonra İstanbul bana ağır gelmeye başladı. Daha önce şehre suyun üzerinden bakmayı tercih ederdim; gözlerimi kısarak düzensiz apartman yığınlarını, mükemmel yerleştirilmiş simgelerin arasında bir mozaik gibi görürdüm. Ama felaket, odağımı manzaradan çirkinliğe kaydırdı.

kahramanmaraş depremi
Kahramanmaraş merkezli depremlerde en az 50 bin yurttaş hayatını kaybetti.
İstanbul’a veda eden gazetecinin notları

Eskiden Kadıköy sokaklarında duvar resimlerini, sanat atölyelerini ve kedileri görürdüm. Depremden sonra ise duvarlardaki çatlaklara ve kaçak katlara odaklandım. Büyük bir deprem olduğunda hangi binaların yıkılacağını, hangilerinin yana devrileceğini ya da içini bir oyuncak ev gibi açığa çıkaracağını düşünmeye başladım. Diğer İstanbullular da aynı korkuyu hissediyordu. Bina sahipleri dayanıklılık testleri yaptırıyor, her köşede yıkımlar sürüyor ve şehir inşaat tozuyla doluyordu. 1933’te Hollanda’dan İstanbul’a yürüyen İngiliz yazar Patrick Leigh Fermor’un, Türk şehrinden “kalbimde bir hafiflik olmadan asla ayrılamam” dediği aktarılır. Depremden sonra onun ne demek istediğini anlamaya başladım.

Ama hissettiğim ağırlık sadece depremden gelmiyordu. Mart 2025’te İstanbul’un seçilmiş belediye başkanı ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki potansiyel rakibi Ekrem İmamoğlu, yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Tutuklanmasının ardından protestocular Saraçhane’de günlerce eylem yaptı. Bu sefer polis sadece göz yaşartıcı gaz kullanmadı, her sabah protestolara katılan gençler şafak operasyonları ile gözaltına alındı, tutuklandı ve İmamoğlu’nun kaldığı cezaevine götürüldü. Savcılar, İmamoğlu için 2 bin 430 yıl hapis cezası talep ediyor.

Ekrem İmamoğlu Saraçhane
19 Mart’ta gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart’ta tutuklandı.
İstanbul’a veda eden gazetecinin notları

Geçen yaz, 13 yıldır yaşadığım İstanbul’dan ayrılma zamanımın geldiğine karar verdim. Bu ani bir karar değil, tutuklama tehdidi ya da oturma iznim de iptal edilmedi. Ekonomik zorluklar, demokrasiye dair umutsuzluk ve şehrin yavaş çöküşü beni bu noktaya getirdi. Erdoğan’ın 6 Şubat depremlerinden sadece üç ay sonraki son seçim zaferinden beri, Türkiye’nin içinde bulunduğu tünelin sonunda bir ışık görmek zorlaştı.

Boğaz’ı son bir kez geçmek istemedim. Vedalardan hoşlanmıyorum. Ama aynı zamanda kaybı en yoğun hissettiğim yer vapurların güvertesiydi. Eskiden her hava koşulunda dışarıda oturur, kendimi şanslı hissettiğim bu şehre bakardım. Son yıllarda ise kapalı bölümlerde oturuyor, kitabıma gömülüp etrafımda olan biteni görmezden gelmeye çalışıyordum.

“Bir ülke böyle karanlığa sürüklenir”

Bir ülke işte böyle karanlığa sürüklenir; düşündüğünüzden daha sıradan bir şekilde.

Hiçbir şey değişmiyor: Mevcut iktidar asla görevden ayrılmıyor. Herkes liderlerin kötü olduğunu söyler, protestolar olur, ama her seçimde aynı kişi kazanıyor. Ve her seferinde düzen biraz daha kötüye kayıyor. Bir zamanlar dikkat çekici olan şeyler — gazetecilerin hapse atılması, askeri tasfiyeler — sıradanlaştı, birkaç satırlık haber haline geldi.

Medya alanı daraldı. Muhalif gazeteler ve televizyonlar reklamlarını kaybetti, sahipleri baskı altında satışa zorlandı. Bazıları kapandı, bazıları iktidarın sesi haline geldi, bazıları ise o kadar etkisizleşir ki kimse izlemek istemiyor. Polis baskın yapılan gazete binalarının önünde nöbet tutuyor. Gazeteciler X ve podcastlere yöneliyor ama geleneksel medya tamamen susturulduğunda sıranın onlara geleceği aşikâr. Bürokratlar içeriklerin kaldırılmasını talep eder ve teknoloji şirketleri, kendileri için uygun hale geldiği anda kârı internet özgürlüğünün önüne koyarak bu taleplere uyuyor. Pravda tarzı propagandaya gerek yok çünkü bu tür bir medya kontrolü yokluk üzerinden işliyor: Geriye kalan tüm kanallar aynı haberleri verdiğinde insanlar izlemeyi bırakıyor. Bunun yerine sosyal medyanın kolay tüketilen içeriğine yöneliyor: 10 saniyelik videolar, filtreli fenomenler ve zararsız komedi. Gerçek dünyaya bakmak zorlaştıkça telefon bağımlılığı artıyor.

Daha sonra dikkat dağıtılmaya başlıyor. Ünlüler özel hayatları nedeniyle gözaltına alınıyor; şarkıcılar kıyafetleri yüzünden utandırılıyor. Ekonomik çöküş dış lobilerin üzerine yıkılıyor ve MOSSAD ajanlarının turist kılığında yakalandığına dair sansasyonel hikâyeler dolaşıma sokuluyor. Ülke içinde de öfkeyi canlı tutmak için sürekli yeni düşmanlar yaratılıyor. Ama yüzeyde hâlâ bir parlaklık var: yeni lüks oteller ve restoranlar dergilerde yer almaya, turistler ünlü mekânlara akın etmeye devam ediyor. Zayıf Türk Lirası, yüksek enflasyona rağmen ziyaretçiler için ülkeyi cazip kılıyor ve yerel halkın meşhur misafirperverliği, derinleşen umutsuzluklarını gizliyor.

Bu sırada polis alımları artıyor— bu ekonomide kalan az sayıdaki istikrarlı işlerden biri — ve her protestoda görev yapan polis sayısı katlanarak çoğalıyor; öyle ki sonunda polisler protestocuları onlarca kat aşıyor. Önce Ramazan ayına denk geldiği gerekçesiyle, sonra da hükümet öyle istediği için Onur Yürüyüşü 2015’ten beri yasaklı. Artık her türlü toplanma, hükümet tarafından atanan valinin iznine bağlı. Ama protesto bile olmasa çevik kuvvet sokaklarda. Kadıköy’de sıradan bir hafta sonu öğleden sonrasında bile iskele çevresi ve sokaklar coplu, kalkanlı polislerle dolu, TOMA’lar taksi duraklarının yanında bekliyor. Alışveriş yapanlar yanlarından neredeyse hiç bakmadan geçiyor.

Onur Yürüyüşü 2015’ten beri yasaklanıyor.
İstanbul’a veda eden gazetecinin notları

Hapishaneler siyasi tutuklularla dolarken, yer açmak için bazı suçlular serbest bırakılıyor. Ama en büyük suçlar — yolsuzluk ve 2023 depreminde bu kadar çok binanın yıkılmasına yol açan ihmaller — çoğunlukla cezasız kalır; hatta itaatkârlığı ve açgözlülüğü ödüllendiren bir sistem içinde teşvik ediliyor. İnsanlar çıkış yolları arıyor; iş, eğitim ya da iltica üzerinden bir şekilde gitmeye çalışıyor. Ama Avrupa kapıları kapatıyor. Artık bir Türk’ün Schengen bölgesine turist vizesi alması bile neredeyse imkânsız. Ülke büyük bir hapishane gibi hissettirmeye başlıyor. Dışarı çıkmanın yolu kalmayınca içeride kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.

İstanbul’da gaz kokusu duymayalı uzun zaman oldu, ama artık buna pek gerek yok. Muhalefet şehirden sistemli biçimde siliniyor. Yüz tanıma kameraları ve telefon takip araçları… Taksim geçilmez hale geldi ve başka yerlerde protestolar çıktığında ana yollar kapatılıyor, toplu taşıma — vapurlar dahil — durduruluyor. Böyle günlerde metrolar Taksim’den durmadan geçip gidiyor, sanki orası hiç yokmuş gibi.

Muhalefet sadece sokaktan değil, hafızadan da siliniyor. Darbe girişiminden sonra, iktidarın kontrolü sağladığı netleşince, sıra Gezi protestocularına geldi. Gezi protestolarından yıllar sonra onlarca kişi tutuklandı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni devirmeye teşebbüs suçlamasıyla mahkûm edildi. Hâlâ özgür olanlar fırsat buldukça ülkeyi terk etti; Atina, Berlin ve Londra’ya gitti. Onların yaşadıkları, bugün protesto etmeyi düşünenler için bir uyarı niteliğinde.

Hafıza, kayıp ve şehrin hayaletleri

Ziyaretçiler ve yeni gelenler hâlâ Boğaz karşısında büyüleniyor, çünkü bu su yolu tüm şehre hükmediyor. İstanbul size bir kartpostal olarak, ya da en klişe parçalarının toplamı olarak sunulduğunda, bu yanılsamaya kapılmak kolay. Su hâlâ aynı turkuaz tonunda parlıyor ve güneş Ayasofya’nın kubbelerinin arkasında batarken, dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan bir siluet üzerinde pamuk şekeri renkleri yayılıyor.

Ama yeterince uzun kalırsanız, İstanbul’da her yerde hayaletler görmeye başlıyorsunuz, bir zamanlar burada olan ve artık olmayan insanların hayaletlerini. Antikacıların neden dolu olduğunu ve en güzel eski evlerin neden yıkılmakta olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Bu evlerin sahipleri olan Rum, Ermeni ve Yahudi azınlık topluluklarının büyük kısmı, 6-7 Eylül olayları ve 1974’teki Kıbrıs savaşı esnasında yaşanan daha sonraki saldırılarla şehirden uzaklaştırıldı. Eski bir Rum mahallesi olan Kadıköy hâlâ kiliselerle dolu ancak Paskalya’da bile çoğu boş kalıyor. Bu topluluklar yok olurken, İstanbul’un kozmopolit geçmişi de canlı bir gerçeklik olmaktan çıkıp, onu yok eden koşullar bilinçli şekilde unutulurken sergilenen cansız bir süs eşyasına dönüştü.

İstanbul’un bugünü yeniden karanlığa doğru kayarken, en çok ayrılanlar liberaller ve sanatçılar oluyor. Birçoğu geri dönmemek üzere gidiyor. Eşyaları da antikacılara düşüyor ve İstanbul onları, sanki hiç var olmamışlar gibi siliyor.

İstanbul, sizi içine çeken ve sonra dışarı atan bir olasılıklar ve geçicilik şehri. İstanbul’da yaşadığım süre boyunca başıma gelenler, başka hiçbir şehirde yaşanmayacak türdendi. Temmuz 2017’de, neredeyse İncil’den çıkmış gibi görünen bir dolu fırtınasında pencerelerim kırıldı; gökyüzü saniyeler içinde zifiri karardı ve tayfun benzeri rüzgârlarla Boğaz’ın suları liman tarafındaki sokaklara doldu. Yakındaki bir binanın balkonu başka bir fırtınada tamamen koptu — gerçekten tamamen koptu — ve Pilates yaptığım stüdyonun önüne bir pencere düştü. İstanbul, çoğu kötü işçilik ve şehir planlamasının ürünü olan, binlerce farklı şekilde ölebileceğiniz bir şehir. Sadece trafik bile yaşam sürenizi uzatmak istiyorsanız buradan uzak durmak için yeterli bir sebep.

Ama bu tuhaflık ve geçicilik aynı zamanda büyüleyici de olabilir. Örneğin bir akşam İstiklal Caddesi’nde ördek sürüsü süren bir adamla karşılaştığım ya da her yıl iki kez şehrin üzerinden geçen dev leylekleri gördüğüm anlar gibi. Ve eğer kendinizi egzoz dumanının ve kalabalığın üzerine çıkarıp Boğaz’a bakabileceğiniz bir noktaya ulaşabilirseniz, dünyada bundan daha iyi bir yer yoktur.

Eşyalarımı toplayıp Londra’ya gönderdikten sonra elimde neredeyse hiçbir şey kalmadı, sadece terasımdan görünen Boğaz manzarası var. İki eski apartman arasında sıkışmış dar bir açıdan görünen bu manzara, Karaköy’deki kruvaziyer limanını, ön planda Kadıköy İskelesi’ni ve sağ taraftan kadraja giren Haydarpaşa Limanı’nın bir kısmını kapsıyordu. İstanbul’un endüstriyel estetiğini ve Boğaz’daki çalışma hayatının ritmini seviyorum. Vapurlar, dev tankerler ve konteyner gemileri arasında manevra yaparak ilerliyor; hepsi ilkbaharın erken günlerinde, fırtına bulutlarının arasından süzülen altın ışıkların ve her gün batımında ortaya çıkan sulu boya paletinin önünde hareket ediyor.

Bu şehirde değişmeyen tek şeyler bunlar: su, gün batımı ve kaos. İnsanlar gider ve yerlerine başkaları gelir. Son dönemde bunlara, mülk satın alarak Türk vatandaşlığı elde eden yatırımcılarla birlikte dijital göçebeler de eklendi. Hepsi, İstanbul’un zamansız güzelliği ile sürekli tehdit arasındaki gerilime çekiliyor. Şehir neredeyse her yönden ateş çemberinin ortasında duruyor ve komşu İran’daki savaş, isteyip istemediğine bakılmaksızın İstanbul’u da içine çekecek. Oradaki kaos sürer ve genişlerse, Suriye, Afganistan ve başka yerlerden gelen yüz binlerce, belki milyonlarca mülteciye yenileri eklenecek.

İstanbul, bensiz bir şekilde, kendini yeniden kurmaya devam edecek. Ve arkasında bir nostalji izi bırakacak.

Hannah Lucinda Smith’in yazısının orijinalini buradan okuyabilirsiniz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.