Hannah Arendt koronavirüs zamanlarında bizlere iş ile ilgili olarak ne öğretebilir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

“Siyasal kuramcı ve Alman-Amerikan filozof Hannah Arendt’in iş ve emek arasında yaptığı ayrım daha iyi bir toplum inşa etme çabalarımıza rehber olabilir” diyen Lyndsey Stonebridge’in(*) NewStatesman’de çıkan yazısını Latif Yılmaz çevirdi.

Hannah Arendt’in Alman Tarih Müzesi’ndeki fotoğrafı.

Britanya hükümetinin açıklamalarına göre bizlerden artık işe yeniden dönmemiz bekleniyor. Peki, işin Kovid-19 zamanlarındaki anlamı nedir? İşe nasıl dönmemiz gerektiği konusundaki tartışmaların ortasında unutulan bir mevzu var ki iş olarak adlandırdığımız şey 20. yüzyılın siyaset felsefecisi Hannah Arendt’in insanlık durumu olarak kavramsallaştırdığı mevzunun çok önemli bir parçasıydı.

Hükümetin 11 Mayıs tarihinde yayımlanan Kovid-19 sonrası toparlanma stratejisinde belirtildiği üzere insanlar tıpkı bir dişçi koltuğuna oturur gibi “işe yeniden dönecekler”: dikkatlice ve yüzlerinde maske ile.

İnsanları ikna etme çabasının gerisinde yatan sebep elbette ekonomiyle ilgili. Belgenin bir yerinde hasta olan insanlar değil ekonomi diye yazıyor. “Virüs ekonomiyi ne kadar uzun süre etkilerse bizlere uzun vadeli tahribat verme riski de o kadar büyük olacaktır.” Belgeye göre, ekonominin nefes almaya ihtiyacı var, insanlar da bu ekonominin oksijeni.

Arendt elbette bu sıradan ve basit benzetmeye yani ekonominin insan gibi sunulmasına şaşırmayacaktı. 17 ve 18. yüzyıl düşünürleri olan John Locke ve Adam Smith’in politik ve ahlaki düşüncelerinden ve 19. yüzyıl düşünürü Karl Marx’ın düşüncelerine kadar ister sağ, ister sol isterse de liberal olsun az çok bütün düşünürler insanı emek sarf eden bir varlık (laboring being) olarak gördüler ve tahayyül ettiler. Makinelerin, çeşitli hizmetlerin, nakdin ve çalışan sermayenin ortaya çıkarılması için ıstırapla emeğini harcamıştı insan. Ekonomi “iş” yaparken insan “emek” sarf ediyordu. 

Vita activa

1958 yılında yayımlanan İnsanlık Durumu kitabında Arendt, meseleyi yeniden düşünmeyi önerdi. Böyle bir meşakkatli çalışmadan ve bir noktada bu meşakkatli çalışmanın formu olan emekten kurtulacağımız tahayyülü yeterli değil diye düşünüyordu. Gelecekte ortaya çıkacak yapay zekâ veya otomasyon dünyasında, sosyalist ortak mülkiyet ütopyasındaki tahayyüllerde ya da her şeyin bir şekilde parayla yapılabileceği ultra zenginlik fantezilerinde emeğin meşakkatli yorgunluğundan bir şekilde kurtulacağımız hep düşünüldü. Bu hayal, zihinsel dünyada yaşayan Yunan filozofunun da hayaliydi. Arendt’e göre ise hem şimdide hem de gelecekte beklememiz gereken başkalarıyla birlikte yaşamayı mümkün kılan aktif kamusal yaşamı imleyen vita activa’ydı.

Arendt’in vita activa kavramı üç bileşene sahip: emek (labour), iş (work) ve eylem (action). Bizi burada ilgilendiren ise emek ve iş arasında yapmış olduğu önemli ayrım.

Emek basitçe hayatta kalmak için sarf ettiğimiz şeyi imliyor. Yemek için, bedenlerimizi sağlıklı tutmak için, çatıları başımızın üstüne yerleştirmek için ve yaşamı yeniden üretmek için emek sarf ediyoruz. Bütün hayvanlar bu anlamda emek sarf eden varlıklardır. Tıpkı kapalı kapılar ardında kelimenin düz anlamında ister ikna edilsinler isterse de edilmesinler emek sarf eden köleler ve kadınlar gibi. Onsuz yani emeksiz öleceğimiz gerçeğinden dolayı emeğin özgün bir yeri yoktur bu düşüncede. 

İş ve emek ayrımı

İş ise yaptığımız şeye kolektif bir anlam verir. Bir şeyi üretmek için çalıştığımızda ve işe koyulduğumuzda hem dünyaya yeni bir şey ekleriz hem de uzun süre ardımızda kalacak bir eser bırakırız. Bir masa (Arendt de birçok filozof gibi mobilya tutkunuydu), bir ev, bir araba, bir kilim, günleri zaman içinde organize etmemizi sağlayan yüksek derece bir mühendislik ürünü veya bir bedenin nefes almasını sağlayan tıbbi bir araç. 

Kısacası, üzerinde çalıştığımız ve işe koyulduğumuz şey hep birlikte paylaştığımız ortak bir insani gerçekliği kuruyor. İş, bu anlamda Arendt’in “insani hüner” dediği şeyin bir parçası. Bu da insan türü olarak doğadan daha fazla bir şey olduğumuz ve uzun süre varlığını sürdürecek şeyler yapma kudretine sahip olduğumuz anlamına geliyor. Zorunluluktan dolayı emek sarf ederken; insani yeni bir gerçeklik kurmak için yapıyoruz.

Daha 1950’li yıllarda, kapitalist tüketimin işi alelade bir emeğe dönüştürecek olmasından endişeleniyordu. Eğer her şeyi sadece tüketmek üzere yaparsak geriye bu dünyada kalacak bir şey bırakmamış olacağız. Bunun sonunda da dünyaya dair paylaştığımız anlamı ve hissi yitireceğiz. Burger yap, burger ye ve burger ol. İş ve emek arasındaki ayrımın yıkılması esasında çok önemli bir mevzudur. İşin bize verdiği bir anlamın kalmaması durumunda hem siyaset için hem de Arendt’in temel ayrımının üçüncü parçası ve vita activa’nın en önemli öğesi olan eylem için paylaşılan ortak bir zemin de kalmayacaktır. 

Bundan dolayıdır ki Arendt’in verdiği masa örneği oldukça ehemmiyetli. Bir masa zanaatkârlığın somut bir ürünüdür. Ama bunun yanında insanların birlikte ve biraz mesafeyle etrafında da oturdukları bir nesnedir. Toplumsal olunurken aynı zamanda belli bir mesafe de korunmuş olur. Masanın olmadığı bir durumda Arendt’in toplumların hedeflemeleri gerektiğini düşündüğü bir amaç olan çoğulcu politika için de bir forum veya zemin olmayacaktır. Siyasetin mümkün olması için etrafında bir araya gelebileceğimiz ama aynı zamanda farklılıklarımızı da hem korumamıza hem de göstermemize imkân sağlayacak bir şeylere ihtiyaç duyarız. Tam da iş olarak adlandırdığımız fenomenin sağladığı şey budur işte.

Eğer hükümetin 10 Mayıs’ta çalışmaya çağırması insanları mutsuz ediyorsa bu belki de onların işe çağrıldıklarını değil de sadece emeklerini kullanmaya çağrıldıklarını düşündükleri içindir. Bu noktada, ne çalışma mekânlarının ne de toplu taşıma araçlarının Kovid-19’dan azade olmadıkları ve insan yaşamı için güvenli olmadıkları bir zamanda, çalışmaya döndürülmek ve bedenlerimizi ekonominin hizmetine koşturmak adına kandırıldığımızı düşünmekten kaçınmak gerçekten de zor. Sanki 73 nolu otobüse binmekten başka çaresi olmayan adamın ciğerlerindeki problem onun inlemelerinden daha önemliymiş gibi. 

Hükümetin bu mesajı basitçe ve beceriksizce kurgulanmış bir mesaj değil. Hem hep birlikte insan olarak kalmak için yaptığımız işin hem de bu işin bizler için olan değerini anlamaktan yoksun bir anlayışı imliyor.

Bundan dolayıdır ki, işe nasıl döneceğimiz konusundaki tartışmalar ve politikalar oldukça önemli: aynı zamanda nasıl bir toplum olduğumuzu ve olmak istediğimizi de konuşuyoruz aslında.

Eğer iyi bir siyaset için işin insani değerini daha dikkatli bir şekilde ele almak anahtar bir mevzu ise, önümüzdeki problemi aynı zamanda değerli bir işin ne olduğunu düşünmek için de bir fırsat olarak görmeliyiz.

Arendt belki bize bir yol gösterebilir. Fakat felsefesi bizi oldukça uzaklara taşıyacaktır. Daha önce feministlerin de ifade ettiği üzere, Arendt’in emeğin zorunluluğu olarak tarif ettiği şey aynı zamanda kadınların geleneksel olarak yapmak zorunda kaldıkları çalışma biçimlerine karşılık geliyor. Son üç aylık dönemde, insan bedenlerini hayatta tutma emeği çoğunlukla ve önemli maliyetler karşılığında kadınlar tarafından yerine getirildi. Özellikle de siyah ve etnik azınlıklara mensup kadınlar tarafından.

Masa yapmak elbette büyük ve önemli bir mevzudur. Ve fakat ölmekte olan, acı çeken ve rahatsızlık yaşayan bir bedenden haysiyetli bir insan varlığı yaratma işi de o kadar mühim. Ulusal Sağlık Sistemi (National Health Service – NHS) işte bunu yapmaya çalışıyor.

NHS’yi korunması gereken zayıf fakat cesur bir şey olarak düşünmek yerine ihtiyacımız olan daha insani bir siyasal geleceği yaratmak için etrafında toplandığımız bir masa olarak düşünsek ne olur? Ya işe dönmek aynı zamanda insanlık durumuna da dönmenin bir yoluysa?

(*) Lyndsey Stonebridge “Placeless People: Writings, Rights and Refugees” (2018) kitabının yazarı. Arendt üzerine olan bir sonraki kitabı Jonathan Cape Yayınevi tarafından basılacak.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus