Claude Lévi-Strauss: Salgınların kaçınılmaz düşünürü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde (CNRS) Sosyal Antropoloji Laboratuvarı’nı yöneten Frédéric Keck’in Libération’da çıkan yazısını Latif Yılmaz çevirdi.

Claude Levi-Strauss College de France’daki odasında, Mart 1967.

Covid-19 üzerine yapılan tartışmalarda yapısal antropolojinin kurucusu Claude Levi-Strauss’a pek referans verilmiyor.

Halbuki Claude Levi-Strauss’un düşüncesi bir soru etrafında şekilleniyordu: Gelmekte olan bir felaketin erken uyarı işaretlerini nasıl daha önceden öngörebiliriz?

Fransa cumhurbaşkanı 16 Nisan tarihinde Financial Times’a verdiği bir mülakatta Covid-19 salgınını şöyle çerçevelendirmişti: «çok güçlü bir antropolojik şok yaşıyoruz: insanların yaşamanı korumak için gezegenin yarısını durdurmuş durumdayız». Bahse konu krizin başlangıcından bu yana antropologlar medya alanında hastalıkla, ölümle, kamusal alanla, hayvanlarla ve küreselleşme ile olan ilişkilerimizi ortaya çıkarsınlar diye soru yağmuruna tutuldular… Ve fakat 20. yüzyılın tartışma götürmez bir şekilde en büyük antropoloğu olan Claude Lévi-Strauss’un ismi bir defa bile bu tartışmalarda zikredilmedi. Claude Lévi-Strauss’un (1908-2009) yaşamı neredeyse bütün bir yüzyılı kat ediyor. Lévi-Strauss yüzyılın bütün gerilimleri, felaketleri ve çelişkileri üzerine düşündü. Geleceğin dünyasını hazırlamak için, daha önceki dünyanın uyarı sinyallerini algılamak gerekiyor. Bu yapısal antropolojinin kurucusunun haritalandırmayı önerdiği şeydi. 

Claude Lévi-Strauss 1908 yılında Dreyfus olayı tarafından travmaya uğramış ve dünya savaşı nihayetinde oldukça fakirleşmiş alt sınıf bir burjuva ailesinde dünyaya geldi. İspanyol gribinin 1918 yılında içinde Guillaume Apollinaire ve Edmond Rostand gibi birçok sanatçının da bulunduğu 250.000 kişinin ölümüne yol açtığı bir dönemde o opera ve edebiyata tutku duydu öncelikle. İtalya’da ve Almanya’da yükselen faşizmden habersiz olan sosyalizm ve barış yanlısı bir kuşağın parçasıydı. Brezilya’daki militerleşme sinyallerinin farkında olmaksızın 1935 ve 1939 yılları arasında Brezilya’nın Mato Grosso eyaletindeki yerli halklar üzerine araştırmalar yapmaya başladı. Fransa’ya dönmesinin de etkisiyle savaşın yarattığı tuhaf havadan sonra felsefe profesörlüğü kürsüsünü tekrar elde etmeye çalıştı. Felsefe öğrencilerinin içinde bulundukları körlük onun antropoloji alanındaki takıntısını bir şekilde tekrar aydınlattı: gelmekte olan bir felaketin uyarı işaretlerini nasıl önceden algılayabiliriz?

Doğal sınıflandırma

Lévi-Strauss 1941 yılında, Vichy hükümeti döneminde Yahudilerin maruz bırakıldığı durumdan kurtulmak için New York’a yerleşti ve orada kültürel antropolojinin kurucusu Franz Boas ve yapısal dilbilimin kurucusu Roman Jakopson ile karşılaştı. Orta Avrupa’dan gelen sürgünlerle birlikte bu iki önemli kişi ile karşılaşma Lévi-Strauss’u yapısal antropolojinin kurucu hipotezini formüle etmeye yönlendirdi: insan toplulukları kendi başlarına herhangi bir anlamları olmayan – tıpkı akrabalık sistemleri, mitolojik parçalar veya doğal sınıflandırmalar gibi – ilişkisel parçaların oluşturduğu anlamlardan müteşekkildir. New York’taki Rockefeller enstitüsünün Amerikan ordusunu bir sonraki salgına hazırlamak adına grip virüslerini antikorlarına göre sınıflandıran muazzam bir programı yürürlüğe koyduğu sırada Lévi-Strauss da özgür Fransa’yı savaş sonrası dönemde yeniden inşaya hazırlamak için “akrabalığın temel yapıları” yazısını kaleme alıyordu. Bu yenden inşayı, Amazon şefliklerinden ilham aldığı yeni bir karşılıklı mübadele biçimi ile tahayyül ediyordu. Üçüncü cumhuriyetin yıkıntıları üzerine politik bir antropolojiyi resmeden bu dönemdeki metinler Vincent Debaene tarafından yeniden derlenerek Anthropologie structurale zéro (Seuil, 2019) başlığı ile yayımlandı.

1947 yılında Lévi-Strauss Paris’e döndüğünde antropoloji tarafından Fransız toplumunun yeniden inşası meselesi ortadan kalkmıştı. Zaman daha çok kapatılma sonrası gelen özgürleşmenin zamanıydı: Sartre’ın Bulantı’sı ve Camus’nun Veba’sı Avustralya’daki akrabalık sistemleri üzerine olan antropolojik spekülasyonlardan çok daha fazla okurların ilgisini çekiyordu. Lévi-Strauss kariyerinin bittiğini bile düşünmeye başladı ve “öfkeli bir tonda” Hüzünlü Dönenceleri yazdı: Goncourt ödülü jürisinin ödül vermediği için pişman olduğu bir edebiyat başarısıydı bu. 1958 yılında Yapısal Antropoloji kitabının yayınlanması ve Collège de France’a seçilmesiyle birlikte edebi başarı kurumsal bir başarıya da dönüştü: Lévi-Strauss 1960 yılında Sosyal Antropoloji Laboratuvarını ve 1961 yılında l’Homme dergisini kurdu; 1962 yılında ise Yaban Düşünce’yi yayınladı. Bundan sonra Lévi-Strauss tüm dünyada Fransız sosyoloji geleneğinin içinde yer alan ve Durkheim ve Mauss’un izinde olan bir halef olarak algılandı. 

Çevrenin yıkımı

Geriye bakıldığında, salgınlara yönelik modern ilgimiz ve alakamız bağlamında, 1958-1968 dönemi hem yapısalcılığın altın çağı olarak görünüyor – çünkü Althusser, Derrida, Foucault ve Deleuze’un yazılarındaki ışık bazıları için yeni bir Fransız aydınlanması olarak isimlendirilebildi- hem de yeni bir körlük çağı olarak. Muhteşem otuzlar olarak adlandırılan dönemde özensiz bir üretim yapısı içinde tüketim çılgınlığı had safhaya varmış ve ekolojik tahribat kendisini hissettirmeye başlamıştı. Lévi-Strauss bu tahribatlarla ilgili karamsar tablosunu 1955 yılında Hüzünlü Dönenceler’de henüz yeni ortaya koymuştu. Önemli çabalarından biri de 1964 ile 1971 yılları arasında Amerikalı yerli halklar arasında yaptığı engin yolculuklardan sonra kaleme aldığı Mythologiques külliyatında bu insanların çevrelerinin ağır yıkımından geriye kalan tahribatın sistematik bir envanterini çıkarmaktı. Yaban Düşünce 1962 yılında çağdaş ekolojinin iki kurucu metniyle birlikte aynı yıl yayınlandı: ABD’de yayınlanan Rachel Carson’un Sessiz Bahar ve Büyük Britanya’da yayınlanan Frank Macfarlane Burnet’in Salgın Hastalıkların Doğal Tarihi kitapları.

Çin’in güneyinden başlayıp yayılan ve 1957 ve 1968 yıllarında sırasıyla 2 milyon ve 1 milyon kişinin ölümüne neden olan grip salgınlarından dünyanın neden de çok endişe duymadığını bugün kendimize soruyoruz. Karşılaştırma bizleri şok edecek olsa da, bu körlük Lévi-Strauss kuşağının Nazizm’in erken uyarıcılarını dikkate almayan körlükleriyle karşılaştırılabilir. Bunun yanında, Lévi-Strauss 1960-70 yıllarında Amerikalı yerli halklarla karşılaşmasından bu yana düşündüğü bir konu olan viral bir hastalığın ortaya çıkma risklerinin bilincindeydi. Bu bilincini Avrupa kaynaklı mikroplardan dolayı hayatını yitirenlerle Naziler tarafından yok edilen Avrupalı Yahudileri karşılaştırarak göstermişti. 1966 yılında Lévi-Strauss la Repubblica’da deli dana krizi üzerine bir makale yayımladı ((bkz.: Hepimiz Yamyamız içinde “Deli Danaların Hikmeti” bölümü, s.139-146, çev.: Haldun Bayrı, Metis Yay., 2. bas. 2017). Makale Yeni Gine’de 1960’lı yıllarda ortaya çıkan kuru hastalığı üzerine çalışan Daniel Carleton Gajdusek’in çalışmalarını ve bulgularını şu soruyu sormak için tekrar ele alıyordu: “Modern toplumları” etkileyecek yeni hastalıklar konusunda “yaban toplumların” bakış açısını kullanabilir miyiz? Belki de yapısal antropoloji bu soruya verilen bir cevap olarak görülebilir: gelecek ve oluşacak bir dünyaya anlam verebilmek için kaybolan bir dünyanın işaretlerini ve uyarı levhalarını ortaya çıkarmak. Bütün bir insan türü artık yaşanamayacak bir çevreye maruz kalıp da nihai bir şekilde yok olmadan önce. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus