ABD Başkanı Donald Trump’ın “İran medeniyetini bir gecede ortadan kaldırma” tehdidi, salt bir retorik olarak algılanamaz. Tehdidin Trump yönetiminin kurumsal yapısı içinde bir muhalefetle karşılaşması şöyle dursun, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve Beyaz Saray sözcüsü Karoline Leavitt tarafından normalleştirilmesi, karşımızda faşizme büyük ölçüde teslim olmuş bir ABD devletinin varlığını ortaya koyuyor. Gazze’de başlayıp İran’a sıçrayan bu kitlesel yok etme doktrininin sonuçları yerkürede yaşayan her canlıyı tehdit edecek düzeyde.

Trump’ın “İran medeniyetini imha etmek” tehdidinin ağırlığını kavrayabilmek için her şeyden önce onu tarihsel bir zemine oturtmak gerekiyor.
Bilindiği gibi 1648 Vestfalya Antlaşması’ndan bugüne devletler uluslararası normları çiğnerken, mütekabiliyet ölçüsünde gerekçeler bulmayı; bunu yapamıyorsa gerçekleştirdiği ihlalleri saklamayı ya da inkâr etmeyi tercih etti. Bu refleksler bir ahlaki kaygıdan çok aslında yapısal bir güvenlik ihtiyacından kaynaklandı. Çünkü ihlali açıkça sahiplenen devlet, benzer güç skalasındaki diğer aktörlere aynı normları çiğneme lisansı veriyor ve kendi güvenliğini garanti altına alan düzeni kendisi dinamitliyor.
Tam da bu yüzden normları açıkça lağvedip İkinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen Nazizm, yalnızca bir insanlık suçu olarak değil, devletler sisteminin varoluşsal krizi olarak da kayda geçti. Nazizmin uluslararası sistemde yarattığı krizin aşılabilmesi, yeni bir dünya savaşına ve kırk milyondan fazla insanın hayatına mal oldu.
Bugün geldiğimiz noktada Siyonizm fiilen, Trumpizm ise söylemsel düzeyde Nazizmin aştığı eşiğe gelmiş durumda, üstelik tarihsel selefleri olan Nazilerin bile geçemediği bir pervasızlıkla. Örneğin Naziler savaşın son yıllarına kadar bir gizlilik içinde soykırım faaliyetlerini gerçekleştirirken ABD Başkanı canlı yayında ve alkış eşliğinde bir soykırıma niyetlendi.
Sivil hedeflere saldırının savaş suçu sayılıp sayılmayacağını soran Beyaz Saray muhabirlerine ise Trump, yine Nazilere taş çıkaran bir üslupla bunun umurunda olmadığını söyledi. “Yapabileceklerimin tek sınırı, kendi etik anlayışım” diyen Trump’ın görev süresinin dolmasına hâlâ üç yıl bulunuyor. Yarattığı kaos ise sekiz milyar insanın üstüne bir gölge gibi düşmüş durumda.
Bu gölgenin boyutunu daha da karanlık kılan şey ise Trump’a karşı uluslararası herhangi bir tepkinin yokluğu. Binlerce yıllık bir medeniyeti bir gecede yok etme tehdidine karşılık bir kınama bir yana, diğer liderlerden akılda kalan tek bir yanıt bile gelmedi.
10 milyon komşu Kürt’ün yanı sıra yaklaşık 25 milyon Azerbaycan Türk’ünün yaşadığı İran’a yönelik bu kitlesel yok etme tehdidi için Erdoğan bile sadece “tasvip etmiyoruz” diyebildi.
Bu sessizliği yalnızca devletlerin ve uluslararası mekanizmaların güçsüzlüğü ile açıklamak sığ kalıyor. Sessizliğin daha rahatsız edici bir okuması var; emperyal geleneği olan bazı devletler, normatif düzenin çöküşünü kendi jenosidal ya da otoriter opsiyonlarını açık tutmak için sessizce karşılamayı tercih ediyor olabilir. Pekin’in Uygur politikasından Moskova’nın Ukrayna’daki saldırılarına, Delhi’nin Keşmir’deki baskısından Türkiye’nin Kürt sorunundaki geleneksel pratiklerine, birçok başkent için Trump’ın normatif yıkımı bir tehdit olduğu kadar kendi ihlallerini meşrulaştıran bir emsal teşkil ediyor. Güvenlik mekanizmalarının tamamen tasfiye olduğu bu yeni düzende her aktör için kendi düşmanlarıyla hesaplaşmak üzere yaptırımlardan arınmış bir portal aralanıyor. Nitekim iki dünya savaşında da en az cephede ölen asker sayısı kadar cephe gerisinde sivil katliamları gerçekleşti.

Bildiğimiz ABD artık yok!
Kuşkusuz bu noktaya bir günde gelinmedi; bugünkü tablo, sistematik bir aşınma sürecinin son halkası. Trump’ın birinci döneminde NATO ve Uzak Asya’daki müttefiklerine yönelttiği mali baskılar ve Körfez’le yaşadığı gerilimler, müttefiklik kavramını içeriden aşındıran ilk halkaydı. Trump’ın 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci dönemi bu süreci üç ana kavşakta kristalleştirdi.
İlk kavşak, göreve geldikten sadece bir ay sonra Ukrayna lideri Zelenskiy’nin Beyaz Saray’da maruz kaldığı azarlanma ile geçildi. Şubat 2025’te Beyaz Saray’da yaşananlar NATO çerçevesindeki güvenlik garantisinin koşulsuz işlemediğini teşhir etti ve müttefiklik statüsü ile Beyaz Saray’a siyasi itaat arasındaki perdeyi kaldırdı.
Bu itaat mantığı Ortadoğu’da çok daha yıkıcı bir form aldı. Trump’ın İsrail’in açık bir soykırım gerçekleştirdiği Gazze’de “riviera” fantezisi ve Eylül 2025’te İsrail’in Katar gibi ABD müttefiki ülkelere yönelik saldırılarına Washington’ın gösterdiği sessizlik, ABD’nin Körfez ortaklıklarını hem fiilen hem de moral olarak lağvetti. Bu durum uluslararası sistemde ABD için meşru görülen “jandarmalık” misyonunun yerine “haydutluk” algısının yerleşmesine sebep oldu.
ABD’nin İsrail ile beraber İran’a saldırması ise bu aşınma zincirinin üçüncü ve şimdiye kadarki en sert halkası. İran’a yönelik kitlesel imha tehdidini yalnızca “Hürmüz Boğazı’nı açtırmak” gerekçelendirmek, gelmekte olana gözünü kapatmak anlamına geliyor. Nitekim İran savaşında ABD’nin konvansiyonel gücünün sınırları teşhir oldukça, Trump bu sınırları bir soykırım retoriğiyle örtmeye çalışıyor. İran krizinde zor durumda kalan ve yardım talebi NATO üyeleri tarafından reddedilen Trump’ın gösterdiği “medeniyet imhası” refleksi aslında tanıdık: Kapasitesi daralan her imparatorluk, daralan kapasiteyi telafi etmek için içerde ve dışarda şiddetin dozunu artırır. Tarih bunun düşüşe geçen imparatorlukların klasik panik refleksi olduğunu gösteriyor.

Aynı şekilde Trumpizmin küresel ölçekte bırakacağı hasarı yalnızca ABD’nin “güvenilir caydırıcı statüsünün erozyonu” olarak okumak fazlasıyla yüzeysel kalır; zira çöken şey caydırıcılığın çok ötesinde bir iç ve dış mimaridir.
Soğuk Savaş sonrası ABD hegemonyası, askeri ve ekonomik kapasitesinin yanı sıra normatif bir çerçeveye yaslanıyordu. Bu çerçeve, kuralları fiilen ihlal eden bir ABD’yi bile sistemin meşruiyet üreticisi konumunda tutabiliyordu; çünkü ihlaller söylemsel düzeyde tanınıyor, eleştiri kanalları açık kalıyor, hesap sorma talepleri kurumsal zemine taşınabiliyordu. Vietnam ve Irak bu mekanizmanın en zorlandığı momentlerdi, ama sistem tuttu. İçerde neredeyse tüm demokratik işleyişi rafa kaldıran Trump’ın dışarda soykırım tehdidiyle birlikte çöken şey bu normatif mimarinin kendisi.
Çöküşün en somut tezahürlerinden biri tam da askeri düzlemde görülüyor. Trumpizmin Japonya’dan Kanada’ya kadar tüm müttefiklerine yönelik “ücret karşılığı güvenlik” tarifesi de İran savaşıyla fiilen çöktü. Trump’ın daha birkaç ay önce, şaşalı gezilerle trilyon dolarlık anlaşmalar imzaladığı Körfezdeki müttefiklerini İran saldırılarından koruyamaması, ABD’nin konvansiyonel askeri kapasitesindeki daralmanın en çarpıcı göstergesi. Geldiğimiz noktada ne “parasını ödemiş” müttefiklerini koruyabilen pratik bir güvenlik şemsiyesi var, ne de böyle bir irade.
Bu normatif ve askeri çöküşün birleşik etkisi, ABD’nin “eski” müttefiklerinde henüz açık diplomatik söyleme yansımamış olsa da yönü giderek anti-Amerikancı bir istikamete kapı aralayan bir refleks üretiyor. Avrupa başkentlerinde savunma harcamalarının sıçraması, Türkiye-Pakistan-Mısır-Suudi Arabistan hattındaki savunma diyalogları, Ukrayna ile Körfez ülkeleri arasında özellikle insansız hava araçları konusundaki stratejik işbirliği arayışları ve Türkiye-Avrupa yakınlaşması… Son bir ayda gerçekleşen tüm bunlar ABD’nin normatif çöküşünün ürettiği boşluğa verilen erken tepkiler.
Fakat bu tepkilerin yalnızca güvenlik boşluğunu doldurmaya yönelik olduğunu düşünmek eksik kalır. Avrupa’nın stratejik otonomi tartışmaları, Körfez’in Çin ve Rusya ile dengeleme arayışları aynı zamanda normatif boşluğu da doldurmaya çalışıyor: ABD’nin terk ettiği “kurallara dayalı düzen” söylemini sahiplenecek yeni bir meşruiyet üreticisine ihtiyaç var. Bu pozisyon için Türkiye’nin de içinde olduğu bazı aktörler tarafından sessiz ama yoğun bir diplomasi de başlamış durumda.
Batılı müttefikler ve bölgesel güçler bu boşluğu doldurmaya çalışırken, Küresel Güney’de tablo daha katmanlı bir görünüm arz ediyor. Onlarca yıldır ABD’nin USAID, VoA gibi yumuşak güç araçlarıyla ürettiği “değerler” söylemi, askeri müdahale politikalarını meşrulaştıran bir örtü işlevi gördü. Bu örtünün kalkması ABD’nin kendisini bir tehdide dönüştürürken Çin ve Rusya’nın sunduğu alternatif çerçevelerin meşruiyet zemininin güçlenmesine kapı aralıyor. Ancak bu çerçevelerin kendileri de normatif bir teklif taşımadığı sürece, ortaya çıkan şey yeni bir düzen değil, faşizme kapıyı sonuna kadar aralayan bir düzensizlik rejimi olacak.
- Berkin Elvan’ın ablası Özge Elvan katılmadığı eyleme dahil edilip gözaltına alındı
- Eylem Şen ile “Anti-Faşizmin Estetiği” üzerine söyleşi: “Faşizm, insanların ‘sorgulama’ yetisini köreltecek biçimlerde, siyasette, kültürde, sanatta, gündelik hayatta yeniden karşımıza çıkıyor”
- Tarihçi Zeev Sternhell: “Faşizm Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerinden çıkmamıştır, Avrupa tarihinin bir parçasıdır”
- Trump’ın İran savaşındaki hedefleri neydi, ne oldu?
- ANALİZ | İran’da ateşkes Trump’a nefes aldırdı, peki ya sonra?














