Tarihçi Zeev Sternhell: “Faşizm Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerinden çıkmamıştır, Avrupa tarihinin bir parçasıdır”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

21 Haziran’da hayatını kaybeden Zeev Sternhell’le, Nisan 2019’da Emmanuel Laurentin bir söyleşi yapmıştı. Faşizmin tarihçisi Sternhell, “Ne Sağ, Ne Sol. Fransa’da Faşist İdeoloji” (Ni droite, ni gauche , L’idéologie fasciste en France, Folio, 2012) adlı polemik denemesinin yayımlanmasından 35 yıl sonra, 1983’ten beri Fransa’daki tarihyazımında çalkantılar yaratmayı sürdüren “Sternhell controversy” (Sternhell ihtilâfı) üzerine konuşmuştu.

Faşizm uzmanı, Kudüs İbrânî Üniversitesi’nde Emeritus Prof. Zeev Sternhell, 21 Haziran 2020 Pazar günü öldü. Geçen ilkbaharda, yönetimi altında Cerf Yayınları’yla yapılan ortak bir çalışma olan “Bastırılan Tarih La Rocque. Ateş Haçları ve Fransız Faşizmi” (L’histoire refoulée La Rocque. Les croix de feu et le fascisme français) kitabının yayımlanması vesilesiyle, Sternhell Paris’e gelmişti. Emmanuel Laurentin’in mikrofonundan, sadece Fransız tarihyazımında değil, İtalyan, Alman tarihyazımlarında da bulunan muayyen bir söylemle tezat teşkil etmek için yorulmak bilmez kavgasını anlatıyordu. Bu söylemde faşizm, bir parantezden, ilgili ulusların tarihinde bir yol kazasından ibaret görülmektedir. Sternhell ise bu yaklaşımın aksine, özellikle 19. yüzyıla ve liberalizm ile Aydınlanma Ruhu’nun bir eleştirisinin ortaya çıkışına dönerek, Avrupa’daki fikirlerin uzun tarihinde Vichy Rejimi’ni, aynı zamanda da faşist ve nazi rejimlerini tekrar konumlandırmaya uğraşmıştır.

Sık sık, zamanımızla 1930 yılları arasında paralellikler kuran yorumcular görüyoruz; özellikle de farklı Avrupa ülkelerinde milliyetçiliklerin yükselişi gözlemlendiğinden beri. Zeev Sternhell kendi payına başka köprüler kurmaktaydı: 1930’lu yıllar faşizmiyle kökenini 19. yüzyıla kadar dayandırdığı daha eski fikir hareketleri arasındaydı bu köprü; bunların içinde de, milliyetçi Fransız yazarı Maurice Barrès üzerine ilk araştırma çalışmalarıyla başlamıştı. Şöyle demişti:

Tarih “tekerrür” etmez, ama bir devamlılık vardır. Ve bu devamlılık meselesi beni uzun süredir meşgul ediyor; çünkü 20. yüzyılı anlamaya çalışmak, bunun neden bu şekilde vuku bulduğunu anlamaya çalışmak beni hep büyülemiştir. Büyük tarihçi Marc Bloch tarihi bilmeden zamanımızı anlayamayacağımızı söylemişti. Kendi payıma, tersine, içinde yaşadığım dünya, geçmişi daha iyi anlamama da yardım etti. 20. yüzyıldaki trajedilere bakıldığında, bunun nasıl mümkün olduğunu sorarız. Oysa gözümüzün önünde olup bitenlere baktığımızda, her şeyin mümkün olduğunu söyleriz. Hiçbir toplum ve hiçbir halk, faşizme, otoritarizme, ötekiyi dışlamaya karşı bağışıklık kazandıran genlere sahip değildir. Ve bunu, İsrail’deki yurttaşlarım da dahil olmak üzere herkesin kafasına kakmaktan hiç vazgeçmeyeceğim.

Zeev Sternhell

Faşizm, Birinci Dünya Savaşı siperlerinden çıkan bir kötülük müdür?

Zeev Sternhell: Faşizmin en kolay ve genel olarak en yaygın tahlili, o devrimci hâdise, 20. yüzyıl başının o “dâhiyane buluşu”, onu Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerinden çıkarmaktan ibarettir; ulusal kültürün, ulusal tarihin bir parçası olmadığı söylenir bunun. Bu tarih okumasını Fransa’da da buluruz, İtalya’da da, Almanya’da da. İtalya tarihinin en büyük düşünürlerinden Benedetto Croce, “parantez-faşizm”den bahseder. 20. yüzyılın büyük Alman tarihçisi Friedrich Meinecke ise, 1946’da “Alman Felâketi”ni (Die deutsche Katastrophe) yayımlar. O kitabı ilk gördüğümde, bu başlığın Almanya’nın yol açmış olduğu felâketten bahsettiğini zannetmiştim. Ama hiç öyle değildi. “Felâket” Almanlar’ın mâruz kalmış olduğuydu; sanki Nazizm gökten düşen bir şeymiş gibi. Bana göre, savaş kopuş hâdiseleri üretmez. Sadece kopuş hâdiselerinin yüzeye çıkması için fırsat sağlar.

Emmanuel Laurentin: 1975’ten ve “Ne Sağ, Ne Sol”un yayımlanmasından beri, Fransa tarihinin bastırılmış bir parçası gibi gördüğünüz, Fransız tarihyazımının önemli bir kısmı tarafından inkâr edilene karşı kavga veriyorsunuz. Savaş-sonrası entelektüel ortamında, bazı meslektaşlarındaki eski milliyetçi sempatilerin “üzerine sünger çekmek” istemiş olmalarını kınadığınız Fransız tarihçilerini isim vererek töhmet altında bırakıyorsunuz.

Zeev Sternhell: Evet, bazı meslektaşlarımdaki ve eski dostlarımdaki, Fransa’nın faşizme alerjik olduğunu –hatta buna karşı bağışıklık kesbetmiş olduğunu–ispatlamak istemekten mütevellit o saplantı türüne karşı kavga vermeye devam ediyorum. Çünkü bana göre, bir toplumun seyrinin sorumluluğu öncelikle seçkinlerine dayanır. Fransız entelektüel ve toplumsal seçkinleri arasında ise, Vichy’deki sonucu önemsiz bir kaza görmek isteyenler olmuştur. Savaşın bitişinden 25 yıl sonra, 1970’te, Vichy üzerine Sciences Po.’da düzenlenen ilk bir kolokyumu hatırlıyorum. Bu kolokyuma Birinci Dünya Savaşı’nın büyük tarihçisi Pierre Renouvi ve üstadım René Rémond katılmışlardı. Pétain’in eski iki bakanı, Jean Borotra ile René Belin de davet edilmişlerdi; bir sürü de yüksek zevattan davetliler vardı. Vichy’den Ancien Régime’in dönüşü gibi söz ediliyordu; herhangi bir rejimden söz eder gibi. Bugün bu inanılmaz geliyor. 

EL: Raymond Aron’dan Emmanuel Mounier’ye, bu arada Bertrand de Jouvenel’e de, epey bir sayıda Fransız entelektüelini böyle töhmet altında bırakmanız, sizi 1975’ten beri sürekli bir polemiğin merkezine koydu — hatta bir hakaret davası da açıldı. Fransız Toplumsal Partisi’nin (Parti social français) kurucusu Albay De La Roque çehresine adadığınız ve Didier Leschi, Caroline Campbell, Samuel Kalman, Laurent Kestel, Chris Millington ve Kevin Passmore ile beraber imzaladığınız“Bastırılan Tarih La Rocque. Ateş Haçları ve Fransız Faşizmi” çalışmasıyla yeniden bu konuya dönmeniz neden?

Zeev Sternhell: Çünkü muayyen sayıda Fransız tarihçinin bu Fransız usûlü faşizmin şeceresini bastırmış olduklarına inanmakta ısrar ediyorum. Mesela Marcel Ophüls’ün “Acı ve Merhamet” (Le chagrin et la pitié) filminin konu yapıldığı eleştirilerle gördüğümüz gibi. Düşmanla işbirliğinden söz etmek derhal Fransa’nın ruhuna karşı entelektüel bir komplo gibi algılanıyor; Direniş Hareketi’nin oynamış olduğu rolü azaltma maksadı taşıyan bir “vulgata”nın yayılması gibi. Bazı tarihçiler Fransa’nın savaş galiplerinden biri olarak görülebilmiş olmasının –böylelikle de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bir koltuk ve BM’de veto hakkını alabilmiş olmasının– silahlı direniş sayesinde olduğunu yazdılar. Yugoslav partizanları ordusunun, Beyaz Rusya ormanlarında, Ukrayna’da veya Polonya’da dövüşmüş olanların rolünü biraz fazla hızlı geçiştirmiş olmuyor muyuz?

Benim için, Fransa’nın savaştan “galip” çıkması tamamen farklı bir nedenledir: Aydınlanma mirasını en iyi cisimleştiren ulusun bir iskambil şatosu gibi yıkılmış olmasının, siyasal sisteminin bozgun şokuna direnememiş olmasının kabullenilmesi mümkün değildi. Halbuki, Vichy’yi bozgun üretmemiştir. Vichy 19. yüzyıl sonuna dayanan o uzun tarihin ürünüdür. Bir Benedetto Croce’nin yürüttüğü savaş ve Fransız Aydınlanmacıları’na karşı bütün bir muhafazakâr çevre göz ardı edilirse İtalyan faşizminin anlaşılamaması gibi. Almanya’da 19. yüzyıl sonunda başlatılan muhafazakâr devrim düşünülmezse Nazizm’in de anlaşılamaması gibi. 

Bütün bunlar Avrupa kültürünün bir parçası. Ve Fransız, İtalyan ve Alman olmak üzere bu üç kanat arasında en ilginci Fransız olanıdır; çünkü liberalizmin krizi, bir sonraki yüzyılda bütün Avrupa’yı önüne katıp götürecek o Aydınlanma düşmanlığı, ilk olarak 19. yüzyıl sonunda Avrupa’nın bu en liberal toplumunun bağrında patlar. Vichy’nin Boulanjizm ve Dreyfus Davası’nın devamında yer aldığı nasıl görülmez? Bunun Aydınlanma karşıtlığının vardığı yer olduğu nasıl görülmez? 1940’ta oylanan ırksal yasaları, Fransız Devrimi değerlerinin konduğu tabuta çakılan son çivi olarak görüyorum. Benim için, Fransa’da çok özgül bir durum var: İki uzlaşmaz siyasî gelenek üretmiştir: Aydınlanmacılar ve Aydınlanma karşıtları. Ve bunların arasındaki kavga, bütün tarih boyunca durmadan sürmüştür.

EL: 35 yıldır bir kuşak geçti. Yeni bir tarihçi kuşağı geliyor ve bu soruna başka bir gözle bakıyor. Kuvvetle dönen toplumsal tarih, 1930’lu yıllarda şu La Roque’un “Ateşten Haç”ı (Croix de Feu) gibi milliyetçi ligaların, beyanlar ve yazılanların ötesinde, somut olarak ne şekilde hareket ettikleriyle ilgileniyor. Önümüzü aydınlatacak bu yeni keşiflerle “Sternhell ihtilâfı”nın sönüp gideceğini düşünüyor musunuz?

Zeev Sternhell: Şayet yeni bir tarihçi kuşağı arşivlerde bizim görmemiş olduğumuz dosyalar bulur da bize, “Siz yanıldınız, yeni bir hakikate ulaştık” diyerek bu tartışmayı kapatırlarsa, bunu görmekten mutlu olurum. Ama şu anlığına, böyle bir şey olmadı. Tarihi tarafından korunduğu için Fransa’nın faşizm üretemez olması gerektiği fikrine yapışılıyor hâlâ. Dolayısıyla da, La Rocque ve “Ateşten Haçlar”ı, üstad René Rémond’un ifadesiyle “büyükler için izcilik faaliyeti” gibi görülüyor. O sert Hıristiyan etno-milliyetçiliği, Ateşten Haçlar tarafından işçi çevrelerinde girişilen o şiddet hareketleri, büyükler için izci faaliyeti miymiş yani? Bense aksine Hıristiyanlar’ın faşizme karşı bağışıklık kesbetmemiş olduklarına, aynen Yahudiler’in de faşizme ve ırkçılığa karşı bağışıklık kesbetmemiş olduklarına inanıyorum. Herkesin her şeyi yapması kabildir. Tarihin bize bunu öğrettiğine inanıyorum.

****

Daha önce Zeev Sternhell’in 18 Şubat 2018’de Le Monde’da çıkan “İsrail’de Nazizmin başlangıç dönemini andıran bir ırkçılık büyümekte” başlıklı yazısını yine Haldun Bayrı çevirisiyle yayımlamıştık.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus