Zeev Sternhell: “İsrail’de Nazizmin başlangıç dönemini andıran bir ırkçılık büyümekte”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İsrail Bilimler ve Edebiyat Akademisi üyesi, Kudüs İbrani Üniversitesi’nde profesör, faşizm tarihi uzmanı Zeev Sternhell’in 18 Şubat 2018’de Le Monde’da çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Zeev Sternhell 
Zeev Sternhell

Bizden elli ya da yüz yıl sonra yaşayacak bir tarihçinin dönemimizi nasıl açıklamayı deneyeceğini tahayyül etmeye çalışıyorum bazen. İsrail’de, 1948 Bağımsızlık Savaşı’yla, Avrupa Yahudiliğinin yıkıntıları üzerinde ve içlerinde Shoah’tan kurtulmuş binlerce kişinin bulunduğu, ahalisinin yüzde 1’inin kanı pahasına bir devlete dönüşen bu ülkenin, hangi anda, hâkimiyeti altındaki Yahudi-olmayanlar için bir canavara dönüştüğünü soracaktır muhtemelen. İşgal ettikleri topraklarda nüfuzları altındaki Yahudi-olmayanlara karşı zalimliklerinin, Filistinlilerdeki özgürlük ve bağımsızlık umutlarını kırma azimlerinin, ya da Afrikalı sığınmacılara iltica hakkı tanımamalarının, ulusal varlıklarının manevi meşruiyetini kökünden biçmeye başladığını, İsrailliler –en azından bir bölümü– tam olarak ne zaman anladılar?
Tarihçimiz bunun cevabını belki de çoğunluktaki partinin iki önemli milletvekilinin fikirleri ve faaliyetlerinin küçük evreninde bulacaktır. Hükümet politikasının sadık temsilcileri olan Miki Zohar (Likud) ile Bezalel Smotrich (Yahudi Evi) kısa süre önce sahneye çıktılar. Ama daha da önemlisi, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun alelacele rızasıyla Adalet Bakanı Ayelet Shaked’in Knesset’e çabucak kabul ettirmeye kalkıştığı, “esasî” yasalar, yani anayasada değişiklik tekliflerinin zemininde aynı ideolojinin bulunması.

MK-Ayelet-Shaked-e1431395945564
İsrail Adalet Bakanı Ayelet Shaked

Milliyetçi dindar sağcı partinin iki numarası olan Shaked, aşırı milliyetçiliği dışında, bir seçim zaferinin, tüm devlet organlarına, kültür de dahil olmak üzere idareden adalete toplumsal yaşama el koymayı meşru kıldığı minvalli bir siyasî ideolojiyi kusursuz temsil ediyor. Bu sağın anlayışına göre, liberal demokrasi çocukluktan başka bir şey değil. Britanya geleneğinden olup yazılı bir anayasası bulunmayan bir ülkede böyle bir yaklaşımın olması kolaylıkla anlaşılabilir; davranış kuralları ve değiştirmek için basit çoğunluğu bulmanın yettiği bir kanunî çatı var sadece.
Yeni içtihadın en önemli unsuru, “Ulus-Devlet Yasası” denen bir mevzuattır: Vaktizamanında Maurras’ın eksiksiz milliyetçiliğinin karşı çıkmayacağı, bugün Madam Le Pen’in önermeye cüret edemeyeceği, yabancı-düşmanı otoriter Polonyalı ve Macarların ise seve seve kucak açacağı katı milliyetçi bir anayasal icraat söz konusu. Fransız Devrimi’nden beri yazgılarının liberalizme ve insan haklarına bağlı olduğunu unutan ve Avrupa’daki en katı şovenistlerin kolaylıkla kendilerini bulduğu bir milliyetçilik üretiveren Yahudiler bunlar.

Solun güçsüzlüğü

Gerçekten de bu yasanın hedefi, açıkça Aydınlanmacıların, liberalizmin ve insan haklarının evrensel değerlerini, Yahudi milliyetçiliğinin kendi çıkarını gözeten değerlerine tâbi kılmaktır. Yüksek Mahkeme’yi, kararlarını daima bu yeni mevzuata daha sadık bir zihniyetle almaya zorunlu kılacaktır; her halükârda Shaked, bu mahkemenin imtiyazlarını azaltmaya ve geleneksel liberal karakterini kırmaya (emekliye ayrılan tüm yargıçların yerini, mümkün olduğunca kendine yakın hukukçularla doldurarak) uğraşmaktadır.
Ama bu hanım bakan daha da ileri gitmektedir: Az zaman önce, insan haklarının bir Yahudi çoğunluğu temin etme gerekliliği önünde eğilmesi gerektiğini beyan etmiştir. Nüfusunun % 80’i Yahudi olan İsrail’de o çoğunluğu tehdit eden hiçbir tehlike olmadığına göre, bakanın partisinin temennisi olan işgal altındaki Filistin topraklarının ilhakı durumunda vuku bulacak yeni duruma kamuoyunu hazırlamak söz konusudur: Yahudi-olmayan ahalinin hiçbir oy hakkı bulunmayacaktır.
Solun güçsüzlüğü yüzünden, bu mevzuat eski İsrail’in tabutuna çakılacak ilk çivi hizmeti görecektir; o İsrail’den kalan ilk bağımsızlık bildirgesi, 1967’de ele geçirdiği ve halen 300 bin kolonun iştigal ettiği topraklarda yarım yüzyıldır süren bir işgalle, sömürgeleştirmeyle ve ırk ayrımcılığıyla toplumumuz ahlâken çürümüş olmasaydı ülkemizin ne olabileceğini gelecek kuşaklara hatırlatacak bir müze parçası gibidir.
Bugün sol, Avrupa versiyonunda bizimkinden de aşırı olup Avrupa Yahudilerini neredeyse tamamen yok etmeyi başarmış olan bir milliyetçiliğe kafa tutamamaktadır artık. Bu yüzden İsrail’in ve Yahudi dünyasının her yerinde Ravit Hecht’in Smotrich ve Zohar ile Haaretz için yaptığı iki söyleşiyi (3 Aralık 2016 ve 28 Ekim 2017) okutmak gerek. Basit bir yerel faşizmin değil, başlangıcındaki Nazizme yakın bir ırkçılığın gözümüzün önünde nasıl büyüdüğü görülüyor bu söyleşilerde.
Her ideoloji gibi Alman ırkçılığının da bir evrimi olmuş; kökeninde, sadece Yahudilerin insan ve yurttaş haklarına yüklenmiş. İkinci Dünya Savaşı çıkmasa, “Yahudi sorunu”nun Alman denetimindeki topraklardan Yahudilerin “gönüllü” göçüyle sonuçlanması mümkünmüş. Eninde sonunda, Almanya ve Avusturya’daki neredeyse bütün Yahudiler zamanında çıkabilirlermiş. Sağdan bazılarına göre, Filistinlilere de aynı yazgı yaşatılabilir. Yalnızca bir savaşın kendini göstermesi gerek; mesela Ürdün’de bir devrimle beraber çıkacak sıkı bir savaş… böylelikle işgal altındaki Batı Şeria sâkinlerinin büyük kısmı doğuya doğru püskürtülebilir.
Irk ayrımcılığı heyulası
Smotrich’ler ve Zohar’ların Filistinlilere fizikî saldırıyı kastetmediklerini belirtelim; tabii ki Yahudi hegemonyasını direniş göstermeden kabul ettikleri takdirde… Filistinlilere insan hakları, özgürlük ve bağımsızlık hakları tanınmasına karşı çıkıyorlar sadece. Aynı cinsten fikirler bâbında, işgal altındaki toprakların ilhakı durumunda, bunlar ve bunların siyasî partileri, Filistinlilere İsrail vatandaşlığı ve elbette oy hakkı verilmesine karşı çıkacaklarını şimdiden fütursuzca ilan ediyorlar. İktidardaki çoğunluğa göre ise, Filistinliler ilelebet işgal altında bir ahali statüsüne mahkûm.

Araplar ve Arz-ı Mevud

Bunun sebebi açıktır ve netlikle dile getirilmiştir: Araplar Yahudi değildir; bunun için, Yahudi halkına vaat edilen toprakların (Arz-ı Mevud) herhangi bir kısmında mülkiyet iddia etme hakları yoktur. Smotrich, Shaked ve Zohar’a göre, bu toprağa belki hiç ayak basmamış olan bir Brooklyn Yahudisi, bu toprağın meşru sahibidir; ama ondan önce ataları gibi orada doğmuş olan Arap, varlığını sadece Yahudilerin iyi niyetleri ve insanlıkları yüzünden kabul ettikleri bir yabancıdır. Zohar’ın dediğine göre, Filistinli, “Kendi kaderini tayin hakkına sahip değildir, zira toprağın sahibi değildir. Dürüstlüğümden ötürü burada oturmasını isterim; burada doğmuştur, burada yaşamaktadır, buradan gitmesini söylemem ona. Söylediğime üzgünüm, ama [Filistinlilerde] büyük bir eksik var: Yahudi doğmamışlar”.

Bunun anlamı, Filistinliler din değiştirmeye karar verseler, zülüflerini Yahudiler gibi uzatsalar, Tevrat’ı ve Talmud’u okumaya koyulsalar bile, hiçbir işlerine yaramayacağıdır. Dil, kültür ve sosyalleşme gibi bakımlardan İsrailli olan Sudanlılar ile Eritreliler ve çocukları da, Filistinlilerle aynı durumdadır. Durum Nazilerde de aynıydı. Bunun akabinde, sağcı “düşünür”lerin çoğuna göre devletin kuruluşundan beri İsrail vatandaşı olan Araplara da muayyen koşullarda uygulanabilen ırk ayrımcılığı gelir. Ve ne yazık ki, seçilmiş temsilcilerinden hem utanan hem de onların fikirlerini rezilce bulan çok sayıda İsrailli, bir sürü nedenle, sağa oy vermeyi sürdürür.

FransizKultur

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus