Hafta Başı (80): Türkiye Avrupalı değil mi? | CHP’nin yeni yol haritası | İsrail-Türkiye gerginliği sürüyor

Hafta Başı’nın bu bölümünde Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkilerini, CHP’nin yeni siyasi hat arayışını, muhalefet stratejilerini, İsrail–Türkiye diplomatik gerilimini, değerlendirdi.

Video özeti

  • Kadri Gürsel, Türkiye’nin Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde dışlandığını vurguladı.
  • Gürsel, Türkiye’nin mevcut rejiminin güvenilir bir ortak olarak görülmesini engellediğini belirtti.
  • Türkiye’nin mülteci politikası Avrupa için önemli bir konu olarak öne çıktı.
  • CHP, yeni bir yol haritası arayışında, ancak mevcut siyasi koşullar sınırlı seçenekler sunuyor.
  • İsrail ile ilişkilerde gerginlik artarken, Gürsel çatışma riskine dikkat çekti.
türkiye avrupalı değil mi
Türkiye Avrupalı değil mi?

Türkiye Avrupalı değil mi?

Kadri Gürsel, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde Türkiye’nin dışlandığını savundu. Avrupa’da Türkiye’ye yönelik yaklaşımın değiştiğini belirten Gürsel, “Türkiye’nin mevcut rejimiyle ve mevcut liderliğiyle yeniden güven tesis etmesi mümkün değil. Güvenilir ve öngörülebilir bir ortak olarak görülmesi mümkün değil” dedi.

Gürsel, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in AB’nin genişlemesinin jeopolitik bir zorunluluk olduğunu belirtti. Gürsel, bölgenin Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiği söyleminin “gaf” olmadığını vurguladı, Avrupa’nın Türkiye’yi stratejik olarak dışarıda konumlandırdığını ifade etti.

Doğu Akdeniz’deki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Gürsel, Fransa’nın Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile kurduğu ittifaka dikkat çekti. Kadri Gürsel, “Bu ittifak tanımı gereği Türkiye’ye karşı olan bir ittifak” dedi.

Ruşen Çakır ise Türkiye’nin mülteci politikası nedeniyle Avrupa için önemli olduğunu belirterek, “Bir taraftan da hep konuştuğumuz bir başka husus var. Mülteci sığınmacıları kesen bir ülke olarak Avrupa Türkiye’ye bir anlamda mecbur” dedi.

CHP’nin yeni yol haritası

CHP’nin son dönemde yoğun toplantılar yaptığını hatırlatarak yeni bir yol haritası arayışında olduğunu ifade eden Ruşen Çakır, parti içindeki tartışmalara değinerek, “Mitinglerle olmuyor diyenler var ama ben ona katılmıyorum” dedi. Çakır, Ekrem İmamoğlu’na destek verilmemesi yönünde partiye bir baskı olduğunu söyledi.

Kadri Gürsel, CHP’nin mevcut siyasi koşullar altında sınırlı seçeneklere sahip olduğunu belirterek, yerel yönetimlere yönelik operasyonların muhalefeti dar alana sıkıştırdığını savundu. 

İsrail-Türkiye gerginliği sürüyor

İsrail ile ilişkilerde artan gerilime de değinen Gürsel, bölgede Türkiye’ye yönelik sistematik bir söylem üretildiğini söyledi, “İsrail medyasında ve siyasetinde Türkiye’ye karşı bir kampanya yürütülüyor” dedi. Gürsel, iki ülke arasında olası bir çatışma riskine dikkat çekti, “Türkiye ve İsrail böyle giderse sonunda Suriye’de çatışırlar” dedi.

Süleyman Soylu’nun İsrail’e ilişkin açıklamalarını değerlendiren Gürsel, bu tür söylemlerin tansiyonu yükselttiğini belirterek, daha dikkatli bir dil kullanılması gerektiğini ifade etti.

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız ve Kadri Gürsel’le yine bu haftayı konuşacağız. Kadri, merhaba. 

Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen. 

Ruşen Çakır: Dün akşam beraberdik, şimdi de bugün kaldığımız yerden devam ediyoruz diyelim, çok da fazla açmayalım konuyu. Senin kıta sahanlığına girelim. Dış politika, Türkiye, Avrupa Birliği, Türkiye- İsrail. Bu konular nedense pek konuşulmuyor Türkiye’de. Hâlbuki çok önemli. 

Kadri Gürsel: Konuşulmuyor değil, konuşuluyor, ama yanlış yerlerde yanlış kişiler tarafından konuşuluyor ve Türkiye’ye pek faydası olmuyor. 

Ruşen Çakır: O zaman biz olabildiğince doğru ele almaya çalışalım. 

Kadri Gürsel: Böyle bir iddia içinde olalım en azından. Çünkü yanlış yerde yapılan yanlış tartışmaların, Türkiye’nin tarihsel muarızlarına ciddi malzeme sağladığı da bir gerçek. 

Ruşen Çakır: Geçenlerde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen bir kutlama töreninde ilginç bir şey söyledi; Die Zeit gazetesinindi galiba. 

Kadri Gürsel: Die Zeit’ın kuruluş yıldönümü için bir röportaj verdi. 

Ruşen Çakır: Evet ve “Avrupa’nın bütünleşmesini sağlamak lazım’’ dedi. 

Kadri Gürsel: ‘’Tamamlamak lazım’’ dedi. 

Ruşen Çakır: ‘’Tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki; Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin” dedi. Birden, ‘’N oluyoruz? Biz hani Avrupa’nın parçasıydık?” dedik. Ama çok da fazla kurcalanmadı. Sonra geçenlerde Güney Kıbrıs’ta bir toplantı oldu. 

Kadri Gürsel: Gayri resmi Avrupa Birliği zirvesi. 

Ruşen Çakır: Evet. Ama başka konuklar da vardı. 

Kadri Gürsel: Evet. Bölge ülkeleri vardı. Biz yoktuk. Yani o gayri resmi Avrupa Birliği zirvesinin de Güney Kıbrıs’ta yapılmasının nedeni, şu anda AB dönem başkanı olması. 

Ruşen Çakır: Evet. Yani Güney Kıbrıs.

Kadri Gürsel: Dünyanın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıdığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Bu zirveye de Ürdün, Mısır, Lübnan ve Suriye çağrıldı. Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis’in “Türkiye’yi, yani Erdoğan’ı çağırdık, ama gelmedi” dedi. Tabii ki gelmesi beklenmezdi. Zaten böyle bir zirvenin orada yapılıyor olması, doğrudan Türkiye’yi dışlamaya yönelik bir hamle, bir gösteri, aslında bir şov. Şu açıdan şov: Çünkü enerji arz güvenliğinden, göçmenlere, göç hareketlerine, ticarete, güvenliğe, enerji hatlarına, tabii özellikle de Doğu Akdeniz havzasındaki doğalgaz nakline kadar, Doğu Akdeniz’in bütün konuları geniş bir yelpazede tartışılacak ve Türkiye burada olmayacak. Haritaya bakan biri, Türkiye olmadan bunların hiçbirinin yapılamayacağını görür ve anlar. Buna rağmen bunları yapmaları, aslında diğer taraftan Türkiye’ye verilmiş bir mesaj oluyor. Ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin dönem başkanlığı sırasında sadece bu da olmuyor; aynı zamanda da Fransa’nın özellikle İran’a karşı, Amerikan-İsrail saldırısının -bunu İran Savaşı diye mi adlandırmak lazım, yoksa Amerikan-İsrail, İran Savaşı diye mi bilemiyorum-, bu savaş sırasında da artan bir politik aktivizm içinde olduğunu görüyoruz, özellikle Macron’un. Bu politik aktivizm biraz endişe verici, tedirginlik uyandırıcı bir jeopolitik gerçeklikle örtüşüyor, birleşiyor. Şöyle ki: Fransa, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile beraber stratejik bir ittifak içinde ve sürekli bu ittifakı güçlendirme yönünde adımlar atıyor. Kendileri ne derse desin, -ki kendileri de söylüyor bunu- bu ittifak, tanımı gereği Türkiye karşıtı bir ittifak. Fransa böyle bir rol üstlenmiş durumda. Öyle olmadığını söylerler, ama değil. Türkiye karşıtı bir ittifak ve bu da zaten açık açık söyleniyor. 

Birkaç gün önce Macron Atina’daydı. 2021’de Fransa ve Yunanistan arasında imzalanan stratejik ortaklık anlaşmasının 5 yılda bir yenilenmesi öngörülüyordu. Atina’da o anlaşmanın yenilenmesine karar verildi. O stratejik ortaklık anlaşması askerî bir ittifak aslında ve ‘‘Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmış sayılır’’ gibi, NATO’daki savunmanın bölünmezliği ve ortaklığı benzeri. NATO’daki o ilkeler vardır ya, savunmanın bölünmezliği, bir bütün olduğu ve savunmanın ortaklığı ile ilgili. Böyle bir espri var orada. Bu ne kadar gerçekçidir? Ne kadar uygulanabilir, o ayrı bir konu. Fakat böyle bir niyet var ve Macron orada şunu söyledi: “Türkiye’nin Adalara revizyonist hamleleri olursa…” Bunu açıklamak lazım. Yani Ege’de revizyonizm nedir? Türkiye’nin, Ege’deki bir Türk-Yunan çatışmasını fırsat bilerek yahut da o çatışmanın gereğini yaparak, On İki Adalar’dan bazılarına asker çıkarması gibi bir şey. Macron, “Fransa burada olacaktır” dedi. Ki bu yöndeki davranışlarını daha önce de göstermişti. Özellikle 2016-2020 ve 2021 arasında, Doğu Akdeniz’de enerji, özellikle doğalgaz aramalarına karşı Türkiye’nin takındığı bir tavır vardı. Türkiye o zaman dış politikasını da militarize etmek zorunda kaldı ve aslında Kıbrıs’ın mücavir ekonomik bölgesinde, doğalgaz aramalarına karşı Gambot diplomasisini uygulayarak, donanmasını gönderip fiilen engel oldu. O sırada Fransa Türkiye’ye karşı caydırıcı olsun diye bir firkateyn yolladı. 

Fransa’nın durumu ilginç. Almanya da öyle. Ben von der Leyen’in açıklamasının bir gaf olduğu kanaatinde değilim. Ukrayna Savaşı bağlamında, Trump’ın yeniden başkan olmasından sonra, artık Avrupa’da yeni bir güvenlik mimarisi teşkil ediliyor. Yeni bir yapı oluşacak ve burada tabii İngiltere’nin de 2020’de Brexit dolayısıyla Avrupa Birliği’nden ayrılması da Türkiye açısından olumsuz bir gelişme oldu aslında. Ama tabii bu Yeni Avrupa mimarisinde İngiltere’nin de olması söz konusu. Burada Avrupa Birliği içinden gelen bir inkâr var. Türkiye’nin buradaki rolü, gücü ve doğal pozisyonu inkâr ediliyor. Türkiye’nin yeni Avrupa güvenlik mimarisinden dışlanması ve Türkiye’nin marjinalleştirilmesi yönünde bir şey var. 

Ruşen Çakır: Ama normalde Türkiye’nin çok güçlü bir ordusu, savunma sanayii var. 

Kadri Gürsel: Ama Türkiye’ye ciddi şekilde güven duyulmuyor ve bu yerleşti artık. Türkiye’nin, mevcut rejimi ve mevcut liderliğiyle yeniden güven tesis etmesi, güvenilir ve öngörülebilir bir ortak olarak görülmesi mümkün değil. Bunun nedenleri var. Ben bunu bir tespit olarak dile getiriyorum. 2009, 2010’dan beri uygulaya geldiği dış politikanın sonucunda, Türkiye bu noktaya geldi. Türkiye’nin gelgitleri ayrı bir konu, ama Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı bu. 

Ruşen Çakır: Ama bir taraftan da hep konuştuğumuz bir başka husus var. Mülteci sığınmacıları kesen bir ülke olarak Avrupa, Türkiye’ye bir anlamda mecbur. 

Kadri Gürsel: Mecbur elbette. Ama onun için de bazı tedbirler aldılar sınırlarda. Tabii Ege’de nasıl tedbirler alınabilir, orası muamma. Bence Ege’de tedbir alınamaz ama bu, mülteciler konusunu aşan uzun vadeli stratejik bir yaklaşım. Bu uzun vadeli stratejik perspektifte Türkiye’ye yer yok, öyle görünüyor. Sen savunma sanayiinden söz ettin. Savunma sanayii, burada tam tersine tehdit olarak görülüyor aslında. Türkiye’nin, 2016, 2020’den bu yana stratejik otonomi elde etmek için, bir yerde de mecbur kalarak giriştiği Milli Savunma Sanayii hamlesi, bugün Avrupa’nın güvenliğini düşünen, kararlaştıran, bu planlamayı yapan, Avrupa Birliği jeopolitiğinin en güçlü iki temsilcisi Fransa ve Almanya açısından artı değil, tam tersine bir tehdit. Bunun içinde İngiltere de var tabii ve İngiltere çok önemli. Türkiye’nin savunma sanayii aslında şöyle bir tehdit. Türkiye, 2016’dan sonra özellikle CAATSA ambargolarına maruz kaldı. 2017’de imzalandı o S-400 alımı. 2020’de geldi ve sonra Türkiye’ye CAATSA yaptırımları uygulandı. Şu an Amerika Türkiye’ye net ve kesin bir silah ambargosu uyguluyor. Bu, çok uzun sürmüş ve kategorik bir silah ambargosu. Bu yerleşti artık ve Amerika’da gerçek anlamda Türk dosyasını sahiplenen hiçbir odak yok. Trump dâhil buna. Yani ben Trump’ın bu konuda hiç güvenilir olduğu kanaatinde değilim zaten. Bir şey de yapamıyor. 

Diğer taraftan, İngiltere hariç, Avrupa’dan da Türkiye’ye yönelik yaptırımcı bir yaklaşım var. Güneyle kuzey ayrışıyor burada; İspanya ve İtalya farklı. Ama Fransa ve Almanya’da çok farklı bir yaklaşım var. Çünkü Türkiye kendi askeri kapasitesini sadece pazarlama değil, kullanma eğiliminde olan ve kullanan bir ülke. Ambargolar sonucunda mecbur kalınarak geliştirilen ve hayli başarılı olduğu da görülen dronlar, Karabağ’da, Libya’da kullanıldı. Türkiye çok da sorgulamadan 35’ten fazla ülkeye dron satıyor. Özellikle Bayraktar yapıyor bunu.; TAI/TUSAŞ) da yapıyor. Tabii Türkiye’nin kendi askeri kapasitesini, milli kapasitesini kullanma eğiliminde olması da kaşların kalkmasına neden oluyor. 

Şimdi burada Fransa’nın çok özel bir konumu var. Fransa gerileyen bir güç, tedirgin bir güç ve Türkiye’ye karşı bir hazımsızlık içinde. O hazımsızlığın da haklı nedenleri var kendisine göre. 2020’de Dağlık Karabağ’da Fransa kaybetti aslında; Ermenistan’la beraber Fransa da kaybetti. Jeopolitik bir yenilgiye uğradı orada. Libya’da Türkiye Trablus’u destekliyordu. Fransa Hafter’i destekliyordu ve Libya’da da kaybetti. Libya’da sadece dronlarla müdahil olmadı Türkiye. Libya’da karada da vardı, denizde de vardı. Hatta Libya krizi sırasında denetim görevi uygulayan Fransız donanmasına karşı bir Türk savaş gemisi radar kilidi attı. Bu da çok ciddi anlamda irrite olmalarına neden oldu. Türkiye irkiltici bir güç. Yine Afrika’da da öyle. Fransa, Afrika’da Sahel bölgesinde neredeyse kendisine radikalizm ve siyasal İslamcılık ve istikrarsızlık transfer ettiği, ihraç ettiği gerekçesiyle ve eski kolonilerdeki kurulu düzeni, istikrarı korumak amacıyla bulunduğunu ve uzun yıllardır oradaki radikal İslamcı silahlı örgütlere karşı mücadele ettiğini biliyoruz. Ama buradan artık çekiliyor Fransa ve burada da Türkiye’nin güç kazandığını biliyoruz. Fransa, Sahel’de, yani eski kolonilerinde bile kendisinin boşalttığı alanlarda, Türkiye’nin kök saldığını, yerleştiğini, geldiğini görüyor ve bundan da rahatsız. Burada aslında Fransa’nın büyüklük duygusunun Türkiye tarafından rencide edilmesi hâli var. Şimdi Kıbrıs’ta da böyle bir ittifak var. Çok ilginç bu. Bir tarafında Fransa, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail… 

Ruşen Çakır: Tam İsrail’e gelecektim. 

Kadri Gürsel: Ama bu ittifakın merkezi Doğu Akdeniz ve pergelin iğnesini bastığı yer Kıbrıs. En zayıf halkası da orası aslında. Türkiye’ye karşı Kıbrıs odaklı, merkezinde Kıbrıs’ın olduğu bir ittifak düşünülemez, tasarlanamaz, uygulanamaz. Bu gerçekçi bir şey değil. 

Ruşen Çakır: Demin bahsettiğin Güney Kıbrıs’taki zirveye, Avrupa Birliği ülkeleri dışında, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan katıldı. İsrail yoktu. Ama biliyoruz ki, öteden beri  Doğu Akdeniz’deki, Yunanistan’ı Kıbrıs’ı içeren iş birliklerinde hep bir şekilde İsrail de var. 

Kadri Gürsel: Tam tarihini şu an hatırlayamıyorum, belki sen hatırlarsın; Netanyahu, Miçotakis’le Hristodulidis’i sağına soluna aldı ve Türkiye’ye parmak salladı: “İmparatorluğu tekrar diriltmeye mi çalışıyorsunuz? Aklınızdan bile geçirmeyin” dedi. Dolayısıyla bu ittifak, iki ortaklı ittifak. Bir tarafında Fransa var, diğerinde İsrail. Bunların ikisi de nükleer silahlı güçler. Fransa’nın Türkiye’ye karşı böyle açıkça hasmâne bir tutum almasının nedenlerine gelecek olursak: Bu bir cüret aslında. Türkiye de cüretkâr, ama Fransa da cüretkâr. Türkiye’de yaratılan havanın aksine, Türkiye’nin son yıllarda caydırıcı gücünün azaldığını teslim etmek lazım. Şöyle azalıyor: Özellikle hava gücü açısından, Türkiye, Ege’de de caydırıcılığını yitirdi ve yitiriyor. İsrail karşısında caydırıcılığını çoktan yitirdi. Çünkü Türkiye F-35 alabilseydi, bir mukabele etme imkânı olabilecekti. O bakımdan da Türkiye ciddi bir caydırıcı güce sahip olabilecekti. Şimdi eskiyen F-16 filosu karşısında, Fransa, stratejik ortak olarak gördüğünü her defasında söylediği Yunanistan’a, hemen iki filo Rafale verdi. Rafaller Türkiye’nin sahip olduğu F-16’lardan daha üstün uçaklar. Ege’deki hava dengesi Yunanistan lehine biraz değişti. Şimdi bir o var ve Yunanistan F-35 alacak. 2028’den itibaren teslimi bekleniyor. Yani Ege’deki hava üstünlüğümüz ya da hava dengesi tamamen Yunanistan’ın lehine dönecek. İsrail’de zaten döndü. 

Türkiye zaten nükleer silahlı bir ülke değil. Bir de NATO üyeliğimiz var bizim. NATO nedir aslında? Nükleer ittifaktır, Amerikan nükleer şemsiyesidir. Bugün ne kadar güvenebiliriz Amerikan nükleer şemsiyesine? Kesinlikle güvenemeyiz. NATO ittifakı böyle bir testten geçecek olsa, bu testten geçemez, dağılır. Yani mümkün değil böyle bir şey. Ayrıca, Türkiye, beşinci nesil savaş uçağı olan Kaan’ı geliştirme ve seri üretme konusunda ciddi bir çaba içinde. Orada, motorunun geliştirilmesi ve seri üretimin yapılabiliyor olması lazım. Çünkü F-16 motorları, Pratt&Whitney. Detaya girmeyelim. F-16 motorları, General Electric üretimi F110 galiba. İlk pakete takılması beklenirken, o konuda da CAATSA yaptırımları ve zorluklar var. Sırf CAATSA yaptırımları olmasa bile Kongre engelini aşması zor. Yani Türkiye’ye uygulanan CAATSA yaptırımları kalksa bile kongre engeli var ve daha sonra her kalemde Kongre onayı gerektiği için çok zor. Bu bakımdan Türkiye’nin dilini dengelemesi gerekiyor. Dil derken, söylemini sahadaki gerçekliğe uyarlaması gerekiyor ve burada bir kalibrasyon yapması lazım. Bu yapılmıyor. 

Ruşen Çakır: Değişik dönemlerde Netanyahu’dan, savunma bakanından, birtakım eski bürokratlardan gelen Türkiye’ye yönelik tahrik edici açıklamalar, kalibre edilmesi gereken dil, tam tersine bir anlamda bir provokasyon olarak da okunabilir sanki.

Kadri Gürsel: Tabii ki Türkiye provoke ediliyor. Türkiye’ye karşı bir psikolojik ve siyasi operasyon yapılıyor. Bu kesin, ama bu cüreti nereden buluyorlar? Türkiye’yi eskisi kadar caydırıcı görmüyorlar. Türkiye, NATO’nun en çok ciddiye alınan ve altı çizilen gücü, hava gücüydü. Türkiye, Amerika’dan sonra dünyanın en büyük hava F-16 filosuna sahipti. Ve bunlar vurucu gücü yüksek F-16’lardı. Hâlâ da öyleler, ama son gelişmelerle 35 yıl dengeler çok değişti. Mesela İsrail’deki o dilden, eski Başbakan Naftali Benet’ten bahsedelim biraz. Naftali Benet’in bir partisi yok şu anda; merkez sağ. Merkez sağ, ama güvenlikçi ve aşırıcı özellikleri olan bir merkez sağ ve Netanyahu’ya alternatif görünüyor. İsrail, Ekim sonuna kadar seçim yapmak zorunda. Eğer Netanyahu gider de yerine Naftali Benet hükümet kuracak pozisyona gelirse, Knesset’te bir çoğunluk alırsa, o zaman Netanyahu gidecek, Naftali Benet gelecek. Çünkü Naftali Benet’in şu anda toplamda %20- 21 kadar bir oyu var. Netanyahu, yani Likud Partisi hâlâ %25’ler seviyesinde. O yüzden Naftali Benet’in 10 gün kadar önce ‘’Türkiye yeni İran’dır’’ demesi çok önemli. 

Aslında İsrail medyasına, siyaset sınıfına ve düşünce kuruluşlarına baktığında, Türkiye’ye karşı sistemli bir kampanyanın başlatıldığını görmek lazım. İran Savaşı ile beraber, bir karşı propaganda, antipropaganda kampanyası var. Türkiye’nin nükleer arayış içinde olduğu, Türkiye’nin Hamas’ı desteklediği, Türkiye’nin siyasal İslamcılığı desteklediği, Türkiye’nin İsrail’i tehdit ettiği yönünde. Çoğunun da altı boş; bayağı uyduruk şeyler. Argo ifadeyle tamamen kıtır atıyor; çoğunlukla yalanlar üzerine kurulu uyduruk şeyler. Türkiye hiçbir zaman İran olmadı ve olmayacak. Yani ne kendisi İran oldu ne de İsrail için yeni İran olabilir. Böyle bir politikası hiçbir zaman olmadı.   

Ama o konfor alanından çoktan çıktık. Neydi konfor alanı? Türkiye’de, hâliyle yaptıklarından dolayı İsrail’i hedef alan, ama kendi içinde aşırılık dozu yüksek söylemler var. Bir tarafta, kamuoyunda Türkiye’deki dış tehdit algısını arttırıyor. Türkiye’de hükümet, rejim etrafında yeniden bir toplanma eğilimini sağlıyor. Dış tehdit öyledir. Aynı şey İsrail’de de geçerli. Şimdi İsrail bölgeye sözde nizam verdi, askerî hegemonya kurdu. Önce İran’ın bütün vekil unsurlarının belini kırdı, kolunu kanadını kırdı. Onları tasfiye etmediyse bile felç etti büyük ölçüde. Sonra sıra İran’a geldi. Şimdi bu geniş bölgede kala kala geriye bir tek Türkiye kalıyor. Diğer Arap ülkeleriyle olan tarihsel hesabını zaten çok daha önce, 10 yıllar önce gördü İsrail. Mısır’da, Suriye’de. Suriye’yi de zaten tamamen halletti. Onun bölgedeki tarihsel hedefi, kendi jeopolitik tasarımı şu: ‘‘Kimse benden daha güçlü bir hava kuvvetine sahip olmasın. Benden başka, kimsede nükleer silah olmasın.’’ Hadise bu. Bu ne kadar gerçekçidir? Türkiye’ye ne kadar uygulanabilir? O ayrı. 

Fakat tekrar edeceğim; bunu, seninle yaptığımız bir programda da söyledim. Hakan Fidan’ın geçenlerde ‘’Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’’ kabilinden ifade ettiği bir şey var. Ben Fidan’ın o mesajı iç kamuoyuna verdiğini zannediyorum. O yüzden tekrar edeceğim. Hakan Fidan İsrail’e ‘’bir söz savaşına dahi girmeden önce bir kapasite inşa etmen lazım” dedi. Askerî kapasiteden söz ediyorum. Kastettiği şey, gerçekten risk önleyici bir askerî kapasite, yani caydırıcılık inşa etmeden İsrail’le söz savaşına girmemen lazım. Çünkü İsrail’de bu retorikler ciddi tehdit olarak algılanıyor ve sen ona karşı bir reaksiyon geliştiriyorsun. Hakan Fidan bunu demeye getirdi. Burada, artık biraz daha işin ciddiyetine vakıf olarak hareket etmek gerekiyor. 

Konuyu şuna getireceğim: Türkiye’de iktidarın başarı hikâyelerine çok fazla ihtiyacı var. Bakıyorsun, artık bol miktarda yapay zekâ da kullanılarak, YouTube kanalından İngilizce, Türkçe, Türkiye’nin milli savunma hamleleri, geliştirdiği projeler, füze projesi, donanma, tank ve zırhlı araçlar, Kaan ve diğer dron projeleri, insansız hava araçları ile ilgili çok sayıda, çok yüksek volümde yayın yapılıyor ve tabii ki bunlar dışarıdan da her yerden izleniyor. Bir de, iktidarın televizyonlarında, benim de çok saygı duymadığım, kıymeti kendinden menkul, kendisine güvenlik uzmanı süsü veren birtakım insanlar birbirleriyle yarışıyorlar âdeta. Ama yarışırken, sözlerinin şehvetine kapılıyorlar ve bayağı militarist ve savaş kışkırtıcısı bir söylem içinde devam ediyorlar. Bunların bir şekilde dizginlenmesi lazım. Mesela bir yıl önce böyle düşünmüyordum; ama şimdi, Türkiye ve İsrail’in artık şu noktada bir çarpışma hattında olduğunu düşünüyorum. Böyle giderse, Türkiye ve İsrail sonunda Suriye’de çatışırlar. Bunun önünün alınması lazım. Bu son derece gereksiz bir şey. Çünkü bunun nereye varacağı belli olmaz. Yani Suriye’de çatışırlar veya Doğu Akdeniz’de çatışırlar, ama çatışabilirler. İsrail’de de artan bir özgüven var. Kibir ve özgüven bir arada. Bu da, İsrail’in hata yapma ihtimalini arttırıyor. Ama hatanın bedelini bütün bölge öder. Biz de öderiz, onlar da öder. Süleyman Soylu geçenlerde şöyle bir laf etti. 

Ruşen Çakır: Hatay’dan İsrail’e 5 saatte gidiyormuşsun.

Kadri Gürsel: Süleyman Soylu AKP milletvekili değil mi? Evet. Neticede sözleri partisini bağlamaz mı? 

Ruşen Çakır: Bağlar. 

Kadri Gürsel: Ne dedi? “Dört, beş saatlik bir kara yolculuğu” dedi. Sen çıkarsan hiçbir engel olmazsa otomobille karadan dört beş saatte gidersin tabii. Otomobille gidebilir misin, bilmiyorum. Neyse, “Dört, beş saatlik mesafe. 300 bin, 400 bin şehit veririz, ama İsrail diye bir memleket kalmaz,” dedi. Şimdi böyle sorumsuzca konuşan… Şimdi bu Süleyman Soylu köyün delisi midir? 

Ruşen Çakır: Değil. 

Kadri Gürsel: Değil. Peki, o zaman vazifeli olarak mı konuşuyor? 

Ruşen Çakır: Ondan da emin değilim. 

Kadri Gürsel: O zaman, Türkiye’nin bu tansiyonu biraz düşürmesi lazım. Bu, Türkiye’nin menfaati için gerekli. 

Ruşen Çakır: Bu Süleyman Soylu bahsinde bir de şunu söylemek lazım. Zamanında İçişleri Bakanıyken, Gülistan Doku meselesinde “Tunceli Valisinin hiçbir sorumluluğu yoktur. Araştırdık,” demişti. Şimdi Meclis tutanakları çıkartıldı karşısına. “Yok, ben sonuna kadar gidilsin dedim” diye toparlamaya çalışıyor. Neyse, Türkiye’ye geçelim: CHP günlerdir harıl harıl çalışıyor; milletvekilleriyle, il başkanlarıyla, belediye başkanlarıyla toplandılar. Bugün Parti Meclisi toplantısı var yanılmıyorsam. Ondan sonra MYK olacak. Bir yeni yol haritası çizilecek. Bunu ne fişekledi? Çünkü üst üste, en son Bursa operasyonu, sonra Ataşehir operasyonu yapıldı. İçişleri Bakanlığı’ndan, Ankara ve Eskişehir için de soruşturma izni çıkartıldı. Ve Mansur Yavaş “Bir karar alalım ve tüm dünya duysun” dedi. Bunun üzerine CHP yeni bir dönemi başlatmak, yeni bir şey yapmak istiyor ve buna da ‘’yeni yol haritası’’ diyorlar. Ama mesela, belediye başkanları, belediye meclisinin çoğunlukta olduğu yerlerde istifa etsinler, milletvekilleri sine-i millete dönsünler diye çok konuşuldu. Özgür Özel bunlara kapattı kapıyı ve böyle bir seçenek olmadığını söyledi. Şimdi yeni bir şeyler. Eskiye ek olarak bir şeyler söylemelerini bekliyoruz. Orada da, “Mitinglerle olmuyor” tartışmaları var. Ben ona katılmıyorum. Yani mitinglerin anlamı var, ama üzerine başka şeyler var. 

Kadri Gürsel: Ama, ‘’Mitingleri bırakalım, miting yapmayalım artık’’ demek değil o. “Mitingler olmuyor” değil de, ‘’Mitingler yetmiyor’’ demek lazım. CHP açısından bakılınca mitinglerden vazgeçilemez.

Ruşen Çakır: Ama birileri, “Mitinglerle olmuyor” diyor. Bir de hâlâ iktidardan CHP’ye yapılan, “Uzatmayın, bırakın o davayı. Gelin, ana muhalefet partisi olarak burada siyaset yapın” baskısı var. Yani, Ekrem İmamoğlu’na ve diğerlerine, ama esas olarak Ekrem İmamoğlu’na sahip çıkmamaları kaydıyla, frene basabilecekleri mesajı veriliyor  

Kadri Gürsel: Amaç o değil mi zaten? 

Ruşen Çakır: Ama ona razı olmayınca da sürdürmen gerekiyor ve daha etkili bir şekilde sürdürmen gerekiyor. Ne diyeceklerini merak ediyorum. Belli ki günlerdir tartışıyorlar. Birtakım yeni yöntemler, stratejiler, taktikler çıkmıştır. Belki açıklamayacaklar, ama hayata geçirmeye başlayacaklar. Açıkçası merak ediyorum ve aklıma çok da fazla bir şey gelmiyor. 

Kadri Gürsel: Aslında Cumhuriyet Halk Partisi içinden iyi haber alan meslektaşlarımızın, bu konuda okurlarını, izleyicilerini bilgilendirmelerini isterdik elbette. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin mevcut yapısında, bu legal çerçeve içinde seçenekleri gerçekten de sınırlı. DNA’sı parlamentoculuk ekseninde kurgulanmış olan bir siyasi partiden bahsediyoruz sonuçta. Ve parlamentoculuk iki türlü akamete uğratıldı. Birincisinde rejim değişikliği yoluyla zaten zemin kaydı. İkincisi de, 19 Mart 2025’ten başlayarak gerçekten de bu oldu. Tabii Cumhuriyet Halk Partisi’nin burada nasıl bir yol izleyeceği çok zor. Çünkü artık şu görülüyor: Bir dahaki seçimlere kadar Cumhuriyet Halk Partisi’nin elinden belediyeleri tek tek alacaklar ve belediye başkanlarını hapse atacaklar. Cumhuriyet Halk Partisi ne zaman bu gündemden sıyrılmak istese, Türkiye’nin gündemine de eşit bir ağırlık vermeye çalışsa, bu olacak ve tekrar onu o dar alana sıkıştıracaklar ve bunu yaparken de kendileri hiç görünmeyecek ortada; bunu yargı eliyle yapacaklar. Son derece asimetrik bir tablo var önümüzde. 

Cumhuriyet Halk Partisi için parlamento belki, evet, çünkü 2 yılı geçti bu parlamento. Milletvekilleri özlük haklarına kavuştular, değil mi? Ama parlamentodan çekilmek gibi, belediyelerden de çekilmek gibi bir opsiyon olamaz. Yani, “Madem siz bizi alacaksınız, o zaman sizi yormayalım. Biz kendimiz çekiliyoruz. Buyurun” diye oraları bırakmakla en azından hapse girmeyiz diye mi düşünüyorlar? 

Ruşen Çakır: Hayır, öyle değil. Oralarda seçim yapılır. Seçimleri yine kazanırlar. 

Kadri Gürsel: Yani o zaman, belediye meclislerinde seçim yapılır, yine kazanır. 

Ruşen Çakır: Evet. 

Kadri Gürsel: Sonucu değiştirmeyecek. Bu, bence iktidarın bu belediyelere yönelik saldırılarının önüne geçmez. Bak, bir örnek var; Tunç Soyer örneği. 

Ruşen Çakır: Evet.

Kadri Gürsel: Tunç Soyer belediye başkanı değildi ki. 

Ruşen Çakır: Evet, 300 günü doldurdu. 

Kadri Gürsel: Evet. Bir yıla yaklaşıyor. 300 gün demek nereden bakarsan bak, 10 ay demek. Tunç Soyer 10 aydır içeride ve delil diye sundukları MASAK Raporları Tunç Soyer’i tamamen aklıyor olmasına rağmen yeni tutukluluk icat ediyorlar. Şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlar ve tutmaya devam ediyorlar. 

Ruşen Çakır: Bir davadan tahliye oldu, yenisi çıktı. 

Kadri Gürsel: Cumhuriyet Halk Partisi açısından böyle bir perspektifin çalışabileceğine, etkili olacağına inanmıyorum. Meclis, Türkiye’de eskiden siyasetin yapıldığı yerken, bugün artık siyasetin yansıtıldığı yer. İktidar siyaseti Mecliste yapmıyor. Meclis sadece uygulayıcı, sadece yasal prosedürlerin yerine getiricisi konumunda. Bir gölge boksu yapılıyor mecliste, siyaset yapılmıyor. Grup toplantılarında konuşmalar yapılıyor. Onlar da miting havasında geçiyor zaten.

Ruşen Çakır: Evet. 

Kadri Gürsel: O bakımdan Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugünkü hâliyle bu saldırıya karşı koysa da etkili olamadığı, bu saldırıları durdurmakta yetersiz kaldığı çok açık; caydırıcı olamıyor Cumhuriyet Halk Partisi. Büyük güç sarf ederek ayakta kalmayı başardı. Ama şimdi bir mutlak butlan hadisesi çıktığında, ona nasıl bir reaksiyon doğacak, onu da görmemiz lazım. Belki olur, belki olmaz; ama bana göre ihtimal yüksek. Tabii kesinlik atfetmiyorum, ama ihtimal yüksek. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni yol haritasını tartışmak açısından bu tür forumlar düzenlemesi, kendi içinde bir çözümsüzlüğe sürüklendiğinin de açık işareti. Çünkü zaten böyle bir fikir olsaydı, o fikir baştan beri onların kafalarında olurdu. Demek ki bir fikre ihtiyaçları var ve bu fikri bulamıyorlar; çok açık bu. Açıkçası, ben şu noktada başka bir izahını bulamıyorum. 

Ruşen Çakır: Kadri, kapatmadan şunu konuşalım: Sen Cumhuriyet gazetesinde benden daha uzun süre çalıştın, ben çok kısa çalıştım. Cumhuriyet gazetesinin bir yazarının sosyal medyadaki paylamışını görmüşsündür herhâlde. 

Kadri Gürsel: Gördüm, evet. 

Ruşen Çakır: Kılıçdaroğlu’na yönelik ‘’Kripto kılıç artığı’’ diye bir paylaşım yaptı ve gazete de bir açıklama yaptı. Gazetenin açıklamasında hiçbir şey yok. “Böyle olmasın” denildi ve Mine Kırıkkanat hâlâ orada yazmaya devam ediyor. Yazsın. Aslında yakışıyor oraya. Ama mesela başka bir konuda başka bir sosyal medya paylaşımı yapan bir gazete yazarı olsaydı, mesela Kürt meselesinde, herhâlde gazete orada, “Bu bizi bağlar” deyip adım atardı sanki. Çünkü bir de, böyle bir insanın ‘’kılıç artığı’’ lafının ne anlama geldiğini bilmiyor olması mümkün olabilir mi? 

Kadri Gürsel: Olabilir. Mine Kırıkkanat’ın kendisini çok eskiden beri tanırım. 

Ruşen Çakır: Ben de maalesef. 

Kadri Gürsel: 80’lerden beri tanırım kendisini. Gazeteciliğe ilk başladığım yıllarda, ben Cumhuriyet’te dış haberlerdeyken, o da sırasıyla önce İspanya’da, sonra Fransa’da Cumhuriyet’in muhabir temsilcisi oldu. Daha sonra da tekrar yollarımız kesişti Milliyet’te. Ama bizim bu kadar hata yapma lüksümüz ve alanımız yok. Hatırladığım kadarıyla, kendisi daha önce Radikal’de, hafta sonları parklarda mangal yapanlarla ilgili aşağılayıcı ifadeler kullanmıştı.  

Ruşen Çakır: Hayâl meyâl hatırlıyorum onu.

 Kadri Gürsel: ‘’Kılıç artığı’’ sözü… Kemal Kılıçdaroğlu’nun çok sayıda aile ferdinin Dersim isyanları sırasında öldürüldüğünü duydum. Duydum sadece; ne kadar doğru bilmiyorum. Şimdi burada bunu paylaşmak ne kadar doğru, onu bilemiyorum.

Ruşen Çakır: Her Alevî’nin ailesinde bir şekilde olmuş olabilir.

Kadri Gürsel: Ama Dersimliysen bu isyanlar sırasında ailende vardır mutlaka. ‘’Kılıç artığı’’ ifadesi o bağlamın dışında da çok kullanılıyor; ama Kılıçdaroğlu soyadına atfen ‘’kılıç artığı’’ ifadesini kullanmak, aslında iktidar goygoyculuğu yapmak oluyor. Çünkü eğer Kılıçdaroğlu politik anlamda bir artık hâline gelmişse, kılıçtan geçirilenlerden bir şekilde sağ kalan birisi. Bunu yapan herhâlde Özgür Özel ve İmamoğlu değil. Nereden baksan tutmuyor; nereden baksan elinde kalıyor. Gerçekten çirkin; çok çirkin, kötü ve kötücül. Aynı zamanda da kötücü. Kötü niyetli demiyorum, kötü. Hem kötü hem kötücül hem de kötü niyetli bir benzetme. ‘’Ben bunu bilmiyordum’’ dedin. Peki, inandık; ama kötü ve kötücül, yani ruhen kötü. Bu ifadenin kullanılması bir hakaret olmanın, bir aşağılama olmanın ötesinde, hiçbir faydaya hizmet etmiyor. Şimdi buradan ne elde edilmiş oldu? Hiçbir faydaya hizmet etmiyor. Tam tersine, bir mağduriyeti varsa Kılıçdaroğlu’nun mağduriyetini büyütüyor. Peki, bu mudur istediği? Hayır, hiçbir şey. Tamamen anlık, aslında amaçsız bir politik histeri. Öyle diyebilirim. Daha fazla konuşmayalım bu konuyu. 

Ruşen Çakır: Hatırlarsan, yıllar önce çok meşhur bir televizyon yüzü, bir programda, “Mum söndü” demişti.  Yapanın adını unuttum,

Kadri Gürsel: Güner Ümit galiba. 

Ruşen Çakır: Güner Ümit miydi? Bitti, yok oldu. O da pekâlâ, ‘’Ben bunun anlamını bilmiyorum’’ diyebilirdi. Güner Ümit olması lazım. Neyse çok uzatmayalım. 

Kadri Gürsel: Evet, Güner Ümit. Şimdi seslendirme sanatçısı olarak geçiyor. 80’ler, 90’ların başıydı ve ben bile Güner Ümit’in adını hatırlamak için bakmak zorunda kaldım. Güner Ümit’inki cehaletti. Hatırlar mısın, bilmem, çok eski tarihlerden örnek vereceğim; siyah-beyaz TRT döneminden. Aşk-ı Memnu dizisi vardı. 1973 veya 1974 olabilir. 

Ruşen Çakır: Evet. 

Kadri Gürsel: Itır Esen, Müjde Ar filan vardı. O dizide ‘’Kızılbaş Töresi’’ diye bir laf geçmişti ve o zaman bayağı tepki doğurmuştu. Dizide, bir ağaç altında konuşuyorlar kadınlar. Bir tanesi, ‘’Kızılbaş töresini geçti bunlarınki’’ gibi bir laf etti. Hatırlıyorum, seyrettim çünkü. Sonra aradan on yıllar geçti. Ben 2017’de Halit Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu’sunu Silivri Cezaevi’nde okudum. 1938’de Türkçe gramerli, yeniden yazdığı Aşk-ı Memnu ve orada, Kızılbaş diye bir şeye rastlamadım. Öyle bir şey yoktu. Orijinalde olmayan bir şey, sonradan eklenmiş. Bunlar, gerçekten sorgulanmadan kullanılan ifadeler ve maalesef böyle küçük küçük mayınlar bırakılıveriyor; bazen bilinçli, bazen bilinçsiz olarak. Toplumun iyileştirilmesi için, tedavi olması için bunların üzerine gidilmesi kadar, bunların neden olduğunun da açık açık tartışılması lazım. Bu tartışmayı da yapmayı bence kimse göze alamıyor. Böyle bir açmazla karşı karşıyayız. Olmadığı için de böyle arada bir, yerden başını kaldırıp böyle çıkıyor maalesef. 

Ruşen Çakır: Evet. Burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize teşekkür edelim. ‘Hafta Başı’ burada bitiyor. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.