İslam Özkan yazdı: Von der Leyen ne demek istedi?

Son dönemlerde Batılı siyasal elitler içerisinde sorumlu makamda olan siyasilerin ya da bürokratların Türkiye üzerine yorumları, soğuk duş etkisi yaratacak cinsten… Daha Tom Barrack’ın sözlerinin şokunu atlatamadan şimdi de başımıza AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen çıktı. Hep bunlar, aşırı sağın yükselişi, hukuk yerine kaba gücün ve cüretkarlığın geçer akçe oluşuyla yakından ilgili şeyler. Trump ve aşırı sağın sığ ve tepkisel söylemlerinin küresel siyaset üzerindeki etkileri bunlar.. Kelimeler ölçülerek ve tartılarak konuşulmuyor, sözlerin nasıl bir artçı sarsıntı yaratacağı üzerinde düşünmeden akla ilk gelen cümleler ağızlardan dökülüyor.

Gerçi bu tip siyasetçilerin öyle planlanmamış konuşmalar yaptığını düşünmek de gerçeklerle pek örtüşen bir şey değil. Onca danışmanları, stratejistleri var, bir açıklama yapmadan önce bir sürü toplantı yapıyorlar falan.. Batılı siyasetçilerin son dönemlerde daha cüretkâr konuştuklarını ve bunu da bile isteye yaptıklarını düşünenlerdenim..

Siyaset bazen söylenenlerden çok, yan yana getirilen kelimelerin ağırlığıyla ölçülür. Söylenenlerin bir an için bu kişilerin ağzından istemsizce çıktığını ya da ilk akla gelenleri söylediklerini varsaysak bile bu, onların bilinçaltını yani bizim hakkımızdaki gerçek düşüncelerini bizlere gösterir. Zira sol giderek zayıfladı ve Batılı aktörler artık her şeyi güç üzerinden tanımlamaya, yönetemedikleri dünyaya güç üzerinden şekil vermeye daha yatkın hale geldiler.

Zayıflama Batı’yı daha mı saldırgan yapıyor?

Bu eskiden de kısmen böyleydi ama ABD ve Batılı küresel hegemonyanın giderek zayıflaması bu süreci tetiklemişe benziyor. Önce 11 Eylül, daha sonra Arap isyanlarında ve 7 Ekim sonrası süreçte yaşananlar, dünyanın bu bölümünü “öteki”ne karşı daha önyargılı ve kendi durumu hakkında daha endişeli hale getirdi. Belki de bu pervasız söylemleri cüretkârlıktan değil korkudan kaynaklanıyordur kim bilir?

Haksızlar mı peki? Hem haklılar hem de haksızlar. Haklılar çünkü, Batılı istihbarat örgütlerinin bu örgütlerle ilişkilerine dair kuşkularımız olsa da sadece onlar değil biz de IŞİD ve el Kaide gibi tekfirci örgütler hakkında endişeliyiz. Nasıl ki tarihsel olarak Batı’nın çocuğu olduğundan şüphe edilmeyen faşizm ve nazizmden ya da günümüzdeki aşırı sağcı (hem de son yıllarda baya baya kitleselleşmiş bir aşırı sağdan) hareketle tüm Batı coğrafyasını ırkçılıkla, faşizmle özdeşleştirecek genellemelere gidemiyorsak aynı şey dünyanın geri kalanı için de geçerli.

Tom Barrack
Tom Barrack.

Tom Barrack’ın açıklamasının her yeri sorunlu da von der Leyen’in sözleri maksadını aşmış gibi. Von der Leyen pazar günü Hamburg’da Zeit gazetesinin düzenlediği bir etkinlikte AB genişlemesine verdiği desteği anlatırken, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki; Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmesin” ifadelerini kullandı. Buradaki “tamamlama” ifadesi ilk bakışta müphem kalıyor. Aslında kastettiği AB’nin coğrafi olarak henüz bütünleşmediği Batı Balkanlar, Ukrayna, Moldova ve hatta Gürcistan’ın bir şekilde AB ile entegre olmaları ve müzakere süreçlerinin katılımla sonuçlanması. Buraya kadar bildiğimiz şeyler diyebilirsiniz ancak, açıklamanın geri kalanı oldukça sorunlu. Sorun sadece Türkiye’yi Çin ve Rusya ile aynı cümle ve bağlam içerisinde ele almasında değil, aynı zamanda AB’nin genişleme politikasını artık sadece demokratik bir standart değil, bir güvenlik ve hayatta kalma stratejisi olarak görmesinde kaynaklanıyor. AB’nin bu bölgeleri içine almadığı her geçen gün, buraların birer “jeopolitik kara delik” haline geldiğine inanıyor. AB artık genişlemeyi bir model ya da rızaya dayalı bir konsensüs olarak değil, etrafına ördüğü bir savunma kalkanı olarak görüyor.

Tabii, von der Leyen’in bu üç ülkeyi aynı “tehdit veya rekabet” parantezine alması da sorunlu. Halbuki her birinin Avrupa üzerindeki etkisi farklı bir boyutu temsil etmekte. Rusya doğrudan bir güvenlik tehdidi ve revizyonist bir güç olarak görülüyor. Rus etkisini kırmak, bölgeyi NATO ve AB güvenlik şemsiyesine almak demek. Çin ise “Kuşak ve Yol” projesiyle Avrupa’nın limanlarına, 5G altyapısına ve kritik sanayisine sızan bir ekonomik dev olarak görülüyor, böyle algılanıyor. Çin etkisi, Avrupa’nın teknolojik ve ekonomik egemenliğine bir tehdit olarak okunuyor. Türkiye’nin Balkanlar’daki tarihi, kültürel ve ekonomik varlığı ise AB için bir “alternatif merkez” olarak, bir nevi tehdit olarak değerlendiriliyor. Von der Leyen, Türkiye’nin bölgede kurduğu bazı ilişkileri, abartılı bir şekilde AB’nin merkeziyetçi gücüne bir meydan okuma olarak görüyor.

“Jeopolitik Avrupa” doktrini

Von der Leyen’in AB’yi temsil yetkisine dayanarak yaptığı konuşma artık kişisel bir ifade biçimi olmaktan çıkıp AB’nin kurumsal görüşü olarak görülebilecek bir noktaya gelmiştir, bu açık. Artık bu sözlerle o, “Jeopolitik Avrupa” doktrininin en sert ve açık dışavurumunu dile getirmiş oluyor. Bu, Trump’ın anlayışıyla yer yer örtüşen bir bakış açısı. Halbuki Avrupa hem kadim tarihsel arka planı, hem entelektüel ve felsefi alandaki derinliğiyle ABD’den keskin hatlarla ayrılma potansiyeline sahip bir coğrafya. Ayrıca Avrupa’nın dünyaya sunduğu en büyük model, vahşi kapitalizme karşı görece insan onurunu koruyan “sosyal devlet” anlayışı olurken bu model ABD’nin bireyci modeline karşı, Avrupa “toplumsal sözleşme”nin derinliğini bir nebze de olsa korumaya çalıştı.

Ancak son dönemlerde AB’nin giderek Trump’ın izinden ilerleyerek daha fazla güç odaklı, kimlik merkezli, hard power’ın izinden gitmeye çalışan bir AB görüyoruz. Trump’ın 2016’dan bugüne uzanan etkisine bakıldığında Avrupa’daki aşırı sağcı partileri (Fransa’da Le Pen, İtalya’da Meloni, Hollanda’da Wilders) marjinallikten çıkarıp merkeze taşıma gibi bir misyon üslendiğini görüyoruz. Eskiden “tabu” sayılan göçmen karşıtlığı, korumacı ekonomi ve uluslararası kurumlara şüpheyle bakış, Avrupa’da Trump sayesinde ana akım siyasetin bir parçası haline geldi. Öte yandan Trump’ın “kültür savaşları” metodolojisi ve elitlere karşı halkın sesi olma iddiası, Avrupa sağında birebir kopyalandı. Von der Leyen de bu anlamda popüler sağın yarattığı bu iklimden etkilenmiş görünüyor.

Ursula von der Leyen
Von der Leyen ne demek istedi?

Von der Leyen’in geçmişi ve geldiği gelenek

Tabii Leyen’in bu noktada ideolojik ve siyasi geçmişi de öneli. Babası Ernst Albrecht, Almanya’nın aşağı Saksonya eyaletinin efsanevi başbakanlarından ve Avrupa Komisyonu’nun ilk üst düzey bürokratlarından. Bu durum ona, daha çocuk yaşta Brüksel koridorlarının dilini ve “devlet yönetme” refleksini kazandırdı. Alman merkez sağının kalesi olan CDU (Hıristiyan Demokrat Birlik), sosyal piyasa ekonomisini savunan, muhafazakâr değerlere bağlı ama aynı zamanda katı bir “devlet disiplini”ne inanan bir ekol oluşturdu. Bu parti içinde Ursula von der Leyen’in geldiği noktanın tesadüfi olmadığını gösteriyor.

Her ne kadar Von der Leyen’in “Avrupa kıtasını tamamlama” ve “yabancı etkilerle mücadele” söylemleri, merkez sağın aşırı sağdan oy çalma çabası olarak görülse de bütünüyle bununla açıklanamaz. AB, aşırı sağın yükselişini engellemek için bizzat aşırı sağın en güçlü kozu olan “güvenlik ve kimlik” kartını oynamaya başladığını görüyoruz. Bu durum, AB’nin o kadim “liberal ve kapsayıcı” değerlerinden uzaklaşıp, Trumpvari bir “Kıta Milliyetçiliğine” evrildiğini gösteriyor. Von der Leyen aslında şunu söylüyor: “Eğer biz bu boşlukları doldurmazsak, başkaları kendi değerleri ve çıkarlarıyla dolduracak.” Bu, liberal demokrasinin değerler üzerinden değil, güç politikası ya da realpolitik üzerinden savunulmasıdır.

Peki iktidara yakın çevreler, Leyen’in açıklamalarına tepki gösteriyor da benzeri kimlikçi ve şövenist açıklamaları başta Erdoğan olmak üzere AK Parti üst düzey yetkilileri her fırsatta yapmadılar mı? Özellikle 2017 referandumu sürecinde Hollanda ve Almanya ile yaşanan uçak krizleri ve miting yasakları döneminde, AK Parti yönetimi Avrupa’nın tutumunu “Nazi kalıntısı” ve “İslamofobik bir haçlı zihniyeti” olarak niteleyen AK Parti aslında, tam tersinden Leyen’in ve Avrupa aşırı sağının tezlerini tekrar etmiştir. Yabancı bir siyasi partinin kendi ülkesinde miting yapmasına izin vermedi diye Almanya ve Hollanda’yı Nazizmle suçlamak, tek kelimeyle ahlaksızlıktı. Nazizmle suçlanacaksa bu ülkeler, özellikle Almanya, Filistin politikaları nedeniyle bunu hak edebilir. Konuyu manipüle edip kendi çıkarlarına alet etmenin alemi yok.

O yüzden “önce iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır” diye boşuna dememişler..

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.